ABD Başkanı Trump’ın Venezuela’da giriştiği korsanlık ve egemen bir ülkenin liderini kaçırış şekli ikinci dünya savaşı sonrası kurulan uluslararası yapıya vurulan en büyük darbe olarak tarihe geçecektir. Bu davranış, güçlünün istediğini yapmasına onay veren yeni bir dünya düzeninin, daha doğrusu düzensizliğin en somut göstergesini oluşturmaktadır. Başka bir düzlemde buna benzer davranışlara örnek olarak Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaş ve Kırım’ı ilhakı Venezuela örneğinin yanında sönük kalmaktadır.
Uyuşturucu kılığına büründürülmüş bu operasyonun foyası Başkan Trump’ın kendi ağzından açığa çıkarılmıştır. Nitekim uyuşturucu denince ilk akla gelen ülkelerin başında Venezuela’yı saymak maddi gerçeklere aykırıdır. Her şeyden önce Venezuela uyuşturucunun ham maddesini üreten ve bunları işleyen tesislere sahip bir ülke konumunda değildir. Olsa olsa transit ülke konumundan sorgulanabilir. Bu ülkenin özelliği dünyanın en büyük petrol rezervlerine, zengin altın madenlerine ve yüksek teknolojiye katkı sağlayan değerli minerallere sahip oluşundan kaynaklanmaktadır.
Venezuela lideri Maduro’nun yakalanmasının hemen ardından Başkan Trump’ın Venezuela’yı kendilerinin yöneteceğini ilan etmesi ve ABD petrol şirketlerinin hemen devreye girerek yatırımlara başlayacaklarını açıklaması müdahalenin gerçek niyetini göstermek bakımından aydınlatıcı olmuştur.
Maduro ve ekibi kurdukları otoriter yapı ile bu zengin ülkeyi yoksullaştırmış, vahim insan hakları ihlalleri ile olası tüm rakipleri bertaraf etmiş, rejime karşı muhalefeti sindirmiş, yandaşları dışında kimseye hayat hakkı tanımamış, ülkede serbest seçim olanağını ortadan kaldırmış ve son 10 yılda ülke nüfusunun neredeyse üçte birinin başka ülkelere sığınmacı olarak gitmelerine yol açmıştır. Bu yönüyle rejimin sicilinin çok bozuk olduğu aşikardır. Herhalde rejimden beslenen yandaşlar dışında Maduro için ağlayacakların sayısı fazla olmayacaktır.
Ancak ABD müdahalesinin kaygısı demokrasi ve insan haklarını yerli yerine oturtmak değildir. Tüm zafiyetlerine rağmen BM sistemi, uluslararası adalet mekanizmaları otoriter rejimler ile mücadele yolunda, eğer kullanılmak istenirse etkili araçlardan yoksun değildir.
Televizyon dizilerinden farksız Maduro olayını bir kenara bırakacak olursak, asıl sorun Venezuela’yı bekleyen gelecektir. Gerçekten ABD bu ülkeyi karadan askeri işgal altında tutmadan nasıl yönetebilecektir. Elbette yerel destekçiler bulunacaktır. Ancak bir ülkenin esaret altında ABD’nin isteklerine boyun eğmesinin ağır bir faturası da olacaktır. Şimdiye kadar ABD’nin Venezuela’yı nasıl yöneteceğinin planı hakkında tutarlı bir açıklama gelmemiştir. Dolayısıyla Venezuela’nın geleceği tam bir soru işareti olarak ön plana çıkmaktadır.
ABD’nin Latin Amerika’da Rusya ve Çin’in nüfuz kazanmasından tedirginlik duyması ve buna karşı önlemler almaya çalışması anlaşılır bir güvenlik sorunudur. Ancak bu sorunun çözümü egemen devletleri boyunduruğu altında tutmaya çalışması şeklinde olamaz. Bu yöntemler pek çok yerde denenmiş ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır. ABD’de Demokrat ve hatta Cumhuriyetçi Parti’nin bir kesiminden Venezuela operasyonuna karşı beliren itirazların temelinde bu gerçek yatmaktadır.
Kaldı ki Başkan Trump’ın kendisi daha yakın bir tarih öncesinde ABD’nin dış müdahalelerine karşı bit tutum içinde olmuş ve bu politikaya son vereceğini vaat etmişti.
Şimdi ise tam tersine bir siyaset söylemiyle Venezuela’nın arkasından Danimarka’nın egemenliği altındaki Grönland’ın ilhakından, Meksika, Kolombiya ve Küba’nın benzer akıbetlerle karşılaşacağından bahsetmeye başlamıştır. Tabiatıyla, İsrail ile işbirliği içinde İran’a karşı bir askeri harekâtın hazırlıkları da bu dönemde hız kazanmaktadır.
Bütün bu gelişmeler dünyada barış ve istikrarı tamamen yok edecek bir gidişatın işaretidir. Bu gidişatı önlemek için uluslararası planda yeni bir işbirliği ve dayanışmaya ihtiyaç vardır. En ön safta Avrupa liderleri olmak üzere dünyanın sağduyulu devletleri Başkan Trump’a "dur" demek için birleşme yolunda geç kalmamalıdır.


