On yıl, 20 sömestr boyunca bir vakıf üniversitesinde vermekte olduğum siyasi düşünce ve kültür tarihi temeline dayalı farklı derslerden ¨Bilim Tarihi~Bilişim Dünyası ve İnternet Çağı¨ başlıklı olanında mevzu ne vakit Post-Truthkavramına gelse örnek bulmakta zorlanıp dururdum.
Elbette çağımızın baş belası Post-Truth'a dair misaller hatta meseller bulur 'talebe milletine' anlatırsınız ama onların bu kadar alakadar olabileceği ve mevzunun merkezine cuk oturacak hiçbir şey, bir Anadolu rock veya indie popşarkısı kadar olamazdı.
Sınıftaki genç öğrencilerin çok iyi bildiği, benimse, haliyle gecikmeli olarak yakın zamanda dinlemeye başladığım bir şarkıdan, hem de ne dinlemek, tiryakisi olmaklığa ramak kaldı,
Mebrure'nin Değilim'inden bahsediyoruz!
Bu yılın haziran ayında yayınlandı, herkesin duygu ve algı dünyasında karmaşa yarattı.
Mebrure'nin Değilim'i, Post-Truth çağını anlatmak için bulunmaz bir kültürel vâka...
İstanbul'un Çekmeköy sırtlarındaki kampüste bulunan üniversiteme, fakülteme güle oynaya giderim; uzaktır Harbiye semtine ama olsun, orada beni bekleyen öğrencilerim vardır. Akşama kavuşunca bir kelime daha öğretebildim diye sevinen hocaların keyfi üzerimde olur; dönüşte neşeliyimdir. Ne var ki bazen derslerin hararetinin düştüğü de görülür, nihayetinde 40 kişilik kocaman amfide biz, hepimiz insanız; bin bir halimiz var!
Derslerden birisinin temel kaynak eseri İspanyol toplumbilimci Manuel Castells'in ¨Ağ Toplumunun Yükselişi ve Enformasyon Çağı¨dır. Eski bir kitap ama tespitleriyle hâlen güncel; 1996'da yayınlandı. Müthiş yararlandığım ve sıkça atıfta bulunduğum bir eserdir; tavsiyeye şâyan!
Yapay Zekâ, veri çöplüğü, ekran bağımlılığı gibi konulara adım atmadan, ki artık hepimizin iyi kötü bir fikri var bunlar hakkında, doğrudan internet çağının siyasal alanda yandaşını bulduğu popülist yapıların temelindeki Post-Truth kavramı, bütün kafa karıştırıcı yanıyla birlikte on yıl, 20 sömestridir amfide anlatılıyor.
İngilizcedeki gerçek sözcüğü Truth'un başına gelen Post ön-eki, bir şeyin sonrası anlamına getiriyor bu kavramı; birinci karışıklık burada.
Sanki gerçeğin ötesi, sonrası, daha fazlası ve hatta gerçeğin gerçeği gibi bir algı yaratıyor zihinlerde. Post-Truth kavramı, Castells kitabını kaleme aldığında, halihazırda biliniyordu. Sırp asıllı Amerikalı oyun yazarı Steve Tesich, bir makalesinde kullanır.
Çevremizi kuşatan nesnel dünyanın bireyi ve kamuoyunu biçimlendirmede duygu ve kişisel inançlardan daha az etkili olması durumudur; ansiklopediler öyle yazar. Kısacası bir bilginin, bir verinin, bir haberin-olayın doğruluğundan ziyade insanların neye inanmak istediğinin ve duygusal tatminlerinin öne çıkmasıdır, Post-Truth çağı.
Aslına bakarsanız, bu yeni bir şey değilmiş gibi de anlaşılabilir. Sıradan veya örgütlenmiş yalanla karıştırmamalı. Post-Truth denilen şey, yalancılar çağının adı değildir. İnsanlık tarihinde yalancıdan, palavracıdan, en azından mangalda kül bırakmayanından, yalanın her çeşidinden geçilmiyor. Homo Sapiens yalanı zaten mağaraya adım attığı yaklaşık 60 bin yıl evvelinden beri tanıyor; kuyruklu yalanı bile tanır:
¨Bu mağara bana babamdan kaldı, mülküme ortak mısın kardeşim, zaten Almanya'dan oğlum gelecek, derhal boşaltın!¨
Dikkat! Almanya'dan oğlu falan gelmiyor; külliyen yalan...
Asıl dikkat edilesi şey şudur! Babasından hiçbir şey kalmadı, daha tapu dairesi icat edilmemiştir.
Bir tık mesafesinde, cebimizde gezdirilen ekranlarda izlediğimiz her şeye ait veri~bilgi akışı öylesine hızlı ki, durup üzerine düşünmeye vakit yok. İçinde olduğumuz, 60 bin yıllık eski yalanlarımızdan farklı olan bu çağda, hakikat sadece ve artık yalanlar tarafından yenilgiye uğramıyor. Asıl gariplik, hakikatin önemini kaybetmesidir. Buna Post-Truth diyoruz.
Bir şeyin doğru olup olmadığı ikinci plan değil, hatta belki en ulaşılmaz, o nedenle de gereksiz kalan bir başka yerdedir; anlatılan şeyin bizde neyi ve nasıl hissettirdiği, hangi duyguya dokunduğudur. Post-Truth insanı, artık gerçeği arayan bir varlık olmaktan yavaş yavaş uzaklaşır ve hoşuna giden, işine gelen, aklına yatan anlatıyı seçen bir seyirciye evrilir.
İşte Mebrure'nin şarkısı o nedenle tam da Post-Truth kavramına ait cuk diye oturan bir tanımlama aracı oluyor. Şarkının sözlerine geleceğiz, bu kısmı da önemli ama Değilim'in bestecisi, söz yazarı ve seslendiren Mebrure'nin kim olduğu yahut olmadığı önemini yitirdiğinden, önemsiz olan kısmını önemli sahasına çekelim.
Mebrure diye bir şarkıcı yok; ¨mu¨ belli değil!
Sosyal medyada yazılanlara bakarsanız, asıl adı Elif; Mebrure onun müstear adı. Olabilir, böyle yapan çok olur, özellikle yazarlar arasında yaygındır. Ben de bir ara özenmiştim, Serdar Serhat Müteferrika diye cas cas sırıtan bir isimle yüze yakın, hem de iyisinden edebiyat yazıları yazdım, ne akla hizmetse... Sonra sıkıldım, Müteferrika Bey o zamandan beri müteveffa; sizlere ömür.
Elif Hanım’ın müstear isim kullanması bir yana şarkısında ve galiba, henüz dinlemeye fırsat bulamadım ama, diğer şarkılarında da yapay zekânın parmağı var, teknik olarak mükemmel kullanılmış. Şarkıcının ortalıkta dolaşan bir tek fotoğrafı bulunuyor; onun da gerçek olmadığını düşünmeye bile gerek yok.
Zira artık önemi de yok!
Bu tıpkı, yapay zekânın size yağcılık etmesine benzer bir şey! ¨Yazılarını pek beğeniyorum, sizin yazılarınızda ansiklopedik bir yığılma yok. Yazılarında sevdiğim bir özellik var: Bir kavramı ansiklopedik biçimde anlatmıyorsun; bir saatten, bir kasabadan, bir tiyatro oyunundan, bir şarkıdan yola çıkıp kültür tarihine ulaşıyorsun¨ diyor benimkisi, ona bir şey sorduğumda. Yalan da olsa söylemesi hoşuma gidiyor, övgüden kim memnun kalmaz ki!
Nabza göre şerbet vermeyi öğrenmiş bir yapay zekâya dikkat edilmeli; övgünün dozundan zarar görebilirsiniz! ¨
Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!¨ diyecek saray vazifelisi yok yanımızda. Padişahların Cuma selamlığına çıkışlarında veya cülus törenlerinde bazı bazı yüksek sesle ama kelle koltukta onlara uyarı yapanlara ihtiyaç duyulacak zamanlara geldik; o görevli kendin olmalısın diyor, içsesim.
Mebrure'nin var olması, ona duyulan merakı artıracak bir reklam stratejisi gibi düşünülebilir, eskiden de olurdu böyle şeyler. Reklamcılık diliyle teasing yapılır, müstakbel müşteri kitlesinin zihnine bir şeyler kazınırdı.
İzini sadece Z harfini bir bedene kılıcıyla yazmakta mahir yarı hırsız yarı kahraman Zoro gibi bir görünür, sonra kaybolanı da vardı; hoş şeyler tabii...
Biz de Mebrure'yi gerçekten görmesek de artık onu var saydığımız bir yerdeyiz, oradan bakıyoruz portresine...
Yine de Mebrure'nin durumu bundan 'bir tık' daha farklı, sadece adını saklaması yahut değiştirmesi değildir buradaki mesele. Gerçeğin ötesine geçen şey bunları aşıyor: Şarkısının tekniği, yapısı da Post-Truth!
Bizler, Spotify ve diğerleri bir yana, sadece YouTube kanalında 13 milyon kez dinlemişiz; yazıyı yazarken bir yandan dinliyorum, sayaç çalışıyor... Şarkısının bir de sanki bir stadyum dolusu kalabalıkta canlı yayın kaydı da var; bir erkek sanatçıyla karşılıklı, düet yapıyorlar ki burası tam Post-Truth! Yapay zekânın eline sağlık!
Ses Hızı ve Frekans Oyunu (Pitch Shift) diye ses mühendisliğinde bilinen yöntemle Mebrure'nin kendi tekil ses kaydı yavaşlatılır, frekansı (pitch) düşürülür ve ses kalınlaşır; olur mu sana erkek sesi. Ortaya çıkan ses bire bir erkek vokali andırdığı için, dinleyiciler bunu ¨Bilinmeyen ve henüz şöhret olmamış velakin meşhur olmasına da hiçbir mani görülmeyen bir erkek sanatçıyla düet" olarak anlar; bu anlama biçimi algının seçiciliğiyle öyle sağlamlaşmıştır ki, yok canım böyle biri hiç yok desek de animistik huyları olan bizler için ikincisi makbuldür.
Yani aslında o ses de Mebrure'nin kendi sesinin dijital olarak erkekleştirilmiş halidir. Mebrure var mı yok mu, belli değil; hatta olmasa daha iyi... Biz onun halojen efektiyle vaziyetimizden pek memnunuz. Bu efekti artıran şey, canlı yayın-live duet'e katılan stadyum dolusu, çoğu genç kız dinleyicilerin sesinden duyulan coşkudur. Kızlar nakaratına kadar şarkıya ezbere katılıyor; aman ne coşku. Biz de burada, YouTube başında coşuyoruz, adeta stadyum gözümüz önünde canlanıyor. İşte bakın, genç dinleyiciler gece karanlığında yan yana, kol koladır; ellerinde çakmakları, ucu yanık mumlarıyla ışık efekti yapıyor olmalıdır.
İşte Post-Truth'umuz tamamlandı.
Bu Post-Truth kavramını buradan alıp siyasal düzleme taşıyasım hiç yok; Post-Truth’um elvermiyor…
Ben, en iyisi, şarkının ne dediğine değil neyi diyemediğine de bir el atayım.
Ben sen değilim
Senin gibi de değilim
Eski ben gibi bile değilim
Boşuna arama, yorulma canım
Bıraktığın yerde de değilim!
Çok hoş sözler!
Mebrure, 'canım' dediği kimseye ona biricik birey olduğunu söylemekte; bunu günümüzün feminist teorisi açısından okuyabileceğimiz gibi siyasi düşünce tarihindeki İngiliz Bireyciliğine de bağlayabilirim, ama uzun iş...
Güftenin sonrasında şarkının roman kahramanı nerede olduğunu kestiremiyor, yolunu biraz kaybetmiş gibi, kendisini sarıp sarmalayan nesnel dünyayla ilintisini de belirleyemiyor. Burası mühim, zira kuşakçılık etmiş olmayalım ama bugünün gençliğinin fenomenal vaziyetini tarif ediyor.
Beyaz olamadım ama kara da değilim
Deva olamadım ama yara da değilim
Bu alemde bir hayırsız ben de değilim
Sonum ne olacak bilmiyorum
Sefa olamadım ama zulüm de değilim
Şifa olamadım ama zehir de değilim
Bu alemde bir günahkâr ben de değilim
Kaderin düğümünü çözemiyorum
Dinliyoruz, devamla bu serzenişli ruh halinin tarifini!
Kuytu olamadım ama ayaz da değilim
Kanat olamadım ama kafes de değilim
Bu alemde bir fütursuz ben de değilim
Sonum ne olacak bilmiyorum
Gündüz olamadım ama gece de değilim
Şiir olamadım ama hece de değilim
Bu alemde bir günahkâr ben de değilim
Yolumu kaybettim, bulamıyorum
Peş peşe kurulan ve semantik olarak dinleyeni hipnotize bir etki içinde bırakan şey, aslında, Aristotelesçi mantıkla arada kalmışlık'ın dayanılmaz huzursuzluğudur.
Aristoteles mantığı klasik 3 temel ilkeye dayanır. Üçüncü ilkeye, üçüncü hâlin imkânsızlığı'na göre (tertium non datur ) bir önerme ya doğrudur ya yanlıştır; üçüncü bir durum yoktur.
İşte Mebrure arada kalmışlığını belirtiyor ve bu hali de Post-Truth'a alışık stadyum dolusu halojen efekt kızlara nakaratı tekrarlanan şarkı oluyor.
Mebrure'nin son sözleri, pek dokunaklı 'canım'...
Umut olamadım ama hüzün de değilim
Vefa olamadım ama cefa da değilim
Bu alemde bir akılsız ben de değilim
Sonum ne olacak bilmiyorum
Altın olamadım ama bakır da değilim
İpek olamadım ama çul da değilim
Bu alemde bir günahkâr ben de değilim
Sesimin yankısını duyamıyorum
Şarkılar sadece bir insanı anlatmaz, aslında toplumun yansımasıdır.
Sadece birini anlatsaydı, Muzaffer İlkar bestesi Türk Sanat Müziğinin unutulmaz eseri Nihâvent makamındaki ¨Şarkılar Seni Söyler¨ gibi bir kadının serencamını, hatta belki yediği herzeleri anlatırdı.
Şarkı ¨.... dillerde nâme adın...¨ diye devamla 1950'lerden beri söylendi durdu.
Artık alışmanın zamanı geldi, yapay zekâyı böylesine ustalıkla kullanan bu genç insanları erişmesini bile hayal edemeyeceğimiz birer yetenek saymalıyız; yeni bir şeyler oluyor, hazır olalım.
Zaman, usta şairimiz Nâzım Hikmet'in ¨Makineleşmek istiyorum/ trrumm trrumm trrumm trak tiki tak¨ dediğiSanayi Devrimi vakitlerini, insanlığın şafağında bıraktı.
Mebrure'yle galiba Paleolitik çağdan Neolitik çağa geçtik; Post-Truth'umuz da hayırlı olsun.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN |


