Ne zamandır bilim/tıp ile siyasetin ilişkisi üzerine okuyor, kafa yoruyorum. Bu ilişkiyi, farklı bir boyutta derinlemesine tartışmak için psikiyatrist arkadaşım Dr. Oya Saldı Özgür’ü arıyorum. Hiç abartmadan iki saat konuşuyoruz… Sonunda, uzun soluklu, bir nehir söyleşide anlaşıyoruz… Neredeyse her birinin tam sayfayı kapladığı altı soru gönderiyorum Oya’ya. Oya da geniş bir zaman diliminde yanıtlıyor soruları; araya rahatsızlıklar, yolculuklar, başka öncelikler giriyor, ama bu söyleşi unutulmuyor… Her bir soruyu uzun uzun tartışıyoruz ayrıca. Sonunda soruları ve yanıtların her birini ayrı birer yazı olarak okura sunmaya karar veriyoruz.
Dr. Oya Saldı Özgür Antalya’da Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni ve aynı yerde psikiyatri ihtisasını tamamladı. On yedi yıl süren Antalya Devlet Hastanesi’ndeki görevinden sonra meslek hayatına özel muayenehanesinde devam etmektedir. Dr. Özgür, Ötekiler ve Tren Hikayeleri kitaplarının da yazarı.

Bilim hiçbir zaman siyasi bir boşlukta var olmadı. Siyasi güçler tarihsel olarak hangi fikirlerin gelişeceğini ve hangilerinin bastırılacağını şekillendirdi. Bu yalnızca fikirlerde değil, ortaya çıkartılan bilimsel gerçeklerde de böyle oldu. Örneğin, 1610’larda Galileo Galilei güneş merkezciliği buldu, yani Katolik Kilisesi’nin dünyanın evrenin merkezi olduğu dogmasının aksine, güneşin evrenin merkezi olduğu, dünya dahil diğer gezegenlerin güneşin etrafında döndüğü gerçeğine çalışmaları sonunda ulaştı. Kısaca, Katolik Kilisesi bunu sapkınlık olarak gördü. Galileo, Engizisyon tarafından yargılandı ve ev hapsine alındı (Galileo ölene dek ev hapsinde kaldı). Özetle, bilim otoriteye meydan okumuş ve sonunda otorite tarafından cezalandırılmıştı.
Galileo Kutsal Ofis önünde, Joseph-Nicolas Robert-Fleury tarafından 19. yüzyılda yapılmış bir resim,
Wikimedia Commons
Galileo’ya yalnız kilise değil, filozoflar, akademisyenler de sırt çevirmiş, eleştirmişlerdi. Bilimsel bulgularda en önemli yaklaşımlardan biri olan tekrar edilebilirlik konusunda Galileo’nun, bulgularına ısrarla karşı çıkan filozoflara ve akademisyenlere, kendi teleskobuyla bakmalarını ve konuyu bizzat deneyimlemelerini istemesine bile kulaklarını tıkamışlardı. Galileo, Alman gökbilimci ve matematikçi Johannes Kepler'e Ağustos 1610'da yazdığı bir mektupta, keşiflerine karşı çıkan bazı filozofların teleskopla bakmayı bile reddetmelerinden şöyle yakınıyordu:
“Sevgili Kepler, keşke sıradan sürünün olağanüstü aptallığına gülüp geçebilsek. Ne gezegenlere ne aya ne de teleskopa bakmak istemeyen ve bir engerek yılanının inadıyla dolu olan bu akademinin başlıca filozofları hakkında ne düşünüyorsun? Oysa bunu onlara bin kez, hem de isteyerek ve gönüllü biçimde sunmuş olmama rağmen. Gerçekten de nasıl ki engerek yılanı kulaklarını tıkarsa, bu filozoflar da gerçeğin ışığına gözlerini kapıyorlar.”
Antik efsanelerde, yılan oynatıcısının rahatsız edici müziğini duymamak için, engerek (asp) yılanının bir kulağını yere bastırıp, diğer kulağını da kuyruğuyla tıkayarak istemli sağırlığa başvurması şeklindeki anlatıyı, bu pasajda gerçeğe karşı bilinçli körlük ve sağırlık metaforu olarak kullanan Galileo, filozof ve akademisyenleri hem kulaklarıyla duymamak hem de gözleriyle görmemek mecazı üzerinden, aklın ve bilimin inkar edilmesini sert bir şekilde eleştirmişti. 1600’lerde gerçekleşen bu hikayeyi Oya’yla paylaşıp, “Günümüzde COVID-19 pandemisinde aşı karşıtlığına, iklim değişikliği krizine siyasi ve ekonomik çıkarlar uğruna duyarsız yaklaşımlara, toplumsal cinsiyet ve evrim tartışmalarında bilimsel olarak tanımlanmış pek çok konunun ideolojik nedenlerle reddedilmesine ne kadar benziyor değil mi?” diye soruyorum.
Her ne kadar ben bilim ve siyasi güçler diyorsam da klasik anlamda yalnızca hükümeti kastetmiyorum. Oya da “Kesinlikle evet, ama soruyu bilim ve otorite mi, bilim ve din mi, yoksa bilim ve insan davranımı olarak mı ele almalıyız karar veremedim” diyor zaten. Tabii, diyorum ben de. Bilim ve siyaset ilişkisi dediğimizde aslında tek bir düzlemden değil, birbiriyle iç içe geçmiş birden çok ilişki ekseninden, otorite sistemleri, inanç kurumları ve birey-toplum yapılarıyla olan ilişkilerden söz ediyoruz. Bu tarihsel süreçte baş aktör insan olduğuna göre, Oya da yanıtın insanı tanımaktan geçtiğini söylüyor.
“İnsanoğlu ezelden beri onda hayranlık ya da korku duygusu oluşturan nesneleri otorite kabul ediyor. Yunan mitleri bunun en güzel örneği. Doğa ile kurduğu ilişkide yine insana ait bilme, anlama ihtiyacı gök gürlemesini, yıldırımları Zeus’un öfkesine bağlamasına neden oluyor. Bu hikayeler onun huzursuzluğunu, belirsizlikten doğan sıkıntısını teskin ediyor. Böyle bakınca güzel. Çünkü teskin olmuş birey daha üretken olabiliyor. Diğer yandan yanıtı kesinleştirdiğinde artık soru sormaktan vazgeçerse günün birinde paratoneri bulma umudu da kalmıyor. İşte bu ikilemin tam ortasında insanın huzur ve cesaret arasındaki salınımı var. Çünkü soru sormak çoğu kez cesaret istiyor. Sokrates’in at sineği metaforunda söylediği gibi rahatsız etmeyi, rahatsız olmayı göze almak gerekiyor.”

“Böyle bakınca Galileo bu anlamda tam bir parrhesiastes’tir. O, gerçekleri görmezden geldiğinde değil, söylemediğinde huzursuz olacak bir yapıya sahiptir. Çağdaşı, modern felsefenin kurucusu Descartes ise ‘Huzur içinde yaşamak istiyorum’ diyerek Galileo ile aynı şeyleri söyleyeceği Dünya (Le Monde) isimli kitabını yayımlamaktan vazgeçiyor. İşte burada, o sabit değişkenin içindeki sabit olmayan farklılıkları gözlemliyoruz. Bireyler kendi farklılıklarına göre huzuru farklı tanımlıyorlar. Böylelikle otantik anlam arayışları burada devreye giriyor.”
Ben de “Evet” diyorum, “bu olay Descartes’ın düşünce tarihinde çok önemli bir kırılma anı ve felsefe ile bilimin toplumsal, siyasal ve dinsel baskılarla ilişkisini çok çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor.”
“Dünya (Le Monde)” adlı eserin bazı bölümleri, 1644 yılında yayımlanan Principia Philosophiae ya da Türkçesiyle Felsefenin İlkeleri adlı Latince ders kitabı için gözden geçirilmiştir. Descartes bu eseri, o dönemde üniversitelerde kullanılan Aristotelesçi ders kitaplarının yerine geçmesi amacıyla hazırlamıştı. Felsefenin İlkeleri'nde güneş merkezli sistemin vurgusu, daha göreceli bir bakış açısıyla biraz yumuşatılmıştır.
“Dünya”nın son bölümü, 1662 yılında De Homine (İnsan Üzerine) adıyla ayrı olarak yayımlanmıştır.
Eserin geri kalan bölümleri 1664’te, tamamı ise 1677 yılında yayımlanmıştır
Peki, bunların otorite ile bağlantısını nasıl yorumlayabiliriz diye soruyorum Oya’ya. Oya soruyla başlıyor cevabına, “Orta çağda kilise ve krallık, reform ve rönesans sonrası Protestan çalışma ahlakıyla biçim alan, günümüzde ise sözde sonsuz özgürlükler alanı yanılsamasıyla iş gören otoritede ortak olan nedir? İnsan hayranlık veya korku duydukça otoriteyi tanıyor ama işte aralarından bazıları bu verilmiş huzurun yerine gerçeğin peşine düşmeyi seçiyor demiştik. Merak ve beraberinde cesaret isteyen arayış, soru sormanın doğasında var olan yanıtın belirsizliğine tahammülü gerektiriyor. Bir kez sormayı seçen insan artık o yanıtın ekseninde yani henüz bilmediği bir konumda varlığını sürdüreceğini peşinen kabul etmiş oluyor. Bu yeni eksen ile hem harekete geçme biçimi hem de içeriği etkileniyor. Artık alışılan gibi değil bambaşka bir şekilde aksiyon alma riski doğuyor. Risk diyorum, çünkü yönetim biçimleri ne olursa olsun, davranışlarını öngörebilecekleri popülasyonları murat ediyorlar hatta otoritelerini bunu dayatarak arttırıyorlar. Çünkü otorite dediğimiz şey de insanlardan oluşuyor, onun varlığını sürdürmesi de etki ettiği ölçüde oluyor. İş böyle olduğunda soru soran, yanıtlar arayan, belirsizliği göze alan, şüpheci insan modeli hiçbir vakit otoritenin arzu ettiği model olmuyor. İşte o istenmeyen model insanın düşünce biçimi, bilimsel düşüncedir…”
COVID-19 pandemisinde, özellikle aşılara karşı akıl almaz komplo teorilerini her geçen gün dillendiren şaklabanlara karşı, yönetenlerin kıllarının kıpırdamadığını hatırlayacaksınız. Ama aynı dönemde, Prof. Dr. Kayıhan Pala hakkında, COVID-19 pandemisiyle ilgili olarak, bir internet haber sitesinde yayımlanan söyleşisinde, Bursa’daki COVID-19 vaka sayılarının gizlendiği, ölüm sayılarının açıklanmadığı, filyasyonun yetersiz olduğu şeklindeki sözleri nedeniyle (bilimsel gerçekler siyasi otoriteyle çeliştiği için hedef gösterilerek), halkı yanlış̧ bilgilendirdiği, paniğe yönlendirdiği iddiasıyla, Bursa Valiliği İl İdare Kurulu, Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç̧ duyurusunda bulunmuştu. Savcılık ise suç̧ duyurusunu görevsizlik kararı ile Rektörlüğe göndermişti. Uludağ Üniversitesi Rektörlüğü açtığı soruşturmayı tamamlayarak, Pala’nın açıklamasının, “Herkes bilim ve sanatı serbestçe ögrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü̈ araştırma hakkına sahiptir” düzenlemesini yapan Anayasa’nın 27. maddesi kapsamına uygun olduğu sonucuna varmıştı. Bilimsel görüş açıklama hakkının baskılanması anlamına gelen Bursa Valiliği İl İdare Kurulu’nun bu tavrı, hem ulusal hem de uluslararası tepki topladı. Pala’nın açıklamaları tamamen bilimsel dayanaklı ve halk sağlığını önceleyen uyarılardı. Sonunda soruşturma düşürüldü; düşürüldü ama bu olay Türkiye’de bilimsel ifade özgürlüğüne yönelik tehditlerin önemli bir örneği olarak hafızalarımıza kazındı.
Bilimin siyasi otorite ile çelişmesinin en çarpıcı biçimde işlendiği, 1882’de Henrik İbsen’in yazdığı Bir Halk Düşmanı oyunu ve bu şahane oyunu beyazperdeye Arthur Miller’in uyarlaması ve Alexander Jacobs’un senaryosuyla aktaran George Schaefer’in yönettiği ve Steve MacQueen’in başrolün hakkını verdiği filmi de anmak gerek. Kitap her ne kadar günümüzden 143 yıl önce yazılmışsa da günümüzde de otoriter yönetimlerin işlerine gelmeyen bilimsel gerçeklerle nasıl uğraştıklarının çok açık bir fotoğraf sergisidir.
Norveçli yazar Henrik İbsen, İbsen'in oyununun el yazısıyla yazılmış kapak sayfası ve Steve McQueen’in başrol oynadığı Bir Halk Düşmanı filminin DVD kapağı, Wikimedia Commons
İbsen’in Bir Halk Düşmanı (orijinal Norveççe adıyla: En folkefiende) oyunu, kişisel ve bilimsel dürüstlük ile toplumsal normlar arasındaki çatışmayı konu edinir. Kasabanın yeni kaplıca tesislerinde halk sağlığını tehdit eden ciddi bir kirlilik tespit eden Dr. Thomas Stockmann hikayenin merkezinde yer alır. Gerçeği açıklama yönündeki cesur kararı, aralarında kasabanın güçlü siyasi figürü olan kardeşi Peter Stockmann’ın da bulunduğu yerel yöneticilerin sert tepkisiyle karşılaşır. Dr. Stockmann’ın yerel gazeteye konu ile ilgili yazdığı yazı belediye başkanı kardeşi tarafından engellenir, bunun üzerine Dr. Stockmann, kasaba halkını doğrudan bilgilendirmek amacıyla bir toplantı düzenler. Ancak gazeteci Aslaksen ve belediye başkanı bu toplantıda doktorun konuşmasını engeller. Başkan, doktorun kasabanın gelişimini tehdit ettiğini öne sürerek onu “halk düşmanı” ilan eder. Gelişen olaylar sonucu, doktorun kızı okuldan atılır. Dr. Stockmann’ın kasabadan ayrılacağı düşünülse de ailesinin desteğiyle otoriteye karşı durmaya ve kasabada kalmaya karar verir. Fonda ekonomik ve çevresel kaygılarla boğuşan bir toplumun yer aldığı oyun, yerleşik sistemleri sorgulayan bireylerin ödediği ağır bedelleri gözler önüne serer. İbsen bu mücadeleyi anlatırken, bilim ve gerçek ile çıkarcılık arasındaki gerilimi çarpıcı bir şekilde vurgular.
Oya burada lafa giriyor ve bunların onda çağrıştırdıklarını söylüyor, “İbsen hep bu işlere kafa yormuş demek! Yaban Ördeği isimli oyununda da Dr. Relling’e ‘Sıradan bir insanın hayatında inandığı yalanları elinden alırsanız, onun mutluluğunu da elinden almış olursunuz’ dedirtir.”
Dünya yine de dönüyor, ama dünyanın hala döndüğünü söyleyecek Dr. Stockmannların ayağa kalkması gerek…
GELECEK HAFTA: Sağlık araştırmalarında güç dinamikleri
| Altı bölüm süren söyleşinin tamamının yer aldığı PDF dosyası için tıklayın. |


