Ben ne zaman annemin kızı oldum?

Ben ne zaman annemin kızı oldum?

Hayatta insana verilen en büyük hediyelerden biri, ardına hiç düşünmeden sığınabileceği bir anne sevgisi

Ben ne zaman annemin kızı oldum?

Londra’daydım. Sevgili arkadaşım, bağımsız küratör ve yazar Fatoş Üstek’in davetiyle, İzlandalı ekonomist, gazeteci ve yazar Sigrún Davíðsdóttir’in evinde düzenlenen küçük bir akşam yemeğine katıldım.

Nasıl bir davete gittiğimi doğrusu tam bilmiyordum. Biraz da geç kalmıştım. Kapıyı utana sıkıla açtığımda yaklaşık on iki kişilik grubun tanışma sohbeti çoktan başlamıştı. Sandalyeler salonun ortasında daire şeklinde dizilmişti. O akşamın konuğu, Danimarkalı sanatçı Kirstine Roepstorff kendini ve çalışmalarını anlatıyordu. Sessizce bana ayrılan boş sandalyeye oturdum.

Aradan yıllar geçti ama o evi hiç unutmadım.

Ev sanatla doluydu. Duvarlardan kitaplıklara, küçük objelerden misafir tuvaletine kadar her köşe sanat eserleriyle çevriliydi. Ne gösterişliydi ne de büyük. Ama insan daha içeri adımını attığı anda, ev sahibinin dünyaya nasıl baktığını hissediyordu.

Yemekleri ise Sigrún’un sanat eğitimi alan genç bir arkadaşı hazırlamıştı. O gece tamamen gönüllü olarak gelmiş, birlikte yemek pişirmiş, sonra da servisi yapmıştı. Son derece sade bir sofraydı ama her lokması özen taşıyordu.

Masaya geçtiğimizde tabaklarımızın altında küçük kartlar olduğunu fark ettik. Fatoş ve Kirstine, birbirimizi daha yakından tanımamızı sağlayacak sorular hazırlamışlardı.

Sıra bana geldi.

Kartımı açtım.

“Senin için en özel şehir hangisi ve neden?”

Hiç düşünmeden cevap verdim.

“İstanbul.”

Sonra nedenini söyledim.

“Çünkü annem orada yaşıyor.”

Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz devamı da geldi.

“Ben uzun yıllar kendimi babamın kızı zannettim. Ama yaş aldıkça fark ettim ki beni ben yapan aslında annemmiş.”

Annem de karakter olarak bana en çok babama benzediğimi söylerdi. Belki de zaman zaman onun kadar sert olabildiğim için bu yönümü pek sevmezdi. Oysa yıllar geçtikçe fark ettim ki karakterimin bazı tarafları babama benzese de hayata bakışımı şekillendiren kişi annem olmuş.

O gün bu cümleyi söyledim ama galiba gerçek anlamını bugün, annemin ölümünün birinci yılında daha iyi anlıyorum.

Geçen akşam evimde birkaç yakın arkadaşımla bir araya geldik. Annemin çok sevdiği duaları okuduk. Onu rahmetle andık.

Dualar okunurken zihnim durmadan çocukluğuma gidip geldi.

Babam askerdi.

Üç kız kardeştik.

Evimizin kuralları vardı. Saat altı buçuk olmadan mutlaka eve dönmüş olurduk. Sokakta oyun ne kadar güzel olursa olsun, o saat geldiğinde evde olmak zorundaydık.

Annem ise bambaşka bir disiplinin insanıydı.

“Sokak kokuyorsunuz,” derdi.

Daha kapıda bazen üzerimizdekileri çıkarır, doğruca banyoya giderdik. Duşumuzu alır, temiz kıyafetlerimizi giyerdik. O zamanlar bunu biraz abartılı bulurdum. Bugün ise bunun sadece temizlik değil, hayata gösterdiği özen olduğunu düşünüyorum.

Akşam yemeklerinde de aynı disiplin vardı.

Babam sofraya oturduğunda tabakta ne varsa yenirdi.

Benim için en zor yemek ıspanaktı. Lokmaları ağzımda büyüte büyüte yutardım ama tabağımda bırakmazdım.

Şimdi ise en sevdiğim yemeklerden biri ıspanak.

Hayat gerçekten insanı değiştiriyor.

Damak tadını değiştiriyor.

Önceliklerini değiştiriyor.

Sevdiklerini değiştiriyor.

Biz mi değişiyoruz, yoksa yaşadıklarımız mı bizi dönüştürüyor?

Annem çok konuşan biri değildi. Gerektiğinde konuşur, çoğu zaman söylediklerinden çok tavrıyla öğretirdi.

Çocukken arkadaşlarımla kavga edip eve geldiğimde büyük bir heyecanla anlatırdım.

O sabırla dinlerdi.

Sonra tek bir soru sorardı.

“Peki o annesine gidip ne anlattı, hiç düşündün mü?”

O yaşlarda bu soruya çok sinir olurdum.

Bugün ise insanların tek bir hikâyeden ibaret olmadığını, her olayın başka bir yüzü olduğunu bana annemin öğrettiğini görüyorum.

Babamı kaybettikten sonra birlikte geçirdiğimiz on beş yıl hayatımın en kıymetli yılları oldu.

Neredeyse her yıl birlikte yeni bir şehre gittik.

Müzeleri gezdik.

Sanat galerilerini dolaştık.

Başlangıçta bana eşlik ediyordu. Sonra eserlerin önünde durup uzun uzun bakmaya başladı.

En sevdiği şehir Berlin olmuştu.

“Neden Berlin?” diye sorduğumda hiç düşünmeden cevap verdi.

“Çünkü çok temiz ve çok düzenli.”

İnsan aslında sevdiği şehirlerde biraz da kendini buluyor.

Geçen yıl Vietnam ve Kamboçya’ya gitmeden önce annem yine aynı şeyi söyledi:

“Doğu’da ne buluyorsun güzelim? Avrupa dururken…”

Aslında bunu her uzun yolculuğumdan önce söylerdi. Belki gerçekten Doğu’yu anlamıyordu, belki de tek istediği kızının kendisine daha yakın olacağı bir yere gitmesiydi.

Havaalanına gitmeden önce konuşmuştuk ama aramızda küçük bir kırgınlık vardı.

İstanbul Havalimanı’nın o bitmek bilmeyen koridorlarında yürürken telefonum yeniden çaldı.

Annem arıyordu.

Bir an durdum.

Kırgındım.

Açıp açmamak arasında kaldım.

Sonra kendi kendime dedim ki:

“Zuhal, annen seksen dört yaşında. Bu telefonu aç.”

Açtım.

Konuştuk.

İçim rahat bir şekilde uçağa bindim.

Vietnam’dan döndüğümde annem kendini iyi hissetmediğini söyledi.

Doktora gittik.

Dördüncü evre kanser olduğunu öğrendik.

Ve çok kısa bir süre sonra onu kaybettik.

Bugün dönüp baktığımda en büyük tesellim, o telefonu açmış olmam.

Çünkü bazen insanın hayatında birkaç saniyelik bir karar, yıllarca taşıyacağı bir huzura dönüşüyor.

Londra’dan İstanbul’a dönerken hep gece uçuşlarını seçerdim. Trafiğe yakalanmadan eve ulaşmayı severdim.

Kendi evim olsa bile, seyahatten döndüğüm ilk gece annemde kalırdım.

Bilirdim ki beni camın önünde bekliyor olacaktı.

Saat gece bir de olsa, iki de olsa uyumazdı.

Çay çoktan demlenmiş olurdu.

Ve benim en sevdiğim sütlaç…

Hiç eksik etmezdi.

Gece yarısı birlikte kahvaltı eder, uzun uzun sohbet eder, sonra uyurduk.

Şimdi dönüp bakıyorum da…

Hayatımda beni öyle bekleyen başka kim oldu?

Sanırım hiçbir sevgi, bir annenin evladını bekleyişinin yerini tutamıyor.

Bugün oğluma duyduğum sevgiyi düşünürken de bunu daha iyi anlıyorum.

Belki annem bana o şefkati, o güveni ve o koşulsuz sevgiyi vermeseydi, ben de oğluma aynı duygularla yaklaşan bir anne olamayacaktım.


Hayatta insana verilen en büyük hediyelerden biri, ardına hiç düşünmeden sığınabileceği bir anne sevgisi.

Ben o hediyeye sahip olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum.

Londra’daki o sofrada verdiğim cevabın nedenini bugün çok daha iyi biliyorum.

Ben gerçekten annemin kızıymışım.

Bunu bana uzun nasihatlerle değil, yaşayarak öğretti.

İnsanları hemen yargılamamayı…

Hayatın içinde yaşadıklarımızın karşısında durup uzun uzun düşünebilmeyi…

Olaylara yalnızca kendi penceremden değil, başkalarının gözlerinden de bakabilmeyi…

Merak etmeyi…

Yeni şehirleri keşfetmeyi…

Ve kırgın olsam bile bazen o telefonu mutlaka açmayı…

Belki de insan, kimin çocuğu olduğunu doğduğu gün değil, yıllar sonra anlıyor.

Bugün bu satırlarla anneme bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.

Beni ben yapan, farkında olmadan hayatıma yön veren anneme…

Özlemle, sevgiyle ve minnetle…

İlgili İçerikler