Siyasi parti tabanları birbirlerini ne zamandır “kız verilmeyecek” karşıt mezhepler olarak görüyor. Parti taraftarlarının %75’i çocuğunun “karşı parti” taraftarlarının çocuğuyla evlenmesini, %67’si çocuklarının onların çocuklarıyla oynamasını ve %61’i “karşı partinin” taraftarlarıyla komşu olmayı istemiyor.
İki büyük parti olarak, özellikle AKP ile bölünme öncesi CHP kitlesinin davranışlarını tanımlayan bu kamplaşma/kutuplaşma 2002’den bu yana giderek derinleşmiş, sonunda da tarafları “kız verilmez” noktasına kadar getirmiş.
Siyaset toplumu iki ucundan böylesine germişken, bütün umutların yatırıldığı, kıran kırana bir sandık mücadelesiyle şekillenen siyasetin tepesinde peki durum nasıl?
O kadar “vahim” değil. Partiler arası “kız verilmez” ama aday, milletvekili ve belediye başkanı, her türlü seçilmişverilir!
"Uzlaşmaz” kamplar arasında “toplu transfer” dönemi
Kastettiğimiz elbette (eski) CHP’den AKP’ye yönelik toplu geçişler. Doğru, partiler arası geçişler/transferler yeni değil. İdeolojik olarak birbirine yakın partiler, örneğin iki İslamcı veya sol parti arasında geçişler hep olur. Dahası, meclis çoğunluğunu sağlayamama gibi siyasal kriz dönemlerinde bu geçişler birbirine benzemezler arasında dahi gerçekleşebilir, gerçekleşmiştir. 1977 seçimlerinin ardından yaşanan Güneş Motel Olayı’nda, örneğin, Ecevit “karşı mahalleden” 11 adayı bakanlıkla şereflendirmişti. Ama bunlar, yani benzemezler arasındaki transferler hemen her zaman istisnaydı.
Oysa şimdi bu istisna, bir tarz-ı siyaset olarak kural oldu. 31 Mart yerel seçimlerinde İstanbul’un 39 ilçe belediyesinden AKP 13’ünü, CHP ise 26’sını kazanmışken geçen haftalarda üç belediye başkanının aynı gün içinde “taraf değiştirmesiyle” CHP’li belediyelerin sayısı 18’e düşerken AKP’nin belediye sayısı 19’a yükseldi. CHP'den AKP'ye geçen belediye başkanlarının toplam sayısı ise 20'ye ulaştı. 20 belediye “kız vermeyeceği” partiye seçilmiş başkanını verdi.
Siyasette, “uzlaşmaz” kamplar arasında “toplu transfer” dönemindeyiz. AKP karşıtlığının ana muhalefetin seçmenden oy almasında bu derece etkili olduğu, tarafların birbirlerini varoluşsal tehdit olarak tanımlayıp, her seçimi bir ölüm kalım meselesine dönüştürdüğü ve siyasi parti taraftarlığının günlük yaşamdaki komşuluk ilişkilerine kadar hemen her şeye damgasını vurduğu bir dönemde nasıl oldu da bu toplu transferler olabildi?
Siyasette outsourcing dönemi
2014 cumhurbaşkanlığı seçiminde, hatırlanacaktır, Tayyip Erdoğan mitinglere yetişemiyordu. Sesi kısılmıştı. Sahaya kendisinin yerine bakanlarını, yardımcılarını yollamış ama anketler, karşılarında reislerini görmeyen seçmenlerin “terinin soğuduğunu” tespit edince sahaya geri inmiş ve o kısık sesiyle her yere yetişmişti.
Ama artık yetişemiyor. Elindeki bütün “imkânlara” rağmen iktidar partisi, iktidarını korumaya “yetişemiyor”. Seçilmişleri görevden alıyor, küçük partileri bünyesine katıyor, benzer partilerden transferler yapıyor ama yine de yetmiyor.
Ta ki yeni bir kaynak keşfedene kadar. AKP yeni kaynağı en büyük rakibinde buldu. CHP artık sadece bir rakip değil. Seçimlere kadar rakip, seçimlerden sonra ise yetişmiş eleman/seçilmiş aday kaynağı. İktidar CHP seçmenini kendine oy vermeye belki ikna edemiyor, ama o seçmenin seçtiği başkanı “ikna” edebiliyor. Böylelikle, siyasette outsourcing’i keşfetmiş oluyor.
İş dünyasına ait bir kavram olan outsourcing/dış kaynak kullanımı, şirketlerin yetişemediği veya üstlenmek istemediği birtakım işleri söz konusu alanda uzmanlaşmış kişi veya şirketlere devretmesi anlamına gelir. Bunun çeşitli sebepleri olabilir. Şirket ihtiyaç duyduğu uzmanlığa kendi bünyesinde sahip olmayabilir. Personel istihdamından teknik altyapıya, eğitimden kurumsal deneyimin oluşturulmasına kadar yeni bir departman kurmak uzun ve maliyetli bir süreç olduğundan bunu sıfırdan kendisi yapmak yerine dışarıdan satın alma yoluna gidebilir. Veya şirket kapasitesinin üzerinde bir iş yüküyle/taleple karşılaşmış olabilir. Örneğin bir lojistik firması her bölgeye, söz gelimi Doğu Karadeniz’e yetişemiyor olabilir. Ama ticari bağlarını korumak için müşterisini geri çevirmek istemez. İşi alır. Ama kendisi yapmak yerine “Her yere yetişemiyorum, Doğu Karadeniz’e de siz bakın” gibisinden bir anlaşmayla işi bölgede faaliyet gösteren başka bir firmaya aktarır.
İktidar partisi de artık “her yere” yetişemiyor. Ve yetişemediği bütün bu yerler için “Aydın’a, Afyon’a, Tuzla’ya da siz bakın” gibisinden outsourcing yapıyor. Böylece bütün iş yükü CHP seçmenine, hasat AKP’ye düşüyor.
Bir parti bütün zorluklarıyla bir seçim kampanyası yürütüyor, yerel örgütünü harekete geçiriyor ve kutuplaşmış bir toplumda iktidara yönelik tepki oylarını üzerinde toplayan bir adayla seçimi kazanıyor. Buna karşılık diğer parti, bu siyasal yatırımın hiçbir maliyetine katlanmadan, seçimle başarısı kanıtlanmış siyasal aktörü ve rakiplerinin ürettiği temsil kapasitesini kendi bünyesine dahil ediyor.
Bu koşullarda seçim/sandık, halkın kendi temsilcisini/başkanını seçmesinden çok adayın bir memuriyeti hak ettiği, kazanan her kimse AKP’li olmaya hak kazandığı bir “KPSS sınavına” dönüşüyor. Başkan dediğimiz, sandığa kadar rakip, sandıktan sonra “yetişmiş eleman” kaynağı!
Şantaj, tehdit, teşvik…
Muhalif seçmenin oyuyla iktidara “cömertlik yapan” bu başkanların şantajla, tehdit veya “teşvikle” taraf değiştirdikleri söylenebilir. Ama bu kadar kolay olsa, yıllardan beri teşvikten çok baskı ve tehditle, gözaltılar ve tutuklamalarla mücadele eden Kürt hareketinden geriye herhalde bir şey kalmazdı. Hem hatırlamak zorundayız ki CHP’li belediyelerin tattığı bu baskılar, DEM’lilerin ne zamandır “yaşam tarzıydı”.
Şantaj, tehdit, teşvik değilse ne?
Veya başka türlü sorarsak, “CHP’nin suçu neydi?” CHP ideolojisini/fikrini neden yitirdi?
Bundan beş altı yıl önce, geleneksel seçmen tabanı ile seçimleri kazanamayacağını anlayan CHP kendi ideolojisini/fikirlerini geliştirip topluma yaymak ve benimsetmek yerine, ondan uzaklaşmış ve kendini “kazanan kitleye” beğendirme ve bunun bir yolu olarak da onlarla benzeşme yolunu tutmuştu. “Adaylaştırma” veya “kazanacak aday” formülasyonuyla “kapsayıcı” bir söylem tutturmuş, iktidarın söylem ve siyasal çizgisine yaklaşmıştı. Her seçimde biraz daha “muhafazakar”, biraz daha “milliyetçiydi”. Ama yine de başarılı olamayınca üzerinde eğreti duran “muhafazakarlık ceketini” çıkarmış ve o ceketin yakıştığı, hakiki milliyetçi muhafazakar “avına” yönelmişti. Sanki karşısında değiştirmek istediği bir sistem yokmuş gibi bütün siyasal enerjisini o sistemin içinde “kazanacak adayları” bulmaya, “seçilebilirlik” kapasitesini dışardan transfer etmeye harcamıştı.
Tanıl Bora’nın deyimiyle, adeta bir “adaylaştırma enstitüsü” gibi çalışan CHP’nin bu stratejisinin seçim sonuçları açısından başarısız olduğunu söylemek güç. Özellikle 31 Mart yerel seçimlerinde CHP 2002’den bu yana AKP’yi ilk kez geride bırakarak birinci parti oldu. Ankara ve İstanbul dahil 14 Büyükşehir Belediyesi’nin yanı sıra kırk yıldır ilk kez CHP’nin yönetimine geçen ilçe belediyeleriyle Türkiye haritasını kendi rengine boyadı. Strateji tutmuş, “kapsayıcı aday” kazanmıştı!
Bütün siyasetin seçimlere hazırlık için yapıldığı ve seçimlerin kısa mesafeli bir yarış gibi görüldüğü bir ortamda “koşunun” sandıkta bitmesi gerekirdi. Oysa bitmemişi. Çünkü yarışta “yük olmasın” diye çıkarılıp atılan ideoloji, sandıktan sonra geri dönmüştü. Bu “geri dönüşün” belki de en veciz ifadesi CHP’den istifa ettikten sonra AKP’ye katılan Keçiören Belediye başkanı Mesut Özarslan’dan gelmişti. Özarslan istifa konuşmasında “Sivas'tan, muhafazakâr bir aile yapısından gelen biriyim” demişti. “Ne AKP ne MHP bana uzak.”
Bunu Özarslan’ın veya CHP’den AKP’ye geçen diğer “çürük elmaların” ihaneti olarak görmek rahatlatıcı olsa da sormak lazımdır, neye, ideolojilerine mi ihanet etmişlerdir?
Siyasal bir programa, işçiler, yaşlılar ve kadınlara dair somut projelere tutunmak yerine “kazanacak adaylara” tutunan CHP bununla toplumdaki kutuplaşmayı aşacağını hesaplamış olabilir. Oysa ideolojik farklılıklar olmadan siyaset yapılmaz. İçinden ideolojilerin/fikirlerin çıktığı bir siyaset zamanında pazar payı kavgalarına sıkça tanık olduğumuz Pepsi-Coca Cola rekabetine döner. Toplumdaki kutuplaşma, bir kesimin ötekine düşmanlığı sürerken siyasetin tepesinde ideolojiler “barışmış”/birbirine benzemiş görünür ki ikisi de “siyah gazozsa” Pepsi’nin yetişemediği yere Coca Cola yetişir.
Siyasette outsourcing manevrası ile AKP belki bir “cinlik” yapmıştır. Ama seçtiği “kapsayıcı adaylarla” herkesi kapsayan ve kimseyi “üzmemek” adına siyasal netlik içeren her türlü vaatten kaçınan, ilkeler, fikirler ve ideolojilerden uzak duran CHP daha mı az cindir?
İçlerinden “en iyisi” ağlaya ağlaya giden “Reis’in emaneti” bu emanet başkanları/adayları belirlerken CHP cin değil midir?
Kavun değil ki koklayalım
Cansu Çamlıbel’e verdiği röportajda eski CHP, şimdiki YENİ Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik toplu transferlerle sonuçlanan bu aday belirleme sürecinin bir muhasebesini yapıyordu. Sorumluluklarını kabul ediyor, üzüntüsünü dile getiriyor ve seçmenden özür diliyordu. “Ama [genel başkan değiştikten sonra] aday seçmek için yeterince vaktimiz yoktu” gibisinden bir de mazeret belirtiyordu. Vakitleri olsaydı, adayları “Ne bileyim belki bazı testlerden geçirirdik” diyordu. Çamlıbel’in nasıl bir test arkadaşlarını satıp kamp değiştirecek siyasetçiyi tespit edebilir sorusuna da “Kavun olsa koklayarak anlardık” diye çaresizlik belirten bir karşılık veriyordu. Kavun da olmadığına göre adayın seçildikten sonra ne yapacağının bir garantisi yoktu.
“Sandıkta derslerini vereceğiz”
Buna karşın Çelik, “Demokrasiyi öyle tahrip ettiler ki milletin elinde bir tek sandık kaldı” diyordu. Diyebiliyordu.“Kimse milletin önünden sandığı kaçıramaz!”
Doğru. Sandığı kaçıramaz. Sandığın kaçırılamıyor oluşu üstelik “seçimsizleştirilmiş sisteme” bir meşruiyet verir. Sandık yerinde duruyordur, seçimler yapılıyor, oylar sayılıyor ve milli irade tecelli ediyordur. Sonuç: “Sandık ne diyorsa odur!”
Soluğu ancak bitiş çizgisine kadar yeten bir atletin o çizgiye/sandığa gelince düşüp bayılması normaldir. Çünkü bütün enerjisini/vizyonunu/siyasal projesini sandığa göre yapmıştır. İçinden çıktığı CHP ile bir kopuştan çok süreklilik ilişkisi içinde devam eden ve aday ve sandık konusunda benzer “duygulara” sahip YENİ Parti’nin sandıkta düşüp bayılmayacağı ne malumdur?
Aday kavun değil ki rengi kokusu olsun. Ama ideolojilerin, siyasal programların, fikirlerin, hakkın ve hukukun, eşitlik ve özgürlüğün bir rengi bir kokusu vardır. Üstelik bunlar taraf değiştirmez, ancak tarafına katar ki bu da partilerin değil onların zaferidir.
Bütün sandıklar aynı partiye çıkıyorsa…
Bir rengi, bir kokusu, belirgin bir çizgisi olmayan bir siyasetle devam edilecekse “Siz sandığa gelin ve bize güvenin, bir tek oyunuzu bile heba etmeyeceğiz” demenin ne anlamı vardır? Sandık güvenliği konusunda “güven vermenin”, Türkiye genelinde 180 bin sandık görevlisi, her sandığın başında beş müşahit bulundurmanın ne anlamı vardır? Adayımız, içinden çıktığı sandığı koltuğunun altına alıp belki güle güle belki ağlaya ağlaya “karşı tarafa” geçtikten sonra bu seçim güvenliğine kimin ihtiyacı vardır?
AKP siyasette oursourcing’i keşfetmiş, diğer partiler de dahil toplamda 79 beldiye başkanını ve 19 milletvekilini transfer etmiştir. Bu da demektir ki seçimlere tek bir adayla değil fakat aynı anda birkaç partinin adayıyla girmiş, bütün atlara aynı anda oynamış ve kazanmayı garantilemiştir.
Durum böyleyken YENİ Parti’nin yeniliği yine/yeni adaylar mı belirlemektir? Sandığın “Aday Seçme ve Yerleştirme Merkezi” işlevi gördüğü bir ortamda, kavun da olmadığına göre, aday aday diye neden dert edinelim?
Bütün sandıklar aynı partiye çıkıyorsa, sandığa neden gidelim?
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


