Dı dı dı dı dı: Dünya eğleniyor, vur patlasın çal oynasın

Dı dı dı dı dı: Dünya eğleniyor, vur patlasın çal oynasın

Hepimiz çok eğleniyoruz. Zaten felsefesini bir yana bırakmış, bilimden uzak ve Aydınlanma’nın o muhteşem kanatlarıyla uçmaya başlayıp çok yükseldiğinden korkarak irtifa kaybetmekle acil inişe geçen, tekrar masalsı karanlıkların dünyasına iniş yapan insanlığın bu eğlentisinden ellerini ovuşturarak memnun olanlar da var

Dı dı dı dı dı: Dünya eğleniyor, vur patlasın çal oynasın

Neşeli bir dünyada yaşıyoruz; ne güzel... 

Daha ne isteriz! 

Dünya toplam gelirinin dörtte biri nüfusun yüzde birlik kesimindeki süper zenginlerin cebine gidiyormuş; kime ne! 

Popülizm faşizme göz kırpıyormuş; aman canım, sen de... 

Görgüsüzlük ve kabalık, her türden hırsızlık ve arsızlık dünyada kol geziyormuş; umurumdaydı… 

Cemal Reşit Rey’in müziklerini, Nâzım Hikmet ile bestekârın kardeşi Ekrem Reşit Beyin sözlerini ve dahi o muhteşem oyunu yazdıkları Lüküs Hayat operetindeki ünlü şarkı gibi:  

"Bana ne gerek sütlü börek, bana ne gerek… 

Dünya yuvarlakmış,  

Ay neden parlakmış, bana ne gerek 

Alemde kriz varmış, 

Borçlar birikmiş 

Hapse de gidilirmiş 

Zenginler yaşarmış,  

fakirler de şaşarmış 

Bana ne gerek sütlü börek…" 

Bu operetin en neşeli şarkılarından birisine bu sözleri yazdırsa yazdırsa bizim komünist şair yazdırır; "On yıldan beri hapistir, yatar Bursa Kalesinde, sevdalınız bir komünisttir" diyen Nâzım araya sokuşturmuş olsa gerek… 

Bulgar yazarı Nikolay Haytov’un 1960’ların ortasında yazdığı "Dünya Poturunu Çıkarıyor" başlıklı hikâyesinde bugüne uzanan bir gerçeklik var. Hikâye aslında geleneksel ile modern arasında kılık kıyafet, yaşam tarzı ve zihniyet değişimini mizahi dille anlatmaktadır; kırsaldaki dönüşüme aittir.  

Haytov’un hikâyesindeki derinde yatan fay hattı, bugün internet çağında, Post-Truth’la gerçeğin önemsizleşmesine ait iklimde yaşadığımız, karşılaştığımız dünyanın pusulasını yitirmişliğiyle paralellik kurar.  

Beli geniş, arkasında torba sarkıyor gibi körüklü, dizden aşağısı soba borusu tarzında bacağın baldır kısmını şemsiye kılıfına girmiş gibi daracık, eğer keçi kılından yünlü ise kaşıntısı bol bir aba kumaştan yapılmış, giymesi zahmetli, çıkarması daha zor bir pantolon olan poturdan bahsediyoruz. Dünya poturu çıkarıp pantolona geçti.  

Bugünün insanı da kılıktan kılığa bürünen bir dijital çılgınlık ve bellek kaybıyla karşı karşıya… 

Bir süre evvel, bu köşede, "Şarkılar Seni Söyler" başlığıyla yayınlaşmış yazımda hâlen kim olduğu meçhul Mebrure isimli internet şarkıcımızdan söz etmiştim. "Değilim" adındaki şarkısında fırtına koparmıştı. 

Tam da o günlerde internette bir başka fırtına esti, kasırgaya döndü, hatta hortum etkisiyle içine almadığı, hemen herkesin tıklayıp kısa kısa pek çok video görüntüleri izlemeyen neredeyse kimse kalmadı.  

Şarkı diyemeyeceğim ama melodik bir muazzamlık diye adlandırabileceğim bir parça ortaya çıktı: BAD TIMES! Kötü zamanlar diye Türkçeye çevirelim mi! 

Bad Times, tüm dijital müzik platformlarında 30 Mart 2026’ta, eş zamanlı olarak bir büyük gümbürtüyle geldi.  

Kısa bir göz atışın istatistik karşılığı şöyle: Youtube ve Spotify gibi en başta gelen müzik ve video kanalları olmak üzere, TikTok, X(Twitter) ve Instagram benzeri yerlerde, tüm internet dünyasında şimdiye kadar 150 milyon tık almış.  

Ne var ki bu gizemli melodinin arkasında ne stüdyoya girip enstrüman çalanlar ne mikrofon başında birisi ne de geleneksel anlamda bir video-müzik yapımcısı, klibi var! 

Dinlediğimiz, DI-DI-DI-DI-DIIII diye herkesi büyüleyen, defalarca dönüp dönüp baştan izleyerek meftun ve mest olduğumuz bu ses harmonisinin arkasında tamamıyla otomatize edilmiş yapay zekâ bulunuyor, ki işin en korkunç tarafı da bu.  

Bu melodik harmoniyi kopyalayıp dijital mimik aktarımı diye Türkçeleştirebileceğimiz Lip-Sync tekniğini kullandınız mı, herkes, kendi mizansenlerine göre 1-2 dakikalık küçük klipler (reels) üretebilecektir. Ürettiler zaten, yine saptaması zor ama zannederiz ki, 300 milyondan fazla izleyicisi olmuştur. 

Macar asıllı bir sanatçı diye duyuruldu; ismi, Imael Angel müstear adıyla çıktı ortaya ama sızan bilgilere göre, ki bu bilgilere de güvenmeyiniz, tamamen sentetik-dummy lakırdılardır, gerçek adı İngiltere’de yaşayan Bernadett Gángó isimli birine aitmiş; ben de internetin yalancısıyım. 

Zaten herkes şimdi herkesin yalancısıdır; yalandan bir dünyaya kaldık!  

Imael’in bir vesikalık fotoğrafı bile yok; olsa da nasıl inanacağız, belki o da gerçek değildir. Zaten post-truth dediğimiz de tam olarak budur, gerçek olması önemli değildir, bizim onu gerçek saymamız yeterlidir. 

Yiğide vur ama hakkını ver!  

Bu yapay zekâ var ya, maşallah pek zeki; bu parçayı armonik yapısından söz dökümüne, ritmine kadar insan kulağının bağımlılık duyduğu tınıları binlerce şarkıyı analiz ederek -birkaç dakikadan daha kısa sürede yapmış olmalıdır- algoritmik biçimde üretmiş olduğunu anlıyoruz.  

Paleolitik çağdan neolitik çağa geçen ilkel insanın tam tamlar çalıp yerinde zıplaması gibi transandantal meditasyon yapan modernlerine benzer halde bu dı-dı-dı-dı’yı dinliyoruz. 

Dinleyeni, kimin sesini dinlediğini veya gerçekten bu sesin var olup olmadığını kavramasına gerek yok!  

Beğendin mi arkadaş, o halde paylaş!  

Hatta istersen geç kamera karşısına dudak hareketlerini nasılsa bu dı-dı-dı-dı-dıı ritmine uyduracak olan YZ’ye kendini teslim et, yayınla, herkes tıklasın, belki meşhur olursun. 

Zaten hepimiz, Avangart sanatçı Amerikalı Andy Warhol’un dillere destan sözü gibi, "gelecekte herkes 15 dakikalığına ünlü olacak" lafının takipçisiyiz; nasılsa sıra bize de bir gün gelir diye kuyruğa farkında olmadan girmişiz. 

Aslına bakarsanız, okuması, satır aralarında kalem oynatması son derece sıkıcı olan ama herkesin muhakkak bir atıfta bilir bilmez bulunduğu, Fransız Marksist filozof Guy Debord’un Gösteri Toplumu başlıklı eserinden anladığımızca, artık işimiz gücümüz, derdimiz tasamız birkaç dakikalığına, vazgeçtik 15 dakikadan, bir reels uzunluğunda tanınıyor olmaklığımızdır; "like" alma yarışındayız. 

1910 yıllarına gidelim, Dadacılık adıyla anılan bir sanat akımı caka satarak ortalığı haraca kesmeye başlamıştı. I.Dünya Savaşının yıkımına, kapitalizmin ve yerleşik burjuva ahlakının eksik mantığına, rasyonalizmin rahatsız eden sıkıcılığına karşı kolaj tekniklerini, rastlantısallığı, içinden geldiği gibi yapıt üretmeyi savunuyordu. Bir duvarın önüne geçip elindeki boya kutusunu fırlattın mı, aferin, al sana sanat; doğasal kanunlarla duvara yapışan boya işte rastlantısal biçimde böyle göründü. 

Bad Times ile saçmanın ve rastlantısallığın yapay zekâda buluştuğu ve günümüzün bestecilerini, beste yapmak isteyenleri mağlup ettiği bir boks ringine çıkmış bulunduk.  

Bir Bach, bir Mozart, bir Beethoven, bir Dvořák tekrar cesaret edip ortalığa çıkar mı; meşkûk soru, zira şüpheliyim…  

Bir Selahattin Pınar’dan, Avni Anıl’dan, Lem’i Atlı’dan, Münir Nurettin’den, hatta kimilerinin alerjisine rağmen söylemekten "imtina edemem", Orhan Gencebay’dan söz edebilecek miyiz? 

Bad Times’ın bir dönem izleyicisi olan bu denemenin yazarı, şimdi karşısına çıkınca, derhal tornistan yapıyor, lakin yine de en son karşılaştığı komedi, komediden ziyade bir paçavra gibi parodiyi dehşetle ve şaşkınlıkla izledi:  

Son videolardan birinde Bad Times’ı yapay zekâ oynatmasıyla iki ayağı üstüne kalkmış bir Alman Shepherd köpeği söylüyordu: Havlamadan ve sadece dı-dı-dı-dı-dı diyerek… 

Buyurun burada, siz de eğlenin: https://www.youtube.com/shorts/pkeRgR1UUBM

Hepimiz çok eğleniyoruz. Zaten felsefesini bir yana bırakmış, bilimden uzak ve Aydınlanma’nın o muhteşem kanatlarıyla uçmaya başlayıp çok yükseldiğinden korkarak irtifa kaybetmekle acil inişe geçen, tekrar masalsı karanlıkların dünyasına iniş yapan insanlığın bu eğlentisinden ellerini ovuşturarak memnun olanlar da var.  

Ellerini ovuşturanları da dünyanın multi-multi trilyoner olmuş tekno-faşist oligarkları diye biliyor, onlara imreniyoruz. 

Orhan Veli’nin şiirinde hitap ettiği bir kadındı ama buraya sanki kapanış dizeleri olarak pek yakışacak: 

"Ne atom bombası 

Ne Londra Konferansı 

Bir elinde cımbız 

Bir elinde ayna 

Umurunda mı dünya!" 

Afiyetle diyeceğim sadece şudur!  

Siz söylediklerime "Don’t mind it!" ediniz, yani sadece babaları tutmuş gibi şunu tekrar eyleyiniz, söyleyiniz: Dı-dı-dı-dı-dı-dı 

Son bir şey daha: Nereye ve hangi melodiye misafir girse, bir bas gitar veya kontrbas her zaman dinleyenlerin ruhuna işler. Bu parçada da tam-tam davulu gibi ruha işliyor. 

Modernitemizin Dı-Dı-Dı-Dı’sına çok dıdıdıdı olmuş.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler