Lüks ve sürdürülebilirlik (2): Lüks moda emek dostu mudur?

Lüks ve sürdürülebilirlik (2): Lüks moda emek dostu mudur?

Satış fiyatlarında ama bundan da önemlisi maliyetlerde ucuzluğu ilke edinen hızlı modanın emek sömürüsü konusunda sicili kabarıktır. Ucuz emeğin peşindeki hızlı moda üreticileri genellikle işçi hakları ve iş güvenliğine dair yasal düzenlemelerin gevşek olduğu Çin, Bangladeş ve Tayland gibi Asya ülkelerinde veya küresel güneyde bulunur. Çoğu kadın ve çocuk milyonlarca moda işçisi genellikle kaçak inşa edilen yıkık dökük binalar, eski ve miadı dolmuş makine ve jeneratörlerle kurulan ve modern kölelik koşulları anlamına gelen ‘ter atölyeleri’ veya sweatshop’larda haftada 6-7 gün, günde 14-16 saat çalışır ve ürettikleri sıradan bir tişörtün maliyetinin günde ancak yüzde 0.6’sını kazanır

Lüks ve sürdürülebilirlik (2): Lüks moda emek dostu mudur?

Bahsetmiştik, tarihsel olarak lüks sektörü maliyet ekonomisinden önemli ölçüde muaftır ve ürünlerin yüksek satış fiyatı ile maliyeti arasında doğrudan bir ilişki bulunmaz. Günümüzün çevreye ve insan haklarına duyarlı toplumlarında, öte yandan, bu aşırı/lüks kâr deyim yerindeyse hoş karşılanmaz ve hiç değilse açıklanması/haklılaştırılması beklenir.

Lüksün açıklaması/yeni tezi ise, bu yüksek kârın aslında maliyet olduğudur, tıpkı vergiden kaçan bir esnaf gibi lüks moda bu kârı maliyet olarak gösterir. Buna göre, lüks moda pahalıdır çünkü sürdürülebilir ve güvenceli, işçi dostu bir üretim süreci doğal olarak maliyetlidir.

Hızlı modanın neden olduğu sorunların kaynağını ucuzlukta gören ve kendini vicdanlı, yeşil ve etik moda diye nitelendiren lüks moda yüksek fiyatlarını böylelikle çevreci ve emek dostu oluşuyla açıklar.

Oysa dayanıklılık yoluyla tüketimin azaltılması/sürdürülebilirlik tartışmasında değindiğimiz gibi lüks ürünler iddia edildiği kadar dayanıklı değildir. Dayanıklı bile olsalar üretimi/tüketimi azaltıcı bir etkide bulunmazlar. Satılamayan/stok fazlası dayanıklı malların yakılarak imhası, dayanıklılığın tüketimi azaltacağı tezini yıkarken lüksün özündeki çevre ‘duyarlılığını’ da açıklar.

Lüksün emek dostluğuna gelirsek, bu iddianın arkasında da benzer bir iddia, kazancın yüksek olmasıyla işgücüne ayrılan payın da yüksek olacağı varsayımı yatar. Buna göre lüks üretim yüksek nitelikli zanaatkâr, teknisyen ve işçi emeğine ihtiyaç duyar. Bu da çalışanların seri üretim işçilerinden daha yüksek ücretler aldığı anlamına gelir/gelmelidir.

Bir çantanın binlerce dolar olması o halde pahalılığı değil fakat o çantanın çevre dostu, sürdürülebilir koşullarda ve adil ücretlerin ödendiği, sağlıklı ve güvenli koşullarda çalışan işçilerce üretildiğini gösterir/göstermelidir.

Örneklere bakalım…

Lüks kıyafetlerin çoğu, taşeron atölyelerde ve hızlı moda ile birlikte üretilir

Satış fiyatlarında ama bundan da önemlisi maliyetlerde ucuzluğu ilke edinen hızlı modanın emek sömürüsü konusunda sicili kabarıktır. Ucuz emeğin peşindeki hızlı moda üreticileri genellikle işçi hakları ve iş güvenliğine dair yasal düzenlemelerin gevşek olduğu Çin, Bangladeş ve Tayland gibi Asya ülkelerinde veya küresel güneyde bulunur. Çoğu kadın ve çocuk milyonlarca moda işçisi genellikle kaçak inşa edilen yıkık dökük binalar, eski ve miadı dolmuş makine ve jeneratörlerle kurulan ve modern kölelik koşulları anlamına gelen ‘ter atölyeleri’ veya sweatshop’larda haftada 6-7 gün, günde 14-16 saat çalışır ve ürettikleri sıradan bir tişörtün maliyetinin günde ancak yüzde 0.6’sını kazanır.

Bangladeş’in Gazipur kentindeki bir tekstil fabrikasında çalışan işçiler rahatlamak için esneme hareketleri yapıyor. (Fotoğraf: Mohammad Ponir Hossain/Reuters)

Hızlı modada durum böyleyken yavaş/etik modanın temsilcisi lüks markalar Avrupa merkezli tedarikçilerini kanıt göstererek dikkatleri üzerlerinden uzaklaştırır. Gerçekten de lüks ürünlerin önemli bir kısmı Fransa ve İtalya’daki atölyelerde üretilir. Oysa durum her zaman böyle değildir. Prada, Burberry ve Valentino’dan Calvin Klein, Ralph Lauren, Fendi, Dior, Donna Karen ve Tommy Hilfiger’e kadar dünyaca ünlü lüks markaların çoğu ürünleri küresel güneyde ve hızlı moda markaları ile birlikte, aynı atölyelerde, aynı çalışma koşulları altında ve aynı işçiler tarafından üretilir. Ve 174 lüks markadan 111'inin (%63) tedarik zincirinin herhangi bir aşamasında yaşanabilir bir ücret ödemediği bilinir.

Yine daha önceki bir yazıda değinmiştik, markaların işçi sömürüsüne karşı bir ‘önlemi’ de tedarik zincirleridir. Çok sayıda alt yüklenicisi/taşeronuyla hangi markanın hangi taşerona neyi yaptırdığının kolayca takip edilemediği opak bir ağ oluşturan, böylelikle üretim sürecini bulanıklaştırıp görünmez kılan bu zincirler markaların ‘görünmezlik yüzüğüdür’.

Platon’un bir tartışmasında geçen görünmezlik yüzüğü, onu takanı görünmez kılan bir yüzüktür. Görünmeyenin cezalandırılamayacağı tespitine dayanan tartışmada sorulur, yüzüğü takıp da görünmez olan ve böylelikle cezalandırılma korkusu olmayan bir insanı her istediğini yapmasından alıkoyacak ne vardır?

Hiçbir şey yoktur. Tam da bu ‘özgürlük’ sayesinde markalar kendilerini ürünlerini diken işçilerin koşullarından, kadın ve çocuk köleliğinde ve iş cinayetlerinden ‘korur’. Zira bir terslik çıkarsa cevap hazırdır; taşeronun o taşeronla iş yaptığı bilinmiyordur!

Öte yandan, bütün bu görünmezliğe karşın İş ve İnsan Hakları Kaynak Merkezi'nin (BHRRC) yenilerde yaptığı bir araştırmaya göre lüks markalar da dahil olmak üzere şirketlerin dörtte üçünden fazlasının tedarik zincirlerinde Bangladeş, Çin, Etiyopya, ve Hindistan’dan Arjantin ve Brezilya’ya kadar yüksek riskli en az bir ülkeden kaynak sağladığı kanıtlanmıştır.

Moda Şeffaflık Endeksi’ne göre lüks markalar da dahil olmak üzere bütün büyük markaların %96’sı yaşanabilir ücret (living wage) alan çalışan sayısını açıklamaz. İşin ilginci, suçları ortalığa saçıldığından son yıllarda spot altında olan ve bu nedenle daha sık teftiş gören hızlı moda markalarının işçilerin çalışma koşulları konusundaki şeffaflık performansının kıyasla daha yüksek/iyi olmasıdır. Karşılaştırmalı gidersek, moda şirketlerinin ortalama puanı 100 üzerinden 41 iken, lüks sektörü tedarik zincirlerindeki sömürüyle mücadele konusunda en kötüler arasındadır ve 31 puan ile ortalamanın altındadır. Hızlı moda markalarından H&M 55 ve skalanın hızlı moda tarafına yakın Nike ve Puma sırasıyla 62 ve 58 puan alırken, örneğin, lüks markalardan Burberry 36, Hermes 24, Tapestry 16, LVMH 19 ve Prada 5 puan almıştır.

Sormak gerekir, yüksek fiyatlarını etik/emek dostu üretim süreciyle açıklayan bu markalar, konu bu iddialarını kanıtlamaya/şeffaflığa gelince neden ‘görünmez’ olur?

Dahası, her ne kadar kendini anti-tezi olarak pazarlasa da lüks/yavaş modanın da fazla yavaşlayıp da pazar yarışında geride kaldığından olsa gerek artık hızlandığı ve fiyatları düşürmekten üretim hacimlerini arttırmaya kadar hızlı modanın işletme modeline yaklaştığı tespit edilir. Bu da kâr marjını korumak üzere doğal olarak - kapitalizmin doğası anlamında - işçilerin üzerindeki maliyet ve performans baskılarının artması demektir ki bunlar da kanıtlanmıştır. Lüks markalara üretim yapan işçilerin bazıları hafta sonları ve ulusal tatiller de dahil olmak üzere uzun vardiyalarda çalışır ve dahası, üretkenliği arttırmak/hızlandırmak için bazı güvenlik önlemlerinin askıya alındığı atölyelerde uyur ve oralarda yemek yer.

Lüks modanın etik üretim iddiasının son dayanağına, üretiminin büyük kısmını işçi hakları konusunda sicili kabarık, ‘ter atölyeleriyle’ ünlü Asya ülkeleri veya küresel güneyde değil de Avrupa’da gerçekleştirdiğine gelince…

“Made in Italy”

“İtalya’da Üretildi” etiketi, tarihsel olarak bir kalite göstergesiydi. Günümüz duyarlı tüketicileri içinse bu aynı zamanda etik/emek dostu bir üretim demektir. Modern tüketici sırf bu etiket için daha fazlasını ödemeye hazırdır.

2023 tarihli bir rapora göre lüks modanın gerçekten de %78'i İtalya’da üretilir. Ama hakikat bundan ibaret değildir.

Tekstil endüstrisiyle bilinen Prato İtalya’da küçük bir şehirdir. Ama fabrikalarının %30’una yakını Çinlilerin mülkiyetinde ve onlar tarafından işletilir. Çinlilerin orada ne işi var sorusu yanlış bir sorudur, zira retorik de olsa asıl soru Çinlilerin işlettiği ve genellikle Çin, Pakistan, Bangladeş ve Sahra Altı Afrika ülkelerinden gelen ve bazısı kaçak, göçmen işçilerin çalıştığı bu atölyelerin İtalya’da ne işi vardır?

Yanıt “Made in Italy”dir. Sırf ürünlere, pazarda alınıp satılabilen bir meta olarak bu etiketi/bilgiyi ekleyebilmek için fabrikalar Asya ve küresel güney ülkelerinden ‘işçileriyle birlikte’ İtalya’ya taşınmıştır.

Burada üretilen ürünler haklı olarak “Made in Italy”dir, oysa onları üreten göçmen işçilerin koşulları “Made in Italy” değildir. Zira, ayrımcı göç ve istihdam yasaları nedeniyle işçiler Avrupalı sınıfdaşlarına göre sömürüye karşı çok daha savunmasızdır.

Fair Wear'ın Risk Değerlendirme Raporuna göre, örneğin, bu göçmen işçiler haftalık izin günü olmaksızın uzun saatler çalışır, en düşük ücretleri alır ve genellikle gayri resmi olarak veya geçici sözleşmelerle istihdam edilir. Tıpkı Asyadaki ‘kader ortakları’ gibi geçim ücretinin çok altında, saat başına yaklaşık 2-3 avro kadar alır. Bu ise, sektör için toplu sözleşme yoluyla kararlaştırılan asgari seviyenin çok altındadır.

İtalya’da lüks markalara üretim yapan bir fabrikaya düzenlenen polis baskınından görüntüler (Alamy)

Başka bir örnek, New York Times'ın yaptığı bir araştırmadır. Buna göre MaxMara, Louis Vuitton ve Fendi gibi lüks markalar için İtalya’da üretim yapan bazı işçiler bu üretimi kendi evlerinde ve evlerinin elektrik gibi kendi imkânlarını kullanarak saatte 2 avro gibi düşük bir ücret karşılığında ve sözleşme veya sigorta olmaksızın yapar.

Sırf tüketici Bangladeş yerine o iç rahatlatan “Made in Italy” etiketini görsün diye ama elbette daha önemlisi bunun satılabilen bir değer olması sebebiyle lüks moda üretimleri, işçileri ve çalışma koşullarıyla İtalya’ya taşınır. İşçiler artık müreffeh bir Avrupa ülkesindedir, oysa koşulları ‘etlerine yapışmış’ onlar için her yer ‘Bangladeştir’!

“Made in Europe”

Üretim yerini göstermekten çok, etik üretim mesajıyla markaların sömürü düzeninden temize çıkmalarına olanak sağlayan ve ürünlerinin yüksek fiyatlarını bu ‘temizlik’ sayesinde haklı kılan bir diğer etiket de “Made in Europe”tur.

"Made in Europe", kendini "Made in Asia" ile karşıtlık içinde ve standartlarının onunkinden üstün olduğu teziyle kuran ve eski Sovyet ülkeleri, Doğu Avrupa ve Türkiye'yi de içine alan Avrupa-Akdeniz Tekstil Bölgesi’nin bir moda endüstrisi olarak yükselişini destekleyen birleşik bir marka/iddia/etikettir.

Temiz Giysi Kampanyası’nın bir raporuna göre, “Made in Europe” bölgesinden gelen giysilerin yaygın varış noktaları Almanya ve İtalya’dır. Hızlı moda gibi lüks moda markaları da bölgedeki aynı üreticilerin müşterileri arasındadır. Moldova’da işçiler, örneğin, Primark ve Tesco gibi ucuz markalar için olduğu kadar Versace, Dolce&Gabbana, Armani ve MaxMara için de dikiş diker.

Rapordaki ilginç tespitlerden biri de yasal asgari ücret ile asgari geçim ücreti (insanca bir hayat için gereken asgari ücret) arasındaki farkın “Made in Europe” bölgesinde Asya'dakinden bile yüksek olabilmesidir. Hırvatistan’da, örneğin, Benetton ve Hugo Boss gibi lüks markalara çalışan tedarikçilerin asgari geçim ücretinin ancak üçte birini ödediği belirtilir.

Dior çantası davası

Bizi ucuz mal alacak kadar sorumsuz olmamaya çağıran lüksün sorumluluk anlayışı da böylelikle anlaşılır. Sistemin tek mantığı, maliyet ile satış fiyatı arasındaki açıklıktır. Ve hızlı modaya göre bu her ne kadar ferah bir açıklık olsa da lüks moda bu ferah açıklığa işçiyi sokmayacak kadar ‘mantıklıdır’!

Yüksek fiyatların nedeninin sürdürülebilir/etik/emek dostu üretim olduğu iddiasının pratikte nasıl işlediğini ortaya döken bir örnek Dior davasıdır. Louis Vuitton, Tiffany ve Dior da dahil olmak üzere 75'ten fazla lüks markanın sahibi olan LVMH olağanüstü mali başarısına rağmen geçtiğimiz yıl İtalya’da düşük ücretli kaçak göçmen işçi çalıştırmak gibi şüpheli işçi uygulamaları nedeniyle soruşturmaya uğrar ve Armani’yle birlikte Dior çantalarını da üreten işçilerin hijyen, sağlık ve etik üretim konularında minimumun gerekliliklerin bile altındaki koşullarda çalıştırıldığı ortaya çıkar. Markaların maliyetler konusunda tüketicilerini yanıltıp yanıltmadıklarının da araştırıldığı soruşturmada, 2.600 euro’ya satılan bir Dior çantasının üretim maliyetinin yalnızca 53 euro olduğu ve böylelikle, markanın tüketicilerini yanılttığı da ayrıca belgelenir.

Dava Mayıs-2025’te ve Dior’un sömürü karşıtı girişimleri desteklemek üzere, beş yıl içinde 2 milyon euro katkıda bulunma taahhüdüyle sona erer.

Dior davası, etik/emek dostu üretim iddiasındaki lüks markaların, aşırı yüksek fiyatlarından doğan ‘lüks’ kârlarıyla bu ürünleri üreten işçilerin koşulları arasında bir ilişki bulunmadığını ortaya koyar. Sonuç; Dior/lüks markalar daha çok kazanınca işçileri de daha çok/daha adil kazanmaz.

Bunların artık elle tutulur ve yukarıda andığımız soruşturmayla da belgelenmiş gerçekler olmasına karşın bazı “Dior’dan çok Dior’cuların” devreye girip, canla başla markayı savunmaları ‘ilginçtir’. Buna göre, 2.600 euro’ya sattığı bir çantanın Dior’a 53 euro’ya mal olduğuna inanmak “ciddi bir malumat kıtlığından” kaynaklanır. Oksijen’de çıkan bu yazıda, söz konusu çantanın yalnızca hammadde ve işçilik maliyetinin bile “itibarlı analistlere göre 598 euro” olduğu belirtilir. Bahsedilen ‘itibarlı’ analistlerin itibarlarını nereden edindikleri bir yana yazıda ayrıca reklam, kira ve ofis giderleri de eklendiğinde çantanın toplam maliyetinin 1.300 euro’ya ulaştığı eklenerek, Dior’a yapılan ‘haksızlığın’ düzeltilmesi beklenir.

Ve malumat kıtlığından ahlak kıtlığına böylelikle varılır.

Retorik hile: Pazarlama da üretim maliyetinin parçasıdır

Bir ürünün üretim maliyeti hammadde, işgücü, operasyon, lojistik ve kalite kontrolü gibi temel giderleri içerir. Oysa lüks markalar buna küresel reklam kampanyaları, defileler, ünlü/influencer ortaklıkları, şık amiral mağaza kiraları, lüks ambalajlar, iç mekan teşhirleri, PR ajansları, marka iş birlikleri ve podyum gösterilerini de dahil etmeye çalışır.

Bu ise, her sabah gittiğiniz bir fırında ekmeğin fiyatının neden birdenbire on katına çıktığını sorduğunuzda, yanıt olarak, fırının önünde elinde ekmekle tanıtım yapan bir mankenin gösterilmesine benzer. Fırıncı paraya kıyıp ünlü bir mankene ‘yatırım’ yapmıştır ve bunun ‘maliyetini’ de ekmeğin fiyatına yansıtmıştır.

Bu durumda tüketici için yapılacak şey basittir, fiyat ile maliyet arasındaki sıkı ilişkinin korunduğu başka bir fırına gitmek ve böylelikle ürünün fiyatına içerilen tanıtım maliyetini bir ekonomi yasası olarak reddetmek.

Oysa söz konusu lüks tüketim olduğunda bu yasa geçersizdir. Bu da lüksün Veblen malları niteliğini hatırlatır. Lüksün tüketicisi fiyatları yüksek bulduğunda - eğer buluyorsa - fırıncı örneğinde olduğu gibi aynı işleve sahip benzer ürünü daha ucuza alabilmek için başka bir markaya/fırına gitmez. Tam tersi, bu yüksek fiyatlı ayrışma zaten tüketilen ‘nesnenin’ ta kendisidir. Burada tüketilen ‘ekmek’ değil, zira başkalarından ayrışma veya ayrıcalığın tadıdır. Lüksün fiyatı arttıkça, bu nedenle tüketici markaya tutunur.

Ürün geliştirme için yapılan Ar-Ge çalışmaları/masrafları da lüks sektörü için genellikle gereksizdir. Çünkü ürünleri kalitesi veya işe yararlılığı için değil fakat lüks olduğu için tercih edilir. Yukarıda anılan reklam, defile, vb. gibi ‘maliyetler’ de zaten marka oluşturma/markanın prestijini koruma harcamalarıdır. Yoksa, ürünün kalitesine bir katkıları yoktur. Milyon dolarlık bir reklam kampanyası çantanın işlev ve kalitesini değiştirmediği gibi onu kimin hangi koşullarda yaptığı, gerçek maliyeti ve sürdürülebilirliğe ‘katkısı’ gibi gerçekleri de değiştirmez.

Öte yandan, ‘markadan çok markacıların’ reklam gibi masrafları da maliyetten sayma ısrarı lüksün mantığını ortaya çıkarır; tüketilen şey nesnenin kendi değil fakat markası olduğundan, markanın bütün bu markalaşma masrafları da ‘haklı olarak’ maliyetten sayılır. Ayrıcalığın tadının maliyeti, o halde onu bir ayrıcalık olarak pazarlamanın maliyetidir.

Bu markadan çok markacılığın azimli bir örneği de Dior davasıyla ortaya çıkan emek sömürüsüne ‘karşı’ markanın yardımına koşan bir başka oksijen yazarıdır: “Dior, kaçak işçi çalıştırmaz!”

Marka suçunu itiraf etse bile markacı etmemekte direnir. Zira kaderleri birleşmiş, markanın ‘itibarı’ artık markacının itibarıdır!

Müzayede sahnesi, Meleklerin Payı (2012)

Meleklerin Payı

Bir viskinin fıçıda olgunlaşması sırasında, küçük bir kısmının buharlaşarak kayboluşunu anlatan ve meleklerin fıçıdan aldığı pay demeye gelen Meleklerin Payı ifadesi, İngiliz yönetmen Ken Loach’ın elinde sınıf değiştirir ve sınıfsal geçişkenliğin zorlaştığı bir toplumda suça sürüklenen dört gencin, israfçı bir sergileme içindeki zenginlerden ‘paylarını almalarını’ anlatır.

Yazının başında değindiğimiz filmin açık artırma sahnesine dönersek, 67 milyon TL ödeyerek nadir viskinin tadına bakma ayrıcalığına hak kazanan Amerikalı koleksiyoner antik fıçıdan dikkâtle çekilen viskiyi kutsal bir emanet gibi eline alır, özenle koklar ve tadına bakar. Sonuç, kokusu ve tadıyla ‘mükemmeldir’.

Bu sonuçla birlikte, elit kalabalığın arasına bir şekilde karışmayı başarmış olan dört genç rahat bir nefes alır. Çünkü bir önceki gece gizlice mahzene sızıp bu özel fıçıdan dört şişe viski çıkarmışlardır ve çıkardıkları bu viskinin yerine etraftaki sıradan fıçılardan, sıradan viskiler koymuşlardır.

67 milyon TL’lik nadir viski sıradan viskilerle sulandırılmış, artık nadir/lüks değildir. Ama Amerikalı koleksiyoner bir şey anlamaz, o elit bir seyirci grubunun karşısında ayrıcalığın tadını almış, viskinin tadında bir şey fark etmez. Belki açıklansa bile kabul etmez. Markanın suçları markacıyı nasıl ikna etmiyorsa, Amerikalı koleksiyoner de ikna olmaz; zira “Dior kaçak işçi çalıştırmaz!”

İlgili İçerikler