Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın geldiği aşama, artık yalnız sahadaki gelişmelerle değil, stratejik aklın sınırlarıyla da değerlendirilmek zorundadır. Bugün temel sorun, ne yazık ki, askeri boyutun ötesinde, bu süreci yönlendirmesi gereken siyasi hedeflerin belirsizliğini koruyor olmasıdır. Eğer bu konuda belirsizlik sürerse, yürütülen sürecin stratejik bir planlamadan ziyade gelişmelere tepki vermek şeklinde ilerlediği sonucuna varmak güç olmayacaktır.
Washington’da Kongre üyelerinin, eski güvenlik yetkililerinin ve düşünce kuruluşlarının parçası olduğu tartışmalarda, İran’a yönelik askeri angajmanın açık bir siyasi hedefe dayanmadığı yönünde güçlenen eleştiriler dikkat çekmektedir. Özellikle “uzun süreli ancak tanımlanmamış bir çatışmaya sürüklenme” riski, kamuoyunda Irak ve Afganistan tecrübeleriyle birlikte anılmaktadır.
Pentagon’un Kongre’den İran operasyonları için 200 milyar dolarlık ek ödenek talep etmesi ve yaklaşık 2.500 kişilik seçkin bir özel kuvvetler birliğinin İran’a gönderilmesi hazırlığı, karadan harekat olasılığıyla birlikte, bu tartışmaların boyutunu daha da büyütüyor. Bu gelişmeler, sahadaki müdahalelerin yalnızca geçici bir operasyon olmadığına, aksine daha geniş ve süreklilik arz eden bir angajmana evrilme, dolayısıyla mevcut tırmanmanın kontrolden çıkması olasılığına işaret ediyor. Hal böyle olmakla birlikte Başkan Trump’ın savaş faaliyetini kademeli olarak azaltarak sonlandıracağından söz etmesi ise çelişkili bir durumu yansıtıyor.
Bu tartışmaların en dikkat çekici yansımalarından biri ise, ABD’de Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent’in istifası olmuştur. Kent, İran’a karşı yürütülen askeri sürecin açık ve ulaşılabilir bir siyasi hedefe dayanmadığını, bu haliyle ABD’yi süresi ve kapsamı belirsiz bir çatışmaya sürükleme riski taşıdığını vurgulayarak görevinden ayrılmıştır. Bu istifa, yalnız bireysel bir itiraz olarak değil, aynı zamanda karar alma süreçlerine yönelik kurumsal düzeyde bir rahatsızlığın yansıması olarak Washington’da geniş yankı uyandırmıştır.
Benzer şekilde, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’ın Kongre’de yaptığı değerlendirmeler de bu tartışmaları derinleştirmiştir. Gabbard, İran’a yönelik askeri müdahalenin kısa vadede belirli taktik sonuçlar üretebileceğini, ancak İran’ın stratejik davranışlarını köklü biçimde değiştirmesinin garantisinin olmadığını vurgulamıştır. Ayrıca merkezi otoritenin zayıflaması halinde ortaya çıkabilecek kontrol kaybı riskinin, bölgesel istikrarsızlığı artırabileceğine dikkat çekmiştir. Bu değerlendirmeler, sahadaki askeri kazanımlar ile uzun vadeli siyasi sonuçlar arasındaki kopukluğa işaret etmesi bakımından önem taşımaktadır. Keza istihbarat değerlendirmelerinin, Trump ve Netanyahu’nun iddia ettiği gibi, İran’ın nükleer silaha erişiminin “an meselesi” olduğuna dair bir tespiti içermemesinin de Kongre kayıtlarına geçmiş olması Trump’ın ne denli Netanyahu yörüngesinde hareketi yeğlemiş olduğunu teyid etmektedir.
Askeri başarı söylemi ve stratejik sonuç arasındaki fark
Washington ve Tel Aviv’den gelen açıklamalar, İran’ın askeri kapasitesinin zayıflatıldığı ve caydırıcılığın yeniden tesis edildiği yönünde bir izlenim yaratmaktadır. Bu değerlendirmelerin belirli ölçüde karşılığı olabilir, ancak askeri başarı ile stratejik sonuç aynı şey değildir.
Trump yönetimi ile Netanyahu hükümetinin yaklaşımında dikkat çeken ortak unsurlardan biri, İran üzerindeki askeri baskının ülkenin davranışlarını köklü biçimde değiştirebileceği varsayımıdır. Ancak bu varsayımın sınırlarının savaşı başlatmış olanlarca iyi değerlendirilmesi gerekir.
İran, köklü devlet geleneği, kurumsal kapasitesi ve dış müdahalelere karşı gelişmiş refleksleri olan, direnç düzeyi yüksek bir ülkedir. Bu nedenle rejim zayıflasa dahi, ülkenin stratejik yönelimlerinde radikal bir kopuş yaşanması beklenmemelidir. Ayrıca dış baskının, öngörülenin aksine, içeride farklı kesimleri ortak bir tehdit algısı etrafında birleştirme potansiyeli de göz ardı edilmemelidir.
Son günlerde Washington ve Tel Aviv’den gelen açıklamalar, stratejik belirsizliğin yalnız siyasi değil, aynı zamanda zihinsel düzlemde de bir savrulmaya yol açtığını göstermektedir. ABD Başkanı Donald Trump’ın başlangıçta İran yönetiminin zeka düzeyi dahil insani özelliklerini aşağılayıcı bir üslupla sorgularken İran’ın hamleleri karşısında onları IQ düzeyi yüksek insanlar olarak tanımlaması, şayet Trump’a özgü anlık bir tepki değilse, dikkat çekici bir değişime işaret etmiştir. Benzer şekilde, İran’ın Hürmüz Boğazı’na yönelik adımlarından duyduğu şaşkınlığı açıkça dile getirmesi, sürecin öngörülen çerçevenin dışına taştığını göstermektedir.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun İran’daki liderlik kadrosunu “bir ölüm listesi” üzerinden hedef alan yaklaşımı ise, savaşın amacının giderek daha dar ve kişiselleşmiş bir çerçeveye oturduğunu düşündürmektedir.
Bu bağlamda, son yaşanan olaylar, ABD ile İsrail arasındaki stratejik öncelik farklılıklarını da somut biçimde ortaya koymaktadır. İsrail’in İran’daki önemli bir doğalgaz sahasına yönelik geniş çaplı saldırısı, İran’ın Körfez ülkelerine karşı misillemeye başvurmasına yol açmış; bu durum küresel enerji arzı açısından ciddi riskler yaratırken, yakıt fiyatlarında da 24 saatte yüzde 15 dolayında artışa neden olmuştur. Bu gelişme karşısında Başkan Trump önce ABD’nin bu saldırıdan “haberdar olmadığını” ifade etmiş, ardından söylemini değiştirerek İsrail’i söz konusu hedefi vurmaması konusunda uyardığını belirtmiştir. Bu çelişkili açıklamalar, Washington’un operasyona mesafe koyma ihtiyacı hissettiğini ve iki ülkenin önceliklerinin tam da örtüşmediğini göstermektedir. Gabbard’ın yukarıda değinilen Kongre’deki açıklamaları da iki ülke öncelikleri arasındaki farklılığı teyid eder niteliktedir.
Küresel güç olmanın beraberinde getirdiği sorumluluğun sonucu olarak ABD, enerji arz güvenliği, Körfez’deki müttefiklerinin korunması ve iç politikada yükselen yakıt fiyatlarının yaratacağı baskı ile ABD’de yaklaşan ara seçimleri dikkate almak zorundadır. Buna karşılık İsrail, bölgesel bir aktör olarak daha dar ve kendine göre varoluşsal güvenlik önceliklerinin de ötesinde bölgeyi kendi önceliklerine göre dizayn etme beklentisiyle ceberrut bir anlayışla hareket etmekte; İran’ı nükleer programı ve özellikle balistik füze kapasitesi nedeniyle, bunun da ötesinde İran rejimini doğrudan bir tehdit olarak görmektedir.
Meslektaşım Büyükelçi Şafak Göktürk’ün son analizinin “Çanlar kimin için çalıyor?” şeklindeki başlığı aslında mevcut çatışmanın özünü çarpıcı biçimde özetlemektedir. Onun da gözlemlediği gibi bugün sahada yaşananlar, klasik anlamda bir savaşın ötesinde, zaman baskısının karşı tarafa yüklenmeye çalışıldığı bir güç mücadelesine işaret etmektedir. ABD ve İsrail askeri tahrip gücüne, İran ise dayanma kapasitesine yaslanmakta; taraflar savaşı kazanmak kadar karşı tarafı zamana karşı zorlamayı hedeflemektedir.
Bu bağlamda, savaş dördüncü haftasına girerken ABD’nin İran petrolüne uygulamakta olduğu yaptırımları geçici olarak gevşetmesi, sahadaki askeri baskı ile ekonomik araçlar arasındaki uyumsuzluğu derinleştiren garip ve çelişki barındıran bir tablo yaratmaktadır. İran Dışişleri Bakanı Abbas Araghçi ise, haftasonu yaptığı açıklamada süregiden ABD-İsrail saldırılarını “hukuka aykırı ve kışkırtılmamış” olarak nitelendirerek, İran’ın “gerekli olduğu sürece” kendini savunmayı sürdüreceğini belirtmiştir.
Son bir gelişme ise ABD Başkanı Trump’ın, İran’ın 48 saat içinde Hürmüz Boğazı’nı açmaması halinde ülkenin elektrik santrallerini “yerle bir edeceğini” söylemesidir. İran bu ültimatomu dikkate almaksızın ülkenin ana nükleer araştırma merkezinin de bulunduğu güney İsrail’i füzelerle vurmuştur.
Netanyahu’nun basın toplantısı ve fütursuz demagoji
Bu stratejik ayrışma, Netanyahu’nun 19 Mart günkü basın toplantısında kullandığı söylemde de kendini göstermektedir. Netanyahu’nun bu toplantıyı başta Kongre olmak üzere ABD kamuoyuna, öte yandan da Batılı ülke Hükümetlerine mesajlar vermek üzere kullanmaya çalıştığı söylenebilir. Netanyahu, Trump’ı savaşa girmeye ikna ettiğine ilişkin yorumların geçersizliğini vurgularken Trump’ın iknaya ihtiyacı olmadığını kaydetmiştir. Ortak harekatın Trump’ın liderliğinde yürütüldüğünü ve iki ülke makamları arasında çok etkili bir eşgüdüm bulunduğunu tekrar tekrar vurgulamıştır.
Netanyahu aynı dönemde bazı Batılı ülkelerin İran’a karşı yürütülen savaşa “bu sizin savaşınız” diyerek mesafeli durmalarını 1930’larda Nazi Almanyası karşısında sergilenen kayıtsız tutumla kıyaslayarak demagojik bir söylem kullanmaktan kaçınmamıştır.
Öte yandan Trump’ın İran enerji tesislerine yönelik saldırıların durdurulması için Netanyahu’ya doğrudan talimat verdiğini açıklamasının, Netanyahu’nun da savaşın Trump liderliğinde yürütüldüğnden dem vurmasının İsrail kamuoyunca ne ölçüde olumlu karşılandığını doğrusu kestirmek zordur. Hal böyle olmakla birlikte İsrail’de Netanyahu’ya karşıtlıkla İran’a karşı başlatılan savaşa ilişkin tutum farklıdır. İran İsrail açısından varoluşsal bir tehdit olarak kabul edildiğinden Netanyahu’ya karşı olanlar dahi devam eden savaşı çoğunlukla desteklemektedir.
En gerçekçi senaryo: Uzayan ve şekil değiştiren bir çatışma
Muhtemel olan, tarafların bir noktada mevcut durumu kendi lehlerine yorumlayarak bir “başarı anlatısı” üzerinden gerilimi düşürmeleridir. Ancak bu, sorunun çözüldüğü anlamına gelmeyecektir. Mevcut dinamikler, savaşın kısa vadede kesin bir sonuca ulaşmasından ziyade, biçim değiştirerek, muhtemelen hibrit bir biçimde, devam edeceğine işaret etmektedir. Elbette böyle bir tablo, Ortadoğu için yeni değildir. Ancak bu kez riskler daha geniş bir coğrafyaya yayılma potansiyeli taşımaktadır.
İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki tasarrufları ve deniz trafiğini fiilen kısıtlayan adımları ise bu krizin artık yalnızca bölgesel değil küresel güvenlik ve ekonomi meselesine dönüştüğünü göstermektedir. Başkan Trump Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğini sağlamaları için müttefik ülkeler liderleriyle gerçekleştirdiği bir dizi görüşmeden beklediği desteği bulamaması üzerine NATO müttefiklerini “korkak” olmakla suçlamıştır. Birleşik Krallık, Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda ve Japonya liderlerinin 19 Mart 2026 tarihli ortak açıklamasında, İran’ın ticari gemilere yönelik saldırıları ve boğazın fiilen kapatılması en güçlü ifadelerle kınanmış; bu durumun küresel enerji arz zincirleri açısından ciddi bir tehdit oluşturduğu vurgulanmıştır. Aynı açıklamada seyrüsefer serbestisinin uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olduğu hatırlatılmış ve güvenli geçişin sağlanmasına katkı sunulacağı belirtilmiştir. Ancak bu katkının nasıl, hangi araçlarla ve ne zaman sağlanacağı belirsizdir. Bu nedenle söz konusu açıklamalar, somut bir eylem planından ziyade muğlak bir taahhüt niteliği taşımaktadır. 21 Mart’ta yayınlanan ve daha geniş bir ülkeler topluluğunun katıldığı ortak bildiri ise enerji piyasalarına istikrar getirme çabasını yansıtmaktadır.
Bu tür çok taraflı girişimler, bir yandan uluslararası sistemin geç de olsa tepki verdiğini gösterse de, diğer yandan krizin ulaştığı boyutun ciddiyetini teyit etmektedir. Hatırda bulundurulması gereken husus, savaşın bu şekilde sürmesi halinde petrol ve gaz piyasalarında yaşanan şokun bu işin sadece başlangıcı olduğu, küresel arz zinciri açısından sonuçlarının ise daha da ciddi boyutlarda olacağıdır.
Kritik eşik: Devlet kapasitesinin aşınması
Üzerinde dikkatle durulması gereken bir diğer husus, İran’ın zayıflatılması ile mevcut ve işleyen kurumlarıyla devlet kapasitesinin aşındırılarak çöküşüne yol açılması arasındaki farktır. Bu ayrımın göz ardı edilmesi, son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Geçen haftaki yazımda da belirttiğim üzere Irak savaşının sonuçları hâlâ hafızalardadır. Devlet kurumlarının çökmesi, o örnekte olduğu gibi, yalnız o ülkeyi değil tüm bölgeyi uzun yıllar sürecek bir istikrarsızlık sarmalına sürükleme olasılığını güçlendirecektir.
Bu noktada dikkat çekilmesi gereken bir diğer husus, devlet kapasitesinin aşınmasının, Netanyahu hükümeti açısından örtülü bir stratejik hedef olarak görülüp görülmediğidir. Böyle bir eşiğin aşılmasına izin verilmemesi, yalnız bölgesel istikrar için değil, küresel sistem bakımından da kritik önem taşımaktadır.
Nitekim son dönemde Batılı ülkelerden gelen uyarıların kapsamı ve tonu da bu riskin giderek daha fazla fark edildiğini göstermektedir. Özellikle Pedro Sanchez’in açıklamalarıyla görünürlük kazanan ve giderek genişleyen eleştirel yaklaşım, İsrail’in izlediği politikanın uzun vadeli sonuçlarına ilişkin ciddi kaygıların ayırdında olunduğunu ortaya koymaktadır. Bu çerçevede Avrupalı liderlerin, geçmişin tarihsel bagajından sıyrılarak ve “antisemitizm” suçlamasına maruz kalma endişesine kapılmadan (zira tarihte yaşanan Holocaust’un idrakinde olup Yahudilere karşı önyargılı olmamak ve İsrail’deki mevcut hükümetin yanlışlarını dile getirmek ayrı şeylerdir) açık ve belkemikli bir tutum sergilemeleri gerekmektedir. Bu, yalnızca ahlaki bir tercih değil, aynı zamanda stratejik bir zorunluluktur.
Sonuç: Ertelenen ama kaçınılmaz araç olarak diplomasi
Tüm bu gelişmeler ışığında diplomasi, bir seçenek olmaktan ziyade bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak mevcut tabloda diplomatik girişimlerin geri planda kaldığı görülmektedir. Bunun nedeni diplomasinin etkisizliği değil, kısa vadede siyasi olarak daha zor ve maliyetli görülmesidir. Oysa askeri yöntemlerin sınırları açıktır. Bu yöntemler belirli kapasiteyi zayıflatabilir, ancak kalıcı bir siyasi düzen inşa edemez.
Türkiye açısından da temel öncelik açıktır: Komşu bir ülkede uzun süreli istikrarsızlık veya devlet kapasitesinin zayıflaması, doğrudan güvenlik ve ekonomik sonuçlar doğurur. Bu nedenle dengeli, ihtiyatlı ve diplomasiye alan açan bir yaklaşımın sürdürülmesi isabetlidir.
Körfez ülkeleri bugüne kadar ABD ile, üs vermek dahil, geliştirdikleri güvenlik düzenlemelerinin kendileri bakımından güvence oluşturmadığını son gelişmelerle görmüşlerdir. Dolayısıyla gelecekte salt ABD’ye dayanmayacak, aralarındaki işbirliğini artırmayı amaçlayacak, NATO’yu andıran bölgesel bir güvenlik mimarisi arayışına orta ve uzun vadede yönelmeleri muhtemel olup, esasen bu yönde şimdiden ortaya atılan fikirlerin ileride daha fazla tartışılması beklenebilir.
Bugün İran savaşıyla ilgili temel sorun, askeri araçların kullanımından ziyade, bu araçların hizmet ettiği siyasi hedeflerin belirsizliğidir. Stratejik netlik olmadan askeri güç kullanımı, sonuç üretmekten çok yeni sorunlar yaratır. Trump yönetimi ve Netanyahu hükümeti açısından asıl sınama, sahadaki askeri gelişmeleri kalıcı bir siyasi sonuca dönüştürebilecek bir çerçeve yaratılıp yaratılmayacağıdır. Aksi takdirde ortaya çıkacak tablo tanıdıktır: Başlatılan ancak bitirilemeyen, yönetilmesi giderek zorlaşan ve küresel sisteme de yük olmaya aday bir çatışma sarmalı.


