Brüksel’in o gri, kasvetli koridorlarında adımlarken hep aynı hisse kapılırım: Şık takım elbiselerin, yüksek tavanlı salonların ve "stratejik ortaklık" laflarının ardına gizlenmiş derin bir soğukluk. Uzun yıllardır bu kentte AB-Türkiye ilişkilerini izleyen bir gazeteci olarak, diplomasinin o cilalı dilinin arkasında asıl neyin pişip taştığını görmek benim için artık bir mesleki refleks.
Bugünlerde ise o koridorlarda farklı bir telaş var. Avrupa, kendi içindeki ekonomik çaresizlikle baş etmeye çalışırken, Fransa ve Almanya’nın sürüklediği sert bir korumacılık refleksine sığınıyor: "Made in Europe" politikası. Çin'in yıkıcı ticari baskısına karşı örülen bu duvarlar yükselirken, yıllardır aynı masada, aynı Gümrük Birliği çarkında ter döken Türkiye’nin bu kalenin neresinde kalacağı sorusu zihnimi kurcalıyor.
Yükselen duvarlar…
Meslek hayatım boyunca Türkiye’nin Avrupa sanayisiyle nasıl etle tırnak gibi olduğunu defalarca yerinde gözlemledim. Otomotivden yan sanayiye kadar Türk üreticisinin Avrupalı ortaklarıyla kurduğu o tıkır tıkır işleyen ekosistem, şimdi görünmez bir tehdit altında. Brüksel, Çin gibi aktörlere karşı kapılarını sürgülerken, Türkiye’yi "üçüncü ülke" parantezine alıp dışarıda bırakma eğiliminde. Konuştuğum Avrupalı diplomatların yüzündeki o bildik tereddüdü görüyorum.
Türkiye'nin bu plana dahil olmak istemesi sadece ticari bir talep değil; yıllardır kurulan hayati tedarik damarlarının bir çırpıda kesilmesine olan itirazı… Ancak korumacılık gözleri kör ettiğinde, en yakın tedarikçiyi bile kapının dışında bırakmak Brüksel için ne yazık ki an meselesi haline geliyor.
Koridorlardaki şüphe ve gerçeğimiz
Açık konuşalım; Brüksel’deki masalarda tıkanan şey sadece teknik detaylar değil. Yıllardır dinlediğim söyleşilerde, röportaj aralarında hep aynı hayaletle karşılaşıyorum: Güvensizlik…
Türkiye’deki demokratik standartlar, hukuk devleti ve kurumsal yapıda yaşanan gerilemeler, Brüksel'in eline her defasında kolay bir koz veriyor. Üstelik masanın diğer tarafında hiç eksilmeyen bir "Truva atı" paranoyası var. Türkiye üzerinden AB pazarına ucuz veya standart dışı ürün sızacağı korkusu, rasyonel aklı gölgeliyor. Ankara, "Ben sizin en güvenilir ortağınızım" dedikçe, Brüksel "Peki ya kurallar?" diye soruyor. Şahsi kanaatim şu ki; Türkiye kendi evinde hukukun üstünlüğünü ve şeffaflığı tahkim etmediği sürece, Brüksel’deki o soğuk bakışları ısıtmak pek mümkün olmayacak. Bunu uzun yıllar ikili ilişkilere emek vermiş olan Emekli Büyükelçi Selim Kuneralp de geçenlerde söyledi ve epey topa tutuldu. Ancak bu bir gerçek…
Kazanılacak gelecek ve bedeller
Yıllardır bu ilişkiyi takip eden biri olarak şunu çok iyi biliyorum: Bu entegrasyon sadece masa başı bir diplomasi zaferi olmayacak. Türkiye için mesele, yüz binlerce insanın istihdamı, milyarlarca dolarlık ihracat ve üreticimizin geleceğidir. Mesele, Gümrük Birliği’nin o tozlu ve hantal yapısını nihayet günümüzün şartlarına göre güncelleme fırsatıdır.
Avrupa ise Türkiye’den çok net bir duruş bekliyor: Kurallara dayalı serbest piyasaya tam uyum ve taahhütlere sadakat. Eğer iki taraf da bu sıkışmışlıktan çıkamazsa, kaybedilecek olan sadece rakamlardan ibaret değil; yılların emeğiyle örülmüş ortak bir gelecek olacak.
Yıllardır Brüksel’de izlediğim bu uzun soluklu hikâye, bana tek bir şey öğretti: Kendi kalesini korumak için çevresine yüksek duvarlar örenler, günün sonunda o duvarların içinde yalnız kalırlar.
Türkiye bu korumacı labirentte sadece bir kapı kulu değil; o yapının harcında emeği olan bir ortak. Brüksel, Türkiye’yi dışarıda bıraktığı her gün kendi sanayi zincirinden bir halkayı daha kopardığını ne zaman anlayacak, merak ediyorum.
Eğer rasyonel akıl ve karşılıklı güven yeniden inşa edilmezse, devrilen sadece bir müzakere masası olmayacak; Avrupa da kendi elleriyle küresel sahnedeki geleceğini eksiltmiş olacak.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


