Hedefi belirsiz bir savaş: Orta Doğu nereye sürükleniyor?

Hedefi belirsiz bir savaş: Orta Doğu nereye sürükleniyor?

Orta Doğu bugün son derece kırılgan bir eşikten geçmektedir. Stratejik hedefleri net olmayan askeri operasyonlar tarih boyunca çoğu zaman başlangıçta öngörülmeyen sonuçlar doğurmuştur. Bugün bölgenin ihtiyacı daha fazla askeri güç gösterisi değil, daha fazla stratejik akıl ve diplomasidir

orta doğu

Tacan İldem, Büyükelçi (E)

Savaşlara ilişkin değerlendirmeler çoğu zaman onların neden başladığını açıklayabilir; ancak nasıl biteceklerini öngörmekte çoğu kez yetersiz kalır. Bugün ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattığı savaş da tam böyle bir tabloyu yansıtıyor. Bir farkla ki, hem savaşın nihai hedefi konusunda ciddi soru işaretleri bulunuyor, hem de nasıl ve hangi noktada sona ereceği konusunda bir belirsizlik ve kafa karışıklığı hüküm sürüyor.

ABONE OL

İran ile ABD ve İsrail arasında başlayan savaş yalnızca yeni bir bölgesel çatışma olarak görülemez. Bu, aynı zamanda küresel düzenin kırılganlığını, enerji piyasalarından NATO caydırıcılık ve savunmasına, Avrupa Birliği’nin jeopolitik oyuncu olma iddiasından Körfez ülkelerinde halkların yönetimlerle anlayış ve duyarlılık farklılığının ileride yaratacağı gerilim potansiyeline kadar uzanan çok boyutlu bir tabloyu gözler önüne sermektedir. Geçen haftaki yazımdakileri tamamlayacak bazı gözlemleri şu şekilde paylaşmam mümkün.

İran: Şimdiki rejimden ibaret olmayan, köklü geleneği olan bir devlet

İran, temelleri 2500 yıllık bir uygarlığa dayanan, güçlü devlet geleneğine ve reflekslerine sahip olan bir ülkedir. Pers İmparatorluğu’ndan modern İran devletine uzanan bu tarihsel miras, İran’ın siyasi kültürünü ve köklü devlet kurumlarına dayanan yönetişim kapasitesini şekillendiren temel unsurlardan biridir.

Bugün İran’da iktidardaki yönetimin toplum üzerinde baskıcı ağırlığı hissedilen otoriter yapısı ve çok sayıda masum  vatandaşının yaşamını yitirmesinden sorumlu “eli kanlı” özelliği elbette unutulmaması gereken bir gerçektir. Son yıllarda özellikle genç kuşakların öncülük ettiği protesto hareketleri, değişim talebinin güçlü biçimde varlığını ortaya koymuştur.

Haklı eleştirilerin hedefindeki halihazır rejimin yıllar içinde ülkeyi getirmiş olduğu dramatik tablo ne olursa olsun, bu İran devletinin kurumsal kapasitesine ilişkin gerçekleri değiştirmez. 1980’li yıllarda İran-Irak arasında sekiz yıl süren “Şehirler Savaşı”nın diğer bölge ülkelerine yayılmasını önlemek ve süregiden savaşı sona erdirmek üzere Özel Danışmanı olarak maiyetinde görev yaptığım zamanın Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Nüzhet Kandemir’in Cumhurbaşkanı ve Başbakan Özel Temsilcisi olarak iki ülke başkentine mekik diplomasisi çerçevesinde yaptığı çok sayıdaki ziyaretlerde kendisine eşlik ettim. Farklı bir rejim işbaşında olsa da devlet geleneğinin uzantısı  kurumların sağladığı sağlam altyapıya bu ziyaretler sırasında ilk elden tanıklık ettim.

Ayrıca, İran’ın siyasi tarihinde dış müdahale algısının çoğu zaman farklı eğilimlerdeki halk kesimlerini birleştirici bir etki yarattığı da bilinmektedir. İçeride rejime yönelik güçlü eleştiriler ve protestolar bulunsa bile, dışarıdan gelen askeri veya siyasi baskı İran toplumunda millî dayanışma refleksini güçlendirebilmektedir. Aslında çelişkili biçimde dış tehdit ve müdahaleler rejime can suyu niteliğinde bahşedilmiş bir lütuf olabilmektedir. Dolayısıyla ABD ve İsrail’in, Ayetullah Hamaney’in öldürülmesinin ve başlatılan savaşın ülke altyapısı üzerinde yarattığı ciddi hasarın geniş halk kesimlerini rejim değişikliğine götüreceği beklentisiyle hareket etmeleri ülke tarihine ilişkin etraflı bir değerlendirmeyi göz önünde bulundurmadıklarını göstermektedir.

İran’ın nükleer programına ilişkin tartışmalar bağlamında göz ardı edilmemesi gereken bir önemli  husus da şudur: İran’da rejimler değişmiş olsa da devletin stratejik reflekslerinde belirli bir süreklilik bulunduğu görülmektedir. Nitekim Şah döneminde de nükleer teknolojiye yatırım yapılmış, İran nükleer enerji programını Batı’nın desteğiyle geliştirmeye başlamıştır. 1979 İslam Devrimi sonrasında ideolojik çerçeve değişmiş ve bir süre nükleer dosya geri plana itilmiş olsa da zaman içinde nükleer teknolojiye verilen önem yeniden ortaya çıkmıştır. Başka bir ifadeyle İran’da nükleer program yalnızca bir rejim tercihi değil, daha geniş bir devlet perspektifinin ürünü olarak şekillenmiştir. ABD ve İsrail’in çoğu zaman ihmal ettiği gerçek de tam olarak budur: İran’da rejim değişse bile ülkenin stratejik kapasite arayışı ortadan kalkmayacaktır.

2008 yılında Gürcistan’a karşı başlattığı savaşın çok kısa bir sürede beklediği sonucu vermiş olmasını örnek alan Rusya’nın 2022’de Ukrayna’ya karşı aynı beklentiyle başlattığı savaşın beşinci yılına girdiği görülmektedir. Trump Yönetimi de Venezuela’ya müdahalesine benzer şekilde İran’da da aynı şekilde kısa sürede amacına ulaşacağını ummuş olabilir. Ancak Tel Aviv’in peşinden giderken ABD’nin dikkate almadığı gerçek İran’ın bir Venezuela olmayışıdır.

Öte yandan savaşın ilk günlerinde yaşanan gelişmeler İran’ın askeri karar alma mekanizmalarında da bazı aksaklıkların ortaya çıkmış olabileceğini düşündürmektedir. Merkezi komuta zincirinin zayıflaması üzerine İran Devrim Muhafızları içindeki bazı unsurların daha bağımsız hareket ediyor olabileceğine dair değerlendirmeler yapılmaktadır. Türkiye yönüne doğru ateşlenen balistik füzelerin yarattığı endişe verici durumun da muhtemelen bu tür bir komuta-kontrol yapısındaki bozulmanın sonucu olarak ortaya çıkmış olabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir. Olası komuta-kontrol zafiyetinden bağımsız olarak Türkiye’ye karşı hayata geçirilen eylemin kabul edilebilir bir yönü bulunmadığı açıktır.

Washington ile Tel Aviv arasında daralan mesafe

ABD’nin ikinci Trump yönetiminde izlediği politika giderek daha belirgin biçimde İsrail’in güvenlik öncelikleriyle örtüşmüştür. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun uzun süredir savunduğu İran karşıtı sert strateji ile Washington’un politikaları arasında dikkat çekici bir paralellik ortaya çıkmıştır. Trump Yönetiminin Ortadoğu’ya ilişkin politikalarının belirlenmesinde İsrail giderek başat bir oyuncu konumuna yükselmiştir. Bu mevcut durum da küresel ölçekte moral değerler bağlamında esasen kan kaybetmekte olan ABD’nin görünüm ve inandırıcılığını daha da zayıflatmıştır.

Netanyahu’nun Ortadoğu’daki güvenlik mimarisini askeri yöntemlerle yeniden şekillendirmeyi hedefleyen yaklaşımı uzun zamandır bölgesel gerilimin önemli kaynaklarından biri idi. Bugün Washington’un İsrail’in peşinden sürüklendiğine ilişkin eleştiriler yalnızca uluslararası alanda değil, Amerikan iç siyasetinde, hatta Cumhuriyetçi kesimler arasında da giderek daha yüksek sesle dillendirilmektedir.

Lübnan’da yükselen insani kriz

Bölgedeki gerilimin en dramatik yansımalarından biri bugün Lübnan’da yaşanmaktadır. İsrail, Hizbullah’ı hedef alma gerekçesiyle Beyrut’un güneyinde başlattığı saldırıları artık şehir merkezine kadar genişletmiş durumdadır.

Bu saldırılar sonucunda 850.000’den fazla kişi yerlerinden edilmiş, çok sayıda sivil – çocuklar dahil – hayatını kaybetmiştir. Gazze’de yaşanan trajediye benzer bir tablo Lübnan’da da hızla ortaya çıkmaktadır.

Netanyahu hükümetinin izlediği bu politika yalnızca askeri hedeflerle açıklanabilecek bir tablo değildir. Hakkındaki yolsuzluk iddialarının iç politika bakımından üzerinde yarattığı baskının kaynağı olan eleştirel ortamı perdelemek amacıyla yürüttüğü bu maceracı siyaset, Netenyahu ve Hükümetini uluslararası hukukun temel ilkelerinin fütursuzca ihlal edildiği bir noktaya sürüklemiştir. Sivillerin hedef alınması ve şehir merkezlerinin yoğun bombardıman altında tutulması insanlık suçunun açıkça işlendiğinin göstergesidir. Ülkesini bu denli ağır bir tabloya maruz bırakan Netenyahu’nun affı için Trump’ın İsrail Cumhurbaşkanı’na yaptığı çağrı ise ibretliktir.

Savaşın kuralları unutulurken

Bugün ortaya çıkan bir başka sorun ise savaşın yürütülme biçimidir.

Modern uluslararası sistem, savaşın bile belirli kurallar çerçevesinde yürütülmesini öngören normlar geliştirmiştir. Sivillerin korunması, orantılı güç kullanımı ve uluslararası insancıl hukuk bu normların temelini oluşturur.

Ancak son gelişmeler bu kuralların giderek daha fazla göz ardı edildiği yönündeki kaygıları artırmaktadır.

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in son açıklamalarında kullandığı söylem de bu tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Hegseth’in çatışmayı adeta bir savaş video oyunu oynarcasına anlatan ve insani boyutu geri plana iten beyanları ciddi eleştirilere yol açmıştır. 

Bir yanda uluslararası hukuku hiçe sayarak savaş başlatmaktan ve masum insanların ölümüne sebep olmaktan kaçınmayan ABD ve İsrail’in uluslararası düzen açısından yarattıkları tehlikeli örnek ile, öte yanda, yıllardır vatandaşlarına baskı ve zulüm yapan otokratik bir rejimin karanlık sicili konuyu her yönüyle nesnel ölçülerde değerlendirmeye çalışan bizleri, aklına ve fikirlerine saygı duyduğum gazeteci-yazar Sedat Ergin’in tanımıyla “ahlaki bir ikileme” sürüklemektedir.

Trump’ın çevresinde aklıselim sahibi ve dengeli karar almasına katkı sunabilecek şahsiyetlerin eksikliği bu süreci daha riskli hale getirmektedir. Trump’a yakınlığıyla bilinen, “savaş çığırtkanı” Senatör Lindsey Graham’in Avrupalı müttefikleri ABD’yi desteklememeleri nedeniyle eleştirirken müttefiklerin Washington’un niyetleri konusunda önceden bilgilendirilmemiş olmasını görmezden gelmesi ibret vericidir. Bugün Washington’un bazı kararları, “buyurgan” bir ABD ve “itaatkar” müttefikler topluluğu hayalinin hala Graham’ın da içinde yer aldığı bazı çevrelerin zihninde var olduğunu göstermektedir. Böyle bir durumun ise pratikte sürdürülebilir yanı kalmamıştır.

Avrupa Birliği ve Transatlantik ayrışma

Ortadoğu’daki kriz aynı zamanda transatlantik ilişkiler açısından da önemli bir sınava sahne olmaktadır. Avrupa Birliği’nin uzun süredir dile getirdiği “jeopolitik oyuncu olma” iddiası çoğu zaman hayal niteliğinde bir slogandan öteye geçememiştir. Nitekim Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında Birliğin üyelerinin sergilediği uyumdan uzak tutumları ve Birlik organlarının üst düzey yetkililerinin kimi zaman birbiriyle çelişebilen açıklamaları buna örnektir. Keza uluslararası hukukun önce Gazze’de, şimdi de Lübnan’da ayaklar altına alınmasına sessiz kalan, güçlü bir tepki vermekten bilinçli bir şekilde kaçınan AB inandırıcılığını kaybetmektedir. Kıtanın güvenliğini ilgilendiren siyasa alanlarında artık ABD’ye bel bağlayamayacak bir Avrupa, Türkiye ve İngiltere gibi AB üyesi olmayan ülkeleri de içine alacak ve ortak hareketi mümkün kılacak işlevsel bir siyasi birliği eylemsel bir hedef haline getirmelidir. Netice itibarıyla Avrupa AB’den büyüktür.

Böyle bir ortamda ABD ile Avrupa arasındaki ayrışmanın giderek daha görünür hale geldiği bir vakıadır. Trump’ın küresel enerji krizini hafifletecek önlemler bağlamında Rusya’nın petrol ve petrol ürünlerini bir ay gibi geçici bir süreyle satmasına imkan verecek yürürlükteki yaptırımlar bakımından muafiyet tanıması, transatlantik ilişkilerdeki kırılganlığı da açık biçimde ortaya koymuştur. Başta Almanya olmak üzere kimi AB üyesi ülkeleri ABD’nin bu kararını yanlış bularak eleştirmişlerdir.

ABD kamuoyunun savaşa verdiği desteğin dörtte bir civarında kalması, özellikle Kasım ara dönem seçimleri açısından dikkat çekici bir gösterge olarak ortaya çıkmaktadır. Trump’ın göreve başladığındakine göre popülaritesinin 17 puan geriliyerek yüzde 40’a düşmüş olması iç politikada kendisini zorlayacak bir ortamın oluşmaya başladığına delalet etmektedir.

Pentagon’un iyimser sayılabilecek hesaplamasıyla dahi savaşın yalnızca ilk haftasındaki maliyet 11 milyar dolar civarındadır. Şu ana kadar 13 Amerikan askerinin hayatını kaybettiği ve yaralıların olduğu bilinmektedir. Savaşın süresi ve seyrine göre bu sayının artmasının “Önce Amerika” ve “Amerika’yı Yeniden Daha Büyük Yapma” (MAGA) vizyonuna sıkısıkıya sarılmış Trump taraftarlarında dahi soru işaretlerine yol açacağını varsaymak yanlış olmaz.

Büyük güç rekabeti, Çin boyutu ve küresel ekonomi

Trump’ın “dahiyane” bir stratejiyle hareket ettiğini savlayan bazı analistler ABD’nin asıl amacının 4–6 hafta sürecek bir savaş ortamı yaratarak enerji piyasalarını sarsmak ve petrol akışındaki aksama nedeniyle Çin ekonomisinin ciddi bir sıkıntı yaşamasını sağlamak olabileceğini savunmuşlardır. Ancak Çin’in yaklaşık dört aylık petrol stokuna sahip olması, kısa süreli bir enerji şokunun kendi ekonomisi üzerinde beklenen ölçüde yıkıcı bir etki yaratmasını zorlaştırmaktadır.

İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan trafiği engelleyen adımları, dünya enerji piyasalarının en kritik damarlarından birini doğrudan etkilemiş bir gelişme olarak görülmektedir. Petrolün varil başına fiyatının100 dolar seviyesine ulaşması, uzun süreli bir engellemenin ise bu fiyatı 150 ve hatta 200 dolar düzeyine çıkarabilme olasılığı küresel ekonomide daha şimdiden ciddi dalgalanmalara yol açmıştır.

Türkiye’ye uzanan yansıma

Son gelişmeler bu krizin göç hareketi dahil farklı boyutlarda Türkiye’yi doğrudan etkileyebileceğini de göstermiştir. Türkiye yönüne doğru şimdiye kadar ateşlenen üç balistik füze NATO balistik füze savunma sistemi tarafından önlenmiş, Ankara bu gelişme üzerine İran’dan izahat yanısıra, benzer hadiselerin tekrarının önlenmesini istemiştir. Konu NATO’ya da taşınmış ve Brüksel’den yapılan açıklamalarda İttifakın Türkiye ile dayanışma içinde olduğu mesajı vurgulanmıştır.

Bu gelişme aynı zamanda NATO’nun balistik füze savunma mimarisinin stratejik önemini de göstermiştir. Kürecik’e konuşlandırılan radarın da parçası olduğu bu sistemin kurulmasına yönelik müzakerelerde yer almış ve radarın konuşlandırılması dâhil alınan siyasi kararlara teknik düzeyde katkıda bulunmuş biri olarak şunu söyleyebilirim: NATO’ya, özellikle de ABD’ye karşıtlığın yön verdiği reflekslerle zaman zaman dile getirilen Kürecik eleştirilerine rağmen, son gelişmeler balistik füze savunma mimarisinin Türkiye’nin güvenliği açısından ne kadar hayati olduğunu açık biçimde göstermiştir.

Türkiye’nin şu ana kadar izlediği dengeli ve ihtiyatlı politikanın doğru olduğunu söylemek gerekir. Bölge dışı güçlerin Ortadoğu’ya yönelik askeri müdahalelerinin çoğu zaman uzun vadeli istikrarsızlık kaynağı olduğu, müdahalede bulunanların bu “marifetlerinin” ardından bölgeden çekip gittikleri, bölge ülkelerini müdahalenin yarattığı sorunlarla başbaşa bıraktıkları unutulmamalıdır. Oysa Türkiye bu coğrafyada kalmaya devam edecek, komşu ülkelerle sınırdaş olmayı sürdürecektir.

Bu nedenle komşu ülkelerin tarihsel belleğinde Türkiye’nin dış müdahalelerin parçası olduğu yönünde bir algının oluşmaması büyük önem taşımaktadır. 2003 yılında ABD’nin Irak’a karşı başlattığı savaş öncesinde TBMM’nin Türkiye üzerinden cephe açılmasına imkan tanıyacak bir hükmet tezkeresini reddetmiş olması, Türkiye’nin böyle bir algının yaratılmasına fırsat vermemesi bakımından hep hatırlanacak değerli bir örnek oluşturmuş ve bugün için de yol gösterici bir rehber rolü oynamaktadır.

Türkiye açısından önem taşıyan bir husus da savaşın daha fazla uzayıp genişlemeden sonlanmasıdır. Bazı yorumcular eminim İran’ın zayıflamasının Türkiye bakımından tercihe şayan bir durum olacağından dem vuracaklardır. Belki teorik olarak böyle bir tespit doğru olsa da İran’ın toprak bütünlüğü ve egemenliğinin korunması yanısıra devlet kurumlarının uzun geçmişi olan müktesebatıyla işlevselliklerini sürdürmeleri komşu ülke olarak Türkiye’nin de yararınadır. Düzmece gerekçelerle 2003 yılında Irak’a karşı başlatılan ABD askeri harekatının o ülke devlet kurumlarını telafisi uzun yılları alacak bir yıkıma uğrattığı hala hafızalardadır.

Sonuç

Orta Doğu bugün son derece kırılgan bir eşikten geçmektedir. Stratejik hedefleri net olmayan askeri operasyonlar tarih boyunca çoğu zaman başlangıçta öngörülmeyen sonuçlar doğurmuştur. Bugün bölgenin ihtiyacı daha fazla askeri güç gösterisi değil, daha fazla stratejik akıl ve diplomasidir. Türkiye’nin zamanı geldiğinde ve fırsat doğduğunda bu alandaki kapasitesini seferber etmesi yerinde olacaktır. Dışişleri Bakanı Fidan’ın son açıklamaları da diplomasiye zemin hazırlamaya yönelik olsa gerektir.

Tüm bu gelişmeleri izlerken unutulmaması gereken gerçek ise rejimlerin değişebileceği; ancak devletlerin jeopolitik reflekslerinin pek değişmediğidir. Savaşları başlatmak mümkün olabilir; fakat nasıl biteceklerini çoğu zaman onları başlatanlar bile belirleyemez.

Tacan İldem kimdir?

Halen İstanbul’da yerleşik EDAM Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi adlı düşünce kuruluşu Başkanı olan Tacan İldem, 2020 Nisan ayına kadar NATO Genel Sekreter Yardımcılığı görevini yürüttü.

Büyükelçi İldem 2019 Londra Liderler Zirvesi kararı uyarınca NATO Genel Sekreteri tarafından oluşturulan NATO 2030 Değerlendirme Süreci Bağımsız Uzmanlar Grubu'nda görev aldı.

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olan Büyükelçi İldem 1978 ile 2021 yılları arasındaki meslek hayatında Türkiye’yi AGİT Daimî Temsilcisi, NATO Daimî Temsilcisi ve Lahey Büyükelçisi görevlerinde temsil etti.

Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü ve Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü, Dışişleri Başdanışmanı ve Sözcüsü görevlerinde bulundu.

Mesleğinin daha önceki yıllarında ise Brüksel’de NATO Daimi Temsilciliğinde, Yeni Delhi, Vaşington ve Atina Büyükelçiliklerinde çeşitli kademelerde görev yaptı.

 

İlgili İçerikler