Aynı gerçekliğe mi bakıyoruz?

Aynı gerçekliğe mi bakıyoruz?

Ortak gerçeklik, herkesin aynı şeye inanması demek değildir. Farklı şeylere inanırken aynı belgelere bakabilmek, aynı iddiaları sınayabilmek ve birbirimizin gösterdiği kaynağa ulaşabilmek demektir. Eğer o kaynaklar artık bulunduğumuz coğrafyaya göre değişiyorsa, önümüzde yalnızca bir sansür değil, ortak gerçekliğin parçalanma sorunu vardır

Aynı gerçekliğe mi bakıyoruz?

Bir sosyal medya hesabı Türkiye’de görünmüyor ama Berlin’de, Paris’te ya da Londra’da görünüyorsa o hesap gerçekten yok mudur?

Son dönemde peş peşe gelen sosyal medya hesaplarına yönelik erişim engellerinde düşünülmesi gereken soru bu olmalı. Çünkü artık yalnızca neyin yasaklandığıyla değil, kimin neyi görebildiğiyle ilgili bir sorunla karşı karşıyayız.

Eylül ayında erişim engellerinin kapsamı giderek genişledi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 419 sosyal medya hesabını içeren listesi kapsamında gazetecilerden medya kuruluşlarına, akademisyenlerden kadın ve insan hakları örgütlerine kadar çok sayıda hesap hakkında kararlar verildi. Şirin Payzın, İrfan Değirmenci, Özlem Akarsu Çelik ve Fırat Fıstık gibi gazetecilerin yanı sıra Evrensel ve soL Haber, Barış Akademisyenleri, Uluslararası Af Örgütü Türkiye, Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA), Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu ve Kadın Koalisyonu, Kısa Dalga gibi kuruluşların hesapları da erişime engellendi. Ardından Veysel Ulusoy, Naz Yavuzarslan ve Dinçer Gökçe’nin hesapları hakkında da benzer kararlar geldi.

24 Eylül’de ise yıllardır Türkiye’de internet sansürünü belgeleyen İfade Özgürlüğü Derneği kurucularından Prof. Dr. Yaman Akdeniz’in X hesabı, 5651 sayılı Kanun’un 8/A maddesi kapsamında “millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle erişime engellendi ve X tarafından Türkiye’den görünmez kılındı. Burada özellikle “Türkiye’den” kelimesinin üzerinde durmak gerekiyor.

Çünkü hesap internetten silinmiş değil. Başka bir ülkeden baktığınızda orada. Paylaşımlar yapılmaya devam ediyor, insanlar bunları okuyabiliyor, paylaşabiliyor, tartışabiliyor. Türkiye’den baktığınızda ise aynı hesap görünmüyor. Dolayısıyla aynı anda hem hesap var hem de yok.

Sansürden bilgi asimetrisine

İnternet sansürü üzerine yapılan çalışmalar uzun zamandır hangi içeriklerin engellendiğini, hangi kararlarla erişimin sınırlandırıldığını ve bunun ifade özgürlüğü ile toplumsal hafıza üzerindeki sonuçlarını ortaya koyuyor. Yaman Akdeniz ve İfade Özgürlüğü Derneği’nin çalışmaları da Türkiye’de bu alanın kapsamını yıllardır belgeliyor.

Benim burada üzerinde durmak istediğim ise bunun başka bir sonucu. Bir içeriğin dünyadan tamamen kaldırılması ile yalnızca belirli bir coğrafyada görünmez hale getirilmesi aynı şey değil.

İkinci durumda ortaya yalnızca sansür çıkmıyor. Aynı zamanda bilgi asimetrisi oluşuyor. Berlin’de yaşayan biri bir gazetecinin, akademisyenin ya da örgütün paylaşımlarını görebiliyor, İstanbul’daki kullanıcı göremiyor.

VPN kullanan erişebiliyor, kullanmayan erişemiyor. Teknik bilgisi olan içeriğin izini sürebiliyor, olmayan kişi çoğu zaman böyle bir içeriğin varlığından bile haberdar olmuyor. Böylece bilgiye erişimde zaten var olan ekonomik, kültürel ve eğitimsel eşitsizliklere yeni bir eşitsizlik ekleniyor: coğrafi eşitsizlik. Ama burada daha ilginç olan başka bir şey var; sansürün kendisi de görünmezleşiyor.

Basılı gazete döneminde bir gazete toplatıldığında, kitap yasaklandığında ya da televizyon yayını durdurulduğunda sansürün kendisi de görünür, bizler de bir şeyin ortadan kaldırıldığını bilirdik.

Dijital ortamda ise durum farklı, arama yaptığınızda bir hesabı bulamıyorsanız onun neden karşınıza çıkmadığını her zaman bilemezsiniz. Hesap mı kapandı, kullanıcı mı sildi, platform mu kaldırdı, mahkeme kararıyla mı görünmez hale getirildi? Daha önemlisi, aramadığınız bir hesabın veya içeriğin görünmez hale getirildiğini hiç öğrenmeyebilirsiniz.

Bu nedenle dijital sansür yalnızca bir şeyi görmemizi engellemiyor. Neyi görmediğimizi bilme imkânımızı da ortadan kaldırabiliyor.

Coğrafi erişim engellerinin üzerinde yeterince durulmayan taraflarından biri bu. Sansürün en etkili biçimi boş bir ekran göstermek değil, kullanıcının önünde eksiksizmiş gibi görünen, fakat aslında bazı parçaları çıkarılmış bir bilgi ortamı bırakmaktır.

Erişim engelinin öteki tarafı: Bilme hakkı

Bu durum erişim engellerine ilişkin alışılmış bakışı da biraz tersine çevirmeyi gerektiriyor. Bir gazetecinin ya da akademisyenin hesabı Türkiye’den görünmez hale getirildiğinde doğal olarak ilk tartışma onun ifade özgürlüğü üzerinden yürütülüyor. Bu son derece önemli. Fakat olayın öteki tarafında hesabı göremeyen milyonlarca insan var. Hesap sahibi konuşmaya devam ediyor. Başka ülkelerdeki kullanıcılar onu okumaya devam ediyor. Paylaşımları başka mecralarda dolaşabiliyor. Türkiye’deki kullanıcı ise bu dolaşımın dışında bırakılıyor.

O halde erişim engelinin mağduru yalnızca konuşması sınırlandırılan kişi olmuyor. Dinleme, okuma, karşılaştırma ve bilgi edinme imkânı sınırlandırılan yurttaş da bu ilişkinin tarafıdır.

Bu nedenle belki de dijital sansürü yalnızca “ifade özgürlüğü” üzerinden değil, yurttaşın bilme hakkı üzerinden de daha fazla tartışmamız gerekiyor.

Ortak gerçekliğin görünmez sınırları

İnternetin ilk yıllarında fiziksel sınırları aşacağına ilişkin güçlü bir iyimserlik vardı. Coğrafyanın önemini kaybedeceği, bilginin sınır tanımadan dolaşacağı düşünülüyordu. Bugün ise aynı platformların içinde yeniden sınırlar çizilebiliyor. Üstelik bu sınırların haritası önümüzde değil.

İstanbul’da telefonunu açan biriyle Berlin’de telefonunu açan biri aynı X’e girdiğini düşünüyor. Logo aynı, arama kutusu aynı, ara yüz aynı fakat erişebildikleri kamusal alan aynı değil.

Bu yüzden son erişim engellerini yalnızca “bir hesap daha kapatıldı” diye okumak yetersiz. Asıl soru, Türkiye’den bakıldığında görünmeyen ama dünyanın başka yerlerinden bakıldığında görülebilen bilgi alanının giderek büyüyüp büyümediği.

Çünkü böyle bir alan büyüdükçe sansür yalnızca ifade alanını daraltmakla kalmıyor, yurttaşlar arasındaki bilgi eşitsizliğini de büyütüyor. Belki de bu nedenle dijital sansür karşısında artık yalnızca “Ne yasaklandı?” diye sormamalıyız. Kim neyi görebiliyor? Daha zor soru ise şu: Kim, neyi göremediğinin farkında?

Ortak gerçeklik, herkesin aynı şeye inanması demek değildir. Farklı şeylere inanırken aynı belgelere bakabilmek, aynı iddiaları sınayabilmek ve birbirimizin gösterdiği kaynağa ulaşabilmek demektir.

Eğer o kaynaklar artık bulunduğumuz coğrafyaya göre değişiyorsa, önümüzde yalnızca bir sansür değil, ortak gerçekliğin parçalanma sorunu vardır.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler