Bunu karşıma alacağıma arkama alayım, dediğiniz insanlar vardır. Güçlü, zorba ve kavgacıdır. Ama baştan atmak da zordur. Baştan da atılamayınca, sizinle kavga etmesi yerine kavgacılığıyla sizi koruması/dostunuz olması tercih edilir.
Bu basit denklem uluslararası ilişkiler alanında da bir noktaya kadar iş görür. Buradaki ‘güçlü dost’ elbette, başka ülkelerden önce, dünyanın en gelişmiş askeri gücüne sahip Amerika’dır. Amerika’nın dostu olmak, düşmanı olmaktansa güvenli ve kârlı görünür.
Ortadoğu’daki birçok ülke, bu anlamda, Amerika’nın dostudur ve dostluklarını, topraklarını Amerikan üslerine açarak gösterir. Dünyanın bu en gelişmiş savaş makinesine ait üslere saldırmaya kimsenin cesaret edemeyeceği varsayımıyla, bu güçlü dostun küçük dostları kendilerini güvende sanır.
Güçlü dostun gölgesindeki bu güvenlik yanılsaması veya bunun politik bir yansıması olarak, dostumun düşmanı düşmanımdır tavrının bugün Amerika’nın dostları açısından ne anlama geldiğini şu son İran savaşında, körfez ülkelerindeki Amerikan üslerine düşen bombalarla defalarca gördük.
Ama buna gelmeden önce, güçlü ile güçsüz arasındaki dostluğun asimetrik doğası veya böyle bir dostluğun imkansızlığı hatırlanmalıdır. Güçlü dostun/Amerika’nın gerçekte tek dostu güçtür ve o güçle boy ölçüşecek bir düşman karşısında satacağı ilk şey ‘dostluktur’.
Buna yakın bir örnek, İran’a karşı başlattığı savaşta istediği sonucu alamayan ve tehditleriyle, Amerika’nın gücünü göstermekten çok onun sınırlarını teşhir eden öfkeli bir Trump’ın iki hafta önce Umman’a söyledikleriydi. ABD’nin onlarca yıllık müttefiki/dostu olan Umman’a Trump “uslu durmaları” gerektiğini, aksi takdirde “onları havaya uçurmak” zorunda kalabileceğini söylemişti.
Amerika’nın dostu olmak…
Amerika’nın ‘dostu’ Umman’a yönelik Trump’ın bu tehditkâr sözleri, birçok analist tarafından başta basit bir dil sürçmesi olarak ele alınmıştı. Seksen yaşına giren başkan daha önce de lider, ülke ve şehir isimlerini bolca karıştırmıştı. Bu da onlardan biri olmalıydı. Ancak durum böyle değildi. Trump hakikaten Umman’a sataşıyordu.
Umman’ın açıkça hedef alınması gerçekten de şaşırtıcıydı. Ama istisna değildi. Ortadoğu’daki müslüman bir ülke olarak Umman’a kıyasla Washington’un çok daha yakın olduğu ve küresel kapitalizmin kaymağını birlikte yediği Avrupa’ya da Trump’ın yaklaşımı benzerdi. Savaşa katkı için NATO üyelerini savunma harcamalarını artırmaya zorladı, kabul görmeyince negatif bir tehditle, bir saldırı durumunda onları korumayacağını söyledi. Daha da ileri gidip, Rusya'nın onlara "istediğini yapabileceğini" ima etti. Avrupa Birliği’ni gümrük tarifeleriyle tehdit etti. Kanada ve Meksika ile yürütülen ticaret anlaşmalarını sert pazarlıklarla çıkmaza sürükledi. Ve hatta Grönland'a göz dikti. Bölgeyi ABD'nin kontrolüne almak istediğini, bunun için de gerekirse müttefiki/dostu Danimarka'ya ekonomik yaptırımlar da dahil her türlü yöntemle baskı uygulamaktan çekinmeyeceğini söyledi.
Elbette bütün bunlar, Amerika’nın kendi dostlarına yönelik ‘düşmanlığı’ Trump’la başlamadı. Ama ikinci kez düşünmeye, strateji, taktik ve protokole gelemeyen nezaketsiz karakteri sayesinde Trump kendinden öncekilerin yapmadığını yapıp, bunu hiç olmadığı kadar görünür kıldı ve NATO örneğinde olduğu gibi, uluslararası protokolün seviyesini “eğer kavgaya gelmezseniz sizi de döverim” düzeyine kadar indirdi.
İşlemsel (transactional) diplomasi
Bütün bu Avrupalı dostlarını tehdit ederken Trump bir yandan da ‘düşmanı’ Putin ile ilişkilerini geliştiriyordu. Onu sık sık övdü. Batı ile yeniden ticaret yapabilen barışçıl bir Rusya'nın yatırım fırsatlarını öne çıkardı. Bunu yaparken de durmadı ve Avrupalılar tarafından ödenmek üzere Ukrayna'ya milyarlarca dolarlık yeni silahlar göndermeye devam etti. Yani, bir yandan Rusya ile ekonomik fırsatları değerlendirirken diğer yandan Rusya ile savaştaki Ukrayna’ya silah sattı, parasını da Avrupalı dostlarına ödetti.
Dost ile düşmanın birbirine karıştığı, geleneksel düşünce kamplarından, kutuplardan ve ideolojilerden ‘arınmış’ ve görünürde çelişkili bu dış politikanın ayırt edici özelliği Trump’ın kişiliğiyle özdeşleşenöngörülemezlik, tutarsızlık veya ilkesizlik değil fakat ‘işlem’dir. Buna göre, her şey ticari bir işlemdir. Geleneksel uluslararası ilişkiler yaklaşımlarından farklı olarak, işlemsel diplomaside uzun vadeli ittifaklar ve kurumsal taahhütler yoktur, maliyet-kazanç hesabına dayalı işlemsel ilişkiler vardır. Bu paradigmada devletler arası ilişkiler, ortak değerler ve bölgesel/ekonomik çıkarlara dayanan kalıcı stratejik ortaklıklardan ziyade tarafların elde edeceği kazançların sürekli yeniden hesaplandığı, emlak pazarlığına benzer bir mantıkla ele alınır. Askeri üs hakları, istihbarat paylaşımı, göç, çevre veya finans gibi ekonomik, ekolojik veya güvenlik alanındaki her türden işbirliği ve stratejik ortaklık, böylelikle, birbiriyle bir para gibi değiştirilebilir ve potansiyel olarak ticareti yapılabilen varlıklara/işlemlere dönüşür.
Bir işlemin iki tarafı vardır. Ve alan memnun satan memnunsa işlem tamamdır. Bu nedenle, Grönland’ıkendi topraklarına katmak isteyen Amerika için sorulması gereken soru Gröland halkının bunu isteyip istemediği değil, fakat “Grönland kaça?” dır. Bundan on yıl kadar önce Avrupa’nın ödediği bir para karşılığında Türkiye’nin Suriyeli göçmenleri kendi topraklarında tutması da yine benzer bir ‘işlem’dir.
Ukrayna örneği
Kendini her şeyden önce iyi bir deal breaker/iş bitiren olarak tanıtan ve başka şeylerden çok, yatırımcı iş adamlığıyla bilinen Trump için işlemsel diplomasi, biçilmiş kaftan gibi görünür. O tam bir işlemci/yatırımcıdır. Ve tıpkı rasyonel bir yatırımcı gibi, işlem azıcık uzayıp da maliyet-fayda denklemi bozulunca işten hemen soğur ve yatırım yapacağı yeni fırsatları aramaya koyulur.
Onun Ukrayna’ya yönelik değişen tutumunda da olan buydu. Hatırlanacaktır. Geçen yıl, sahada hedeflediği kazanımları elde edemeyip de savaşın uzaması üzerine Trump ‘dostu’ Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’yi basın mensuplarının önünde bir çocuk gibi azarlamıştı. Bir devlet başkanının kamuoyu önünde açıkça küçük düşürüldüğü istisna örneklerden biri olarak tarihe geçen bu görüntüde Trump Zelenski’yi kaybettiği açıkça belli olan bir savaşı sürdürmekle ve milyonlarca insanın hayatıyla oynamakla suçluyordu. Tıpkı yatırımının nereye gittiğini soran bir iş adamı gibi, size 350 milyar dolar verdik, diye azarlıyordu. Ama para/yatırım boşa gitmişti. NATO’yu Rusya’nın sınırlarına kadar getirerek Putin’i kışkırtan, Ukrayna’yı savaşmaya teşvik eden ve bu konuda her türlü desteği vereceklerini söyleyen kendileri değilmiş gibi “Elinde hiç koz yok” diyordu. “Eğer hemen şimdi bir ateşkes teklifi gelirse, bunu kabul et derim.”
Amerika’nın desteği olmadan savaşa kendi başına girebilecekmiş gibi “Biz olmasaydık, bu savaş iki haftada biterdi” diyen Trump’a Zelenski’nin yanıtı da ‘kendini ele veren’ türdendi. “Putin, üç günde biter demişti.” Zelenski de bu savaşa neden/kimlerin adına girdiğini iyi biliyordu.
Azarlanan, küçük düşürülen Amerika’nın yakın dostu Zelenski “Bana ateşkesi kabul et diyorsunuz da…” demişti. “Bizim nasıl bir durumda olduğumuzu, nasıl sorunlarla uğraştığımızı biliyor musunuz?”
Oysa Ukrayna’nın düştüğü durumun bir önemi yoktu. Trump için ‘işlem’ artık bitmişti. O artık, zararın neresinden dönersen dön anlayışıyla, Ukrayna’ya harcadığı parayı ülkenin toprak altı minerallerinin yarısınıkullanma hakkıyla tazmin etmenin yoluna bakıyordu.
Zelenski, Amerika’nın dostluğunun ‘kalıcı’ olacağına inanmıştı
Tabii Zelenski, ‘güçlü dostun’ yüz çevirdiği, basit bir ‘aşk kurbanı’ değildi. Tıpkı topraklarını Amerikan üslerine açan körfez ülkeleri gibi o da aşkını/güçlü dostu ‘seçmiş’ ve bu dostluğun ‘hakkını vermişti’.
İsrail mecilisinde yaptığı konuşmada, örneğin, İsrail'in Batı Şeria'yı sömürgeleştirmesini özgürlük mücadelesi olarak selamlamış, nükleer silahlara sahip askeri bir süper güç olarak İsrail’in saldırganlığını meşrulaştırmış ve hatta onlarla aynı tehdit altında olduklarını söyleyerek Filistin’dense işgalci İsrail’i mağdur gibi göstererek kendilerini onlarla özdeşleştirmişti.
Zelenski bununla da yetinmemiş, İsrail ve Ukrayna’nın verdikleri savaşlarla aslında topyekun Avrupa uygarlığını savunduklarını iddia etmişti. Belli ki güçlü dostları/Batı medeniyeti tarafından bir gün sahada buruşturulmuş bir kâğıt gibi yalnız bırakılacağını hesap edememişti. Veya Ukrayna’nın Avrupa’nın merkezinde, Batı’yla bütünleşmiş bir ülke olması nedeniyle bu ‘dostluklara’ gerçekten inanmıştı?
ABD “dostluk” ilişkisi kurmaz, güç ilişkisi kurar
ABD gibi kendi çıkarlarını her şeyin üzerinde gören emperyal bir güç için öncelik, verilen askeri/ekonomik desteğin beklenen stratejik sonuçları üretip üretmediğidir. İşler yolunda giderse, kazanan Amerika’dır. Yolunda gitmezse, kaybeden kendi değildir. İşler yolunda gitmediğinde Amerika’nın başka bir ülkenin toprağı olan ‘iş sahasındaki’ işi biter. Arkasına bile bakmadan çıkıp gider. Ne ölen binlerce insan ne de yerle bir olmuş şehirler bir önem taşır.
Bu II. Dünya Savaşı'ndan bu yana, ABD’nin ileri savunma yaklaşımını benimsemesinden beri böyledir. Okyanusun ortasındaki güvenli konumu sayesinde kıyılarından bir tehdit almayan Amerika olası tehditleri uzakta, yerinde karşılamak üzere başka ülkelere askeri güç ihraç ettiği bir savaş modeli benimsemiştir. Bu ileri savunma yaklaşımı, onun müdahaleci dış politikasının da temelidir. Buna göre ABD güvenlik ortaklarına mali destek, silah, istihbarat ve lojistik sağlayarak savaşların sonucunu uzaktan etkileyecek, böylelikle, çatışmanın doğrudan yükünü, insani kayıp ve yıkımı mümkün olduğunca kendi topraklarından uzakta tutup yerel müttefiklerine/dostlarına aktaracaktır.
Güçlü dostun dostluğu açıktır. Para/güç/silah bizden, ölmek sizdendir!
“Harcadığımız en iyi para, çünkü Amerikalılar ölmüyor”
Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın, yardımları desteklemek amacıyla Ukrayna bağlamında söylediği de budur. “Harcadığımız en iyi para çünkü Ruslar ölüyor.” Senatörün ideolojik denklemi eksik bıraktığı açıktır. “Harcadığımız en iyi para…” diye biz tamamlayalım. “Çünkü Ruslar ölüyor, Ukraynalılar ölüyor fakat Amerikalılar ölmüyor.” Zira savaşın bedelini asıl Ukrayna halkı ödüyordu. Yıllardır süren çatışmalar boyunca yüz binlerce insan ölmüş, milyonlarcası yerinden edilmiş ve ülkenin önemli bir bölümü yıkılmıştı.
Ama bütün bunların ABD açısından bir önemi yoktu. Onlar 350 milyar dolarlık bir ‘yatırımın’ Rusya karşısında beklenen stratejik ve jeopolitik hiçbir sonuç üretememesine kızıyordu. Trump Oval Ofis’te oturmuş, Zelenski’yi azarlıyordu. "Yeterince konuştun” diyordu. “Şimdiye kadarki desteğimiz için bize teşekkür et ve Putin önüne ne koyarsa imzala!”
Gözünü artık yeni yatırımlara/Ortadoğu’ya dikmiş, Trump Ukrayna’daki yıkımla zaman kaybedemezdi. Amerika bir kez daha ‘dostunu’ kurşun geçirmez bir yelek olarak kullanmıştı. Ukrayna savaşında kazanan kendisi değildi, ama kaybeden/kurşun yiyen Ukrayna oldu.
Amerika’nın dostu olmak ölümcüldür!
Genellikle Henry Kissinger'a atfedilen oysa birçok araştırmacının aslında Güney Vietnam Devlet Başkanı Văn Thiệu tarafından söylendiğini düşündüğü meşhur bir söz vardır: "Amerika'nın düşmanı olmak tehlikeli olabilir, fakat dostu olmak ölümcüldür.” Thiệu’nun bu sözleri, ABD’nin Vietnam'dan çekilmeye başladığı bir dönemde, bu güçlü dost tarafından yalnız bırakılmalarına ilişkin endişelerinin bir ifadesiydi.
1950'lerden itibaren Güney Vietnam'ı, komünizme karşı ileri karakol olarak destekleyen, milyarlarca dolar yardım yapan ve 1965’te yüz binlerce asker göndererek savaşa doğrudan dahil olan Amerika 1968’deki Tet Saldırısı’nın yarattığı psikolojik şok ve Amerikan kamuoyunun savaşın insani ve ekonomik maliyetlerine artan tepkisi karşısında savaştan çekilmek zorunda kalmış ve savaşın yükünü aşamalı olarak Güney Vietnam ordusuna devretmeye, kendi kara birliklerini de geri çekmeye başlamıştı. 1973 yılındaki Paris Anlaşmalarıyla ABD birliklerini Vietnam’dan çekmeyi taahhüt etmiş ve Kuzey Vietnam’ın 1975’te Saygon’a girmesiyle de savaş resmen bitmişti. Amerika Sovyetlere karşı bu savaşı kazanamamış, ama esas kaybeden Güney Vietnam olmuştu.
Güçlü dostun, bu gir-dağıt-çık türünden dostluğunun bir sahnesi de Afganistan’dı. Amerika 2001’de Afganistan’ı işgal etmiş ve kendi eliyle yeni bir hükümet kurdurmuştu. Varlığını Amerikan fonları, Amerikan ordusu ve Amerikan hava gücüne borçlu olan bu yeni düzen fakat yirmi yıl sonra, 2021’de Washington’ın çekilme kararı almasıyla birkaç hafta içinde çökmüş, ülkenin kontrolü yeniden Taliban’a geçmişti. Amerika Taliban’dan aldığı ülkeyi, yirmi yıl sonra Taliban’a geri vermişti. Geride büyük bir yıkım bırakan bu yirmi yıllık savaşın sonunda ise Afganistan’da toplumsal kutuplaşma derinleşmiş, devlet kurumları zayıflamış ve ülke bölgesel istikrarsızlıkla baş başa kalmıştı.
Amerika'nın dostu olmak, bu anlamda ölümcüldür. Washington'un sağladığı askerî, ekonomik ve diplomatik destek, müttefiklerde ödünç bir güçle kendi güçleri arasındaki sınırın bulanıklaşmasına neden olur ve bu kapasitenin kendilerinin gücü olduğuna dair bir yanılsamaya yol açar. Tıpkı eline bir tabanca alınca kendini güçlü/cesur/yenilmez sanan birileri gibi Amerika’nın dostu bu ülkeler de normalde göze alamayacakları riskleri alır, komşularıyla ilişkilerini kabadayıca bozar ve içerideki siyasi dengeleri değişterecek adımlar atmaktan çekinmez. Bütün stratejilerini Amerikan desteğinin/dostluğunun kalıcı olduğu varsayımı/yanılsaması üzerine kurar ancak bu güçlü dostun onlarla ‘işi’ bitince yalnızca bu destekten değil, o desteğe güvenerek bozduğu ilişkilerden de olur. Amerika’nın ‘zayıf’ dostları, böylelikle, çoğu zaman eskisinden daha yalnız ve daha zayıf bir konuma düşer.
Amerikan üslerine sahip olarak güçlendiğini düşünen ülkeler, akla, Tolstoy’un efsanevi eseri Savaş ve Barış’ta anlatıldığı kadarıyla Napoli Kralı’nın düştüğü durumu getirir: “Ben sizi bana göre saltanat sürünüz diye kral yaptım, kendinize göre değil.”
Körfez ülkelerinin çıkmazı
Onlarca yıldır, Amerika’yla dostluklarını güvenliklerinin temel dayanağı olarak kuran Körfez ülkeleri de, bu son savaşta güçlü dostun gölgesindeki güvenliğin nasıl bir şey olduğunu hiç olmadığı kadar hazin bir şekilde gördü.
ABD’nin Körfez’deki askeri varlığı, tarihsel olarak, ‘karşılıklı kazanç’ modeli çerçevesinde formüle ediliyordu. Bu bir kazan-kazan formülüydü. Körfez ülkeleri ABD’den koruma ve askeri caydırıcılık şemsiyesi alırken, ABD bunun karşılığında ileri konuşlanma ve bölgesel güç elde ediyordu.
Oysa bu güvenlik şemsiyesi, ironik bir şekilde, şu son savaşta bir mıknatısa dönüştü ve bugün hiçbir söz haklarının olmadığı bir savaşta onları doğrudan İran’ın hedefi haline getirdi. İran saldırıya uğradığı gibi topraklarını Amerikan üslerine açan Katar, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Kuveyt ve Suudi Arabistan'ı binlerce füze ve insansız hava aracıyla bombaladı. Pistleri, gelişmiş radar sistemleri ve komuta merkezlerini, hangarları ve uydu iletişim altyapısını vurdu. Amerika’nın askeri varlıklarına milyarlarca dolarlık kayıp verdirdi. Amerika’nın dostları Abu Dabi'nin Barakah nükleer santralini ve Katar’daki dünyanın en büyük doğal gaz üretim tesisi olan Ras Laffan’ı vurdu. Sırf bu saldırı Katar'ın sıvılaştırılmış doğal gaz üretimini %17 oranında düşmesine ve yıllık yaklaşık 20 milyar dolarlık bir gelir kaybına neden oldu. Dahası bu saldırıların çoğu, hassaslığını, dayanıklılığını ve sayılarını ABD-İsrail’in savaştan önce açıkça küçümsediği silahlarla gerçekleştirildi.
Güçlü bir dostun üslerine sahip olmanın güveniyle Körfez ülkeleri belli ki İran’dan bir yanıt beklememişti. Amerikan üslerini ‘saldırı geçirmez’ bir güvenlik kalkanı olarak kabul etmiş, oysa Amerikalı akademisyen Jeffrey Sachs’ın dediği gibi “kriz anında bu üsler bombaları çeken bir mıknatısa dönüşmüştü.”
Netanyahu İran’ı ‘bitireceği’ bu savaştan İsrail’in süper güç olarak çıkacağını ve ondan sonra Körfez ülkelerinin İsrail’in ‘elini öpmek’ için sıraya gireceğini söylemişti. Oysa Körfez ülkeleri şimdi İran’ın "yeniden yapılanması ve ekonomik kalkınması" için 300 milyar dolarlık bir faturaya bakıp, kafalarını kaşıyor.
“Ama bize çip verecekler…”
Sachs, geçen yıl Körfez ülkeleri ile katıldığı bir toplantıda “Biliyorsunuz, aslında çok ciddi bir risk altındasınız” diye onlara anlatmaya çalışmıştı. Neden İsrail ile birlikte hareket ettiklerini sormuş, karşılığında ise “Ama Bay Sachs…” diye bir yanıt almıştı. “Bize Nvidia çipleri ve veri merkezleri vaat edildi.”
Sachs, bu tür vaatlerin son yıllarda işlemsel dış politikanın yeni ‘para birimine’ dönüştüğünü, ama veri merkezlerinin etrafında füze savunma sistemleri olmadığını hatırlatıyordu. “Şimdi bu Nvidia çipleri ve veri merkezleri yüzünden fena hâlde bombalanıyorlar.”
Güçlü devletlerin üsleri, barış zamanlarında koruma vaat eder, fakat savaşta bir anda cephe hattı haline gelir. Üslerin bulunduğu ülkeler, karar alma süreçlerinde genellikle ikincil aktördür. Ama çatışmanın maliyetleri/bedel ödemeye gelince birinci sıraya yükselir. Füzeler en çok onların topraklarına düşer, ekonomileri zarar görür, toplumları risk altında yaşar. Buna karşılık savaşın başlamasında da bitişinde de karar hakları yoktur. Tıpkı şimdi savaştan en çok etkilenenler arasında yer alan Körfez ülkelerinin, barışın şartlarının belirlendiği masada kendilerine yer bulamamasında olduğu gibi, elleri kolları bağlı beklerler.
Öte yandan, üssün varlığı, ortak düşmanlara karşı güçlü dosta verilmiş bir konuşlanma hakkından ibaret değildir. O üs aynı zamanda ev sahibi ülkenin tepesinde bir sopa, olur da bölgesel güç dengeleri değişirse hizadan çıkmaması için bir ayağını denk aldırmadır.
Akla, ücretsiz otoparklardaki güvenlik sorununa bulunan ‘çözüm’ gelir. Siz park eder etmez birileri yanaşır ve arabanızı hırsızlığa veya çizilmelere karşı ‘korumak’ için bir ücret ister. Kuşkusuz, bu negatif bir koruma/tehdittir. Zira istenileni vermezseniz, arabanız hasar görecektir.
İran’ı tekrar Amerika’nın kontrolüne almak amaçlandı
Dört aydır devam eden savaşta, başta ilan ettiği ‘bol kepçe’ hedeflerinden hiçbirini elde edemeyen Trump, sonunda İran’ın koşullarının geçerli olduğu, tersinden ‘bol kepçe’ bir anlaşmayı kabul etti. Şimdi bu ağır yenilgiyi dünyaya bir zafer gibi göstermenin derdinde, Amerika’nın asıl hedefine ulaştığını söylüyor: İran asla nükleer silaha sahip olamayacak.
Hâlbuki zaten İran’ın böyle bir niyeti yoktu. BM Güvenlik Konseyi ile 2015’te imzaladığı Eylem Planı’nda (JCPOA) sadece medikal uygulamalar gibi barışçıl bir nükleer program izleyeceği ve nükleer silah geliştirmeyeceği konusunda güvence vermişti. Güvenceyle de kalmamış, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) denetçilerinin ülkelerindeki nükleer tesislerde kapsamlı denetimler yapmasına izin vermiş ve bütün bu denetimlerde İran’ın nükleer silah geliştirmediği raporlanmıştı. Sadece IAEA da değil, CIA’in kendi raporları da İran kaynaklı bir nükleer tehdit olmadığını göstermişti.
Ortadoğu’ya ve dünyaya soluk aldıran bu anlaşma oysa şimdi İran’ın hayali nükleer silahlarını savaş nedeni yapan Trump’ın ta kendisi tarafından daha 2018’de feshedilmişti. Oysa İran müzakereye daima açıktı. ABD bir yandan müzakere ederken fakat diğer yandan müzakere ettiği bu ülkeyi bombalıyordu. Sadece iki örnek, geçtiğimiz Şubat ve Haziran 2025’teki saldırılardı. Dahası, Şubat’taki saldırılarda, yıllardır nükleer silahın İslam hukukuna aykırı olduğunu söyleyen İran’ın dini lideri Hamaney de öldürüldü. İranlılar “nükleer meselesini müzakereye hazırız” dedikçe, ABD-İsrail bunu neredeyse her aşamada reddetti.
Mesele elbette sadece nükleer silah değildi. Tıpkı Saddam Hüseyin’in sonradan ‘dürüstçe’ yalanlanan‘kitle imha silahları’ gibi bu da hayali bir gerekçeydi. ABD-İsrail’in Orta Doğu’daki asıl hayali “Körfez’i zaten kontrol ediyoruz, İran’ı da sisteme yeniden dahil edelim”di. “Bakın, 47 yıldır hiçbir başkan benim yaptığımı yapmaya yanaşmadı ve bunu çok daha önce yapmalıydılar” diyen Trump bunu itiraf edercesine bas bas bağırıyordu. “Ama şimdi bunu ben yapıyorum.”
Bu 47 yıl, kuşkusuz, 1979 İran Devrimi’ne referans veriyordu. Ki o devrim İran’ın, daha geçen aylarda kendi ülkesine bombalar yağarken Amerika’da ekran ekran dolaşıp “benim yaşım geldi, evlendirin beni” dercesine İran’da yönetimi devralmaya hazır olduğunu söyleyen Rıza Pehlevi’nin babası Şah Rıza Pehlevi’yi devirdiği ve onunla birlikte Amerikan emperyalizmini ülkeden kovduğu devrimdi.
Bundan önce, daha 1953’te, ABD İran’ı adeta bir sömürge haline getirmişti. CIA eliyle, liberal sosyal demokrat olan ve İran petrolünü milliştirip İngilizleri ülkeden kovan Musaddık hükümetini devirmiş, yerine büyük ölçüde Amerikan desteğiyle ayakta duran ve muhaliflere yönelik ağır işkence yöntemleri ile ünlü istihbarat ve güvenlik teşkilatı SAVAK ile bilinen otoriter Şah rejimini geri getirmişti. İran kâğıt üzerinde halen bağımsız bir devletti. Fakat güvenlik politikalarından askerî yapılanmasına ve ideolojik-ekonomik yönelimine kadar bütün önemli meselelerde Washington'un stratejik önceliklerine bağımlıydı. Şah rejimi, Amerikan silahlarıyla donatıldı. Muhalefeti bastırmak için kurulan güvenlik aygıtları Batılı müttefikler tarafından desteklendi.
Birçok İranlı için Şah yönetimi, bu nedenle, ulusal iradeyi temsil eden bağımsız bir hükümetten çok, Amerikan nüfuzunun yerel bir uzantısıydı. 1979'daki Devrim de büyük ölçüde bu algıya/tepkiye dayanıyordu.
O halde, bugün mesele olmayan nükleer silahlar değildi. Fakat 47 yıl önce kaybedilen bir nüfuzun yeniden tesisiydi. Mesele, 1953’ten 1979’a kadar el altında uslu uslu oturan ve en büyük ‘erdemi’ kravatlı ‘modern’ giyimi olan şah ailesini devirerek İran’ın Amerika’nın kontrolünden çıkma cüretini göstermiş olmasıydı.
Ters yüz edilen gerçeklik
ABD-İsrail’in İran’a saldırısı, modern tarihin en açık uluslararası hukuk ihlallerinden biriydi. Söz konusu İsrail olunca Guardian gibi prestiji, sola yakın İngiliz gazetesi de dahil Batı medyasının İran’ı irrasyonel, dinci, gerici, ideolojik, ne yapacağı belli olmayan ve hatta topyekun ‘intihar bombacısı’ gibi gösterme çabalarına karşın İran başından beri uluslararası hukuktan sapmadı. Rahiplerin kutsadığı bir Trump ve Büyük İsrail projesine dayanak olarak Tevratı bir tapu belgesi gibi yanında taşıyan bir İsrail’e karşılık İran dini referanslarla değil fakat reel-politik konuştu, diplomasiden, müzakerelerden yana oldu. Savaşın önüne geçebilmek için diplomatik çaba sarf etti. Ama müzakereler sürerken, örneğin, 2020 yılında Amerika, İran ordusunun önemli bir figürü olan Kasım Süleymani’yi öldürebildi. ABD-İsrail bunun gibi daha birçok barış/müzakere girişimini sabote etti.
İran savaşmamayı denedi. Ama savaş ülkesine gelince de, direniş ekseninden geriye kalan tek ‘ülke’ olarak savaşmaktan çekinmedi. Ama bunu yaparken ve Körfez ülkelerini bombalarken de uluslararası hukuka bağlıydı. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi uyarınca, meşru müdafa hakkını kullandı. Zira 51. maddeye göre, yabancı bir güç, bir devletin liderlerini hedef aldığında, hükümetini devirmeye çalıştığında veya siyasi düzenini zorla değiştirmeyi amaçladığında, buna maruz kalan devlet uluslararası hukuk uyarınca kendini savunma hakkına sahipti.
Oysa bütün bunların anlamı, BM Güvenlik Konseyi toplantısında tersine çevrildi ve sanki savaş İran’ın saldırılarıyla başlamış gibi Bahreyn, Danimarka, Fransa ve İngiltere’nin de içinde bulunduğu 15 üyenin 13’ü lehte oy kullanarak İran’ı kınadı. Rusya çekimser kaldı. Oylamanın ardındansa “saldırganın mağdur, mağdurun ise saldırgan gibi gösterildiği karara dair derin bir hayal kırıklığı yaşadığını” belirtti ve Lewis Carol’ın Aynanın İçinden adlı hikâyesine referansla "Bu çifte standart bile değil [...] aynanın ardında yaşıyoruz" diye ekledi.
Carol'ın Alice Harikalar Diyarında'nın devamı olarak yazdığı fantastik çocuk kitabı Aynanın İçinden’de Alice aynanın içinden geçerek başka bir dünyaya adım atar. Bu dünya, bizim dünyamızın ayna görüntüsüdür. Her şey tanıdıktır, ancak tersine dönmüştür. Mantık bile ters işler. Mesela bir yere varmak için koşmak değil, yerinde kalabilmek için koşmak gerekir.
İşte, bu ‘aynanın’ içinde İran irrasyonel, saldırgan ve bağnazdır, fakat elinde bir Tevrat/tapuyla dozer dozer gezip Filistinlileri kendi topraklarından sürmek, İsrail’in ‘kendini savunma’ hakkıdır.
İran olmak…
Bir zamanlar Türkiye’de, özellikle İslamcı hareketin yükselişe geçtiği veya yaşam tarzı baskılarının arttığı zamanlarda dile gelen bir endişe vardı. Türkiye İran olur mu? Buradaki İran, elbette kötü bir örnekti. İran irrasyonel, dinci, gerici ve şah zamanındaki ‘gurur duyulası’ modern kıyafetlere bile düşman topyekun bir ‘intihar bombacısıydı’.
Doğruluk payı sıfır değil. İran’ın iç sorunları, baskı rejimi ve kadın/insan hakları konusundaki sicili malum. Sokaklara dökülen insanların, kitlesel protestoların gör dediği var.
Ama durum, göründüğü kadar basit de değil. Aralık-Ocak kitlesel protestoları hatırlanacaktır. Çoğu, haklı taleplerle kendiliğinden gelmiş/örgütlenmiş insanlardı. Ama sonradan ortaya çıktığına göre, içlerinde Trump’ın bizzat kendisinin “silah gönderdik, çok sayıda silah” dediği ve İsrail ajanlarının yönlendirdiği gruplar vardı. İnsanların ölümüne neden olan çatışmaları da zaten bunlar hazırlamıştı.
Dış müdahale söz konusu olduğunda, İran halkı, Trump ve Netanyahu’nun “Bu sizin ülkeniz, ayağa kalkın ve onu geri alın” gibisinden ‘demokratikleştirici’ kışkırtmalara da gelmedi ve Norman Finkelstein’in dediği gibi İran etrafında birleşti, uygarlık etrafında birleşti.
Bu arada, belirtmeli, protestolar ve insan hakları ihlallerinde İran hiçbir zaman yalnız değildi. Daha geçtiğimiz günlerde, modern dünyanın en eski, en ‘gelişmiş’ demokrasisi İngiltere’de, barışçıl, sazlı sözlü Filistin eylemine katılan 80 yaşlarındaki insanlar yaka paça gözaltına alındı. Yaşlılar hızlı yürüyemediğinden, polisler tarafından taşınarak minibüslere götürüldü. İçlerinde engelliler de vardı, tekerlekli sandalyeleriyle birlikte taşınıp gözaltına alındı.
Bu İran korkusu, şu çok eski karanlığa karşı aydınlık veya doğunun ‘büyüsüne’ karşı batının ‘aklı’ hikâyesinin konforlu bir yorumudur ve renk körlüğü değilse, ideolojik bir tercihtir.
Sonuçta kâğıttan kaplan, iki bombayla dağılır dedikleri İran’ın ‘karanlığı’ direniş eksenini tek başına göğüsledi, daha önce kimsenin hayal bile edemeyeceği şeyi yapıp Amerikan üslerini yerle bir etti, İsrail’i bombaladı, dahası, usta savaş gazetecisi Elijah Magnier’in de dediği gibi, 1948-Mısır’dan sonra ilk kez üçüncü bir ülke, Lübnan adına İsrail’e cezalandırıcı saldırıda bulundu ve dünyanın en büyük askeri gücünü dize getirip, kendisi açısından tam bir zafer olan anlaşmayı imzalattı.
Şimdi Alice’in, o anlamı tersine çeviren aynasında bir kez daha sormalı. Gerçekten, Türkiye bir gün İran olur mu?


