“İnsan endişeden yaratılmıştır” cümlesi insanın varoluşsal gerilimini tek cümleyle özetler. İnsan tarih boyunca hep yeniye ulaşmak, gelişmek istemiş fakat her yenilik karşısında da korkulara kapılmıştır. Çünkü yenilik, bilinmezlik demektir; bilinmezlik ise tehdit. Kendi elleriyle yarattığı şeyden korkan tek canlıdır insan. Ateşi icat eder ama yanmaktan korkar. Tekerleği icat eder ama hızın nereye varacağını kestiremez. Yazıyı bulur ama hafızasını kaybetmekten endişe duyar. İnterneti yaratır ama onun kendisini ele geçireceğinden şüphelenir.
Sokrates yazının icadından memnun değildi. Yazıya güvenmenin hafızayı tembelleştireceğini, bilginin zihinden değil, kağıttan geleceğini, dolayısıyla insanı daha az düşünen, daha az hatırlayan bir varlığa dönüştüreceğini söylüyordu. Yazının bilgiyi canlı bir şekilde taşımadığını, okuyucunun istediğinde ona soru soramayacağını, onun da cevap veremeyeceğini söyler. Sözlü geleneği savunur. Çünkü söz karşılıklıdır. Sokrates’in bu yaklaşımı sadece yazıya değil, yeniliğe duyulan tedirginliğin de ilk kaydı belki de.
Yani endişe yeni değil. İnsanın kendisi kadar eski…
İnsan, 1839’da karanlık bir kutu icat etti ve fotoğrafı keşfetti. İşte o gün ressamlar fırça attılar, endişeyle doldular. “İşimiz bitti, artık bize gerek kalmadı” dediler. Çünkü fotoğraf denilen icat onların günlerce uğraşıp ortaya çıkardığı bir portreyi çok daha kısa bir sürede yapabiliyordu. Ayrıca daha gerçekçiydi ve daha ucuzdu. İcat karşısında Fransız ressam Delaroche “Bugün resim öldü” dedi. Peki ressamlar işlerini kaybetti mi? Hayır, aksine resim devrim yaptı. “Ben gerçeği bire bir taklit etmek zorunda değilim” dedi. Ve Empresyonizm doğdu. Monet ışıkla, Renoir gölgeyle konuşmaya başladı. Ekspresyonizm, Sürrealizm, Kübizm geldi. Bire bir gerçeklikten değil, gözün ve zihnin izlenimlerinden ilham alarak çalıştılar. Tuvalde bire bir kopyanın yerine artık ressamın hayal gücü vardı. Bir korkudan bir akım çıktı. Bir kaygıdan bir dil doğdu. Her şeyin bittiği sanılan bir anda, yepyeni bir anlatım dili kazandık. Fotoğraf icat edilmeseydi Dali ve Picasso’nun eserleri hiç var olmayacaktı belki.
İnsan durur mu!? Yok dalga yok frekans derken başka bir kutu buldu: Radyo. Bu kez ses taşıyordu. Sesin iletilmesi mucize gibiydi. Mucizenin ardından bir endişe dalgası daha yükseldi. Tiyatrocular huzursuzdu. Huzursuzluğun nedeni eğlencenin artık evin içine taşınması, insanların artık dışarı çıkmadan vakit geçirebileceği yeni bir dünyanın kuruluyor olmasındandı. Tiyatronun neredeyse kutsal kabul edilen mekanı olan sahne, yerini ev içi sesli eğlenceye mi bırakıyordu? Tiyatro bitiyor muydu!? Ardından radyo tiyatrosu geldi. Yine tepki yine mesafe… Aktörü yalnızca ses haline indirgeyen bir şey olarak görüldü radyo tiyatrosu. “Tiyatro yalnızca ses değildir, tiyatro ışıktır, bedendir, nefestir ve ortak mekan deneyimidir” dediler. Çünkü artık insanlar yağmurlu bir akşamda dışarı çıkmak yerine sobanın başında sesli hikayeler dinleyebileceklerdi. Tiyatro yalnızca bir sanat değil bir buluşmaydı, bir mekana gitmekti, diğer insanlarla bir atmosferi paylaşmaktı. Radyo bu ortaklık hissini tehdit ediyordu, halkı eve kapanmaya davet ediyordu. Radyonun ortaya çıkışıyla tiyatro seyirci sayılarında ciddi düşüşler yaşandı. Fakat tahmin edersiniz ki her şeye rağmen korkulan olmadı ve radyo, tiyatro sanatını bitiremedi. 2500 yıllık bir sanat iki dalga iki frekansa boyun eğecek değildi! Radyo tiyatrosu biçimi; sesle atmosfer yaratmanın, hayal gücünü bambaşka bir alanda çalıştırmanın yolunu açmış oldu. Radyo da yine insanlık için bir kazanım oldu.
Tiyatrocunun derdi bitmez! Bu sefer de sinema icat edildi. Sinema yalnız sesi değil beden ve ifadeleri de sunuyordu. Bir oyuncunun bakışı ve yürüyüşü de artık perdedeydi. Ve bu, sahnedeki canlı olma ayrıcalığını tehdit ediyordu. Birçok tiyatrocu, sinemayı ticari bir ucuzluk olarak görüp, gerçek sanatın hala sahnede olduğunu savundu. Zamanla sinema anlatım gücünü artırdı, kendi ritmini, duygusunu ve dilini oluşturdu. Bazı tiyatrocular sinemaya geçti, bazıları iki alan arasında gidip geldi. Sinema da başlangıçta her yeni şey gibi korkulan bir şeydi ama ne tiyatronun ne de radyonun yerini aldı. Kendi ifade alanını yarattı ve bugünlere kadar geldi.
Yeni bir icat: Televizyon. Ve yine aynı kaygı: “Artık insanlar evden dışarı çıkmayacak”. Tiyatrocular her zamanki gibi endişeliydi. Televizyon yaygınlaştığında sinemanın altın çağıydı. Sinemacılar korktular, kıskandılar. Televizyon evin içine girmişti, ücretsizdi, zahmetsizdi, giyinmeden, bilet almadan, koltuktan izlenebilen bir eğlence aracıydı. 1950’lerde sinema salonları hızla boşalmaya başladı. Bazı yapımcılar televizyona savaş açarak “televizyon sanat değildir”, dediler. “Evimize girdi, bizi değersizleştiriyor” diyenler oldu. Fakat televizyonun icadı sinemayı güçlendirdi. Nasıl mı? Sinema yeni arayışlara yönelmek zorunda kaldı. Televizyonun küçük ölçekli prodüksiyonlarına karşı 2001: A Space Odyssey, Ben-Hur, Lawrence of Arabia gibi büyük bütçeli, televizyonda rastlanmayan dev prodüksiyonlara imza attılar. Sinemacılar izleyiciye şunu demiş oldu: Bunu evde yaşayamazsın, sinema salonuna gelip bu büyüklüğü burada deneyimlemelisin. Bu filmler; salonu bir tapınak, deneyimi bir ayine çevirdi. Ayrıca seyirciyi salonlara çekmek için stereo ses ve 3D gibi teknolojileri kullandılar. Geniş ekran formatına geçtiler. Görsel anlatım o günün teknolojisinde en üst düzeye çıktı. Bağımsız sinema ise Fransız Yeni Dalgası gibi akımlarla ve festivallerle yükseldi. Televizyonun kitleselliği karşısında sinema kendi derinliğine, biçimsel arayışına yönelmiş oldu. Yani sinema sanatının bir kısmı teknikle büyürken, bir kısmı da küçülerek derinleşti. Televizyon izlenir, sinema ise yaşanırdı. “Perde öldü”, “Bu iş bitti” diyenler yine yanılmıştı. Televizyon da bu sırada kendi dilini yarattı. Diziler doğdu. Stüdyo programları, belgeseller, canlı yayınlar… İnsan, anlatının yeni yollarını keşfetmeye devam ediyordu.
Sırada son buluşumuz olan internetin icadı, sosyal medyanın önlenemez yükselişi ve yapay zekanın tedirgin edici varlığı var. İnternetin olmadığı analog bir dönemde doğdum ve sonrasında da dijitalle tanıştım. İçine düştüğüm bu dijital çağa karşı ne kadar objektif olabilirim bilmiyorum. Kendisine şüpheyle yaklaşıyorum ve ne kadar besleyici olduğu konusunda da hiç emin değilim. İnsan ruhuna ve beynine ciddi hasarlar verdiğine ise neredeyse eminim. Sonsuz içerikler telefon ekranlarımızdan sürekli olarak kayıyor ve bizim herhangi bir konuda derinleşmek için durup düşünmeye fırsatımız kalmıyor. Kaydırmayı bırakırsak bir şeyleri kaçıracağız hissi geliyor ve telefonun yüzeyinde sürekli kulaç atıyoruz. Fakat kuvvetli bir akıntı olduğu için de hiç ilerleyemiyoruz. İlerleyebiliyor olsaydık bu denli anksiyete içinde yüzmezdik. Ruhumuz daha huzurlu, bedenimiz daha dingin olurdu. Bu çağda, geçen hafta yayınlanan bir şarkı bile artık eski bir şarkı. Her şeyin bol bol olduğu dijital ortamda çoğu şeyin değerini yitirdiği bir dönemdeyiz. Dedeler gibi konuşmak istemem ama bu böyle. Birbirimizi pek de dinlemiyoruz çünkü herkes sürekli konuşuyor. Ve de her şey sürekli kayıyor ama altımızdan…
Bir şey ne kadar hızlı üretiliyorsa, o kadar da hızlı tüketiliyor. Fakat bu çağda binbir emekle üretilen şeyler de yine aynı hızla tüketiliyor. İşte acıların en acısı bu…
Bu noktada, önceki evrimsel dönüşümlerden farklı bir şey yaşanıyor. Fotoğraf çıktığında resim empresyonizme, sürrealizme evrilmişti. Televizyon çıktığında sinema; epik anlatıya, 3D’ye, büyük deneyimlere yönelmişti. Her yeni mecra, bir öncekinin sınırlarını aşan yeni bir ifade biçimi doğurmuştu. Ama sosyal medya çıktığında bu evrimsel sıçrama olmadı. Ya da henüz olmadı, bilmiyorum. Çünkü sosyal medya anlam değil, etkileşim kovalıyor ve de yalnızca etkileşimi ödüllendiriyor. Sanat burada yeni bir biçim değil, yeni bir refleks geliştirdi sadece. Uyum sağladı. Sanatsal yapıtlar algoritmaya göre şekilleniyor. Dünya algoritmayla kafayı bozmuş durumda. Derinleşmiyoruz, sadece yatay şekilde genişliyoruz. Yani yeni bir empresyonizm doğmadı. Yeni bir sinema dili çıkmadı. Henüz çıkmadı. Ama yine de gelecek bize ne gösterir bilemeyiz elbette.
Biraz da her şeyi bizim yerimize yapabilen yapay zekadan bahsedelim. Şimdi size bir sır vereceğim. Artık söylememin zamanı geldi. Bu yazıyı ben Umut Beşkırma olarak yazmadım. Bu yazıyı bir yapay zeka programı benim yerime yazdı. Yapay zeka varken bir de oturup emek falan verip yazı mı yazacağım!? Hangi çağdayız artık!
Yazının her satırını, her nefesini, her dönüşünü bir yapay zeka yazdı. Ben sadece başlığı verdim. Eğer şu an hafifçe ürperdiysen, "Vay be!” diye iç geçirdiysen ve içinde bir tuhaf his oluştuysa bu güzel. Hiç korkma! Sen hala insansın. Çünkü hala kandırılabiliyorsun. Hala şaşırabiliyorsun. Ve en önemlisi hala hissediyorsun…
Evet, bu yazıyı yapay zekaya yazdırmayı denedim. Ama ortaya çıkan metin, insana ait bir metin gibi olmadı. İncelikten yoksundu. Data’ydı sadece. Bir yapısı vardı ama ruhu eksikti. Bu yüzden yazının tamamını ben yazdım. Etimle, kanımla, ruhumla ben yazdım.
Yaşadığım çağdan ve ilerleyişten huzursuzum ve dile getiriyorum. Yazının icadını beğenmeyen Sokrates gibiyim ama şimdilik durum bu maalesef.
Son söz olarak, en sevdiğim şeylerden biri olan kendimle çelişerek bitireceğim. Çünkü insan sadece endişeden değil çelişkiden de yaratılmıştır. Peki ben bu çağı beğenmiyor ve eleştiriyorum da geçmiş çağlar çok mu iyiydi? İnsan çok mu ahlaklıydı? Her şeyi teknoloji ve sosyal medya mı yozlaştırdı?
6 Ağustos 1945’de Hiroşima’ya, 9 Ağustos 1945’de Nagazaki’ye atom bombası atıldığında ve insanlar vahşice yanarak öldüğünde ne Facebook, ne Instagram, ne X, ne like, ne retweet hiçbiri yoktu…


