Kurumsal siyaset ve kamusal siyasetin yani iktidarıyla muhalefetiyle partiler ve seçmen ile sivil toplum örgütlerinin etkileşimi doğaldır elbette. Ancak hakikatin son derece göreceli tanımlarla karşılaştığı alanlarda her iki siyasetin de birbirine karşı eleştirel konumunun düşünsel temelde değil de gündelik olaylara yönelik tepkisellikle belirdiğini görüyoruz. Bu eğilim sekter bir olumsuzlama davranışına dönüşüyor ve meselenin özü de bu zıtlaşma ritüeli içinde gözden kaçırılıyor.
Antik dönemlerin tragedyası ilahların bir kader planlaması olarak karşılanırken günümüzde tek tanrılı dinlerde bu durum, inançlılar için Tanrı’nın kaza mühendisliği olarak algılanıyor. Bugün ise çok bariz bir şekilde vahşi kapitalizmin tanrısallaştırdığı paranın kurbanlarına dönüştük. Bu yüzden her trajik kaza ya da facia aslında yanlış planlanan açgözlülüğün eseridir. Kapitalizmin tarihin raflarına kaldırıldığı yeni bir medeniyetin temellerini atacak bir yaşam modeli üzerine düşünmeyi beceremezsek insanlık her zamankinden daha fazla tüketim girdabı içinde azalmaya ve yok olmaya devam edecek… Önemli olan yalnızca siyasetin sağ-sol, iktidar-muhalefet biçimindeki karşıtlığı değil; karşıtlığın kendisinin siyasal düşünmenin yerine geçmesi.
Bugün siyaset, dünyayı anlamaya çalışan bir düşünsel etkinlik olmaktan çıkıp olaylara refleks üreten bir karşıtlık makinesine dönüşüyor. Her taraf kendi hakikatini zaten önceden kurmuş oluyor. Olayın kendisi ise bu hazır hakikati doğrulamak için kullanılıyor. Burada “hakikatin son derece göreceli tanımlarla karşılaşması” dediğim şeye dikkat çekmek isterim. Çünkü hakikat göreceli hale gelmekten ziyade, hakikate ilişkin epistemik sorumluluk ortadan kalkıyor. Artık “ne oldu?” sorusundan önce “bizim taraf bu olayı nasıl yorumlamalı?” sorusu geliyor.
Antik tragedya ile modern felaket arasında elbette tarihsel ve kavramsal olarak doğrudan bir özdeşlik kuramayız. Fakat kurduğum analoji başka bir yerde anlam kazanıyor: insanın kendi ürettiği sonuçları kendi dışındaki bir kader mekanizmasına devretme eğilimi. Antik dünyada kader, insanın üzerinde işleyen aşkın bir düzen olarak düşünülebiliyordu. Tek tanrılı dinsel dünyada ise kaza, kader, ilahi takdir gibi kavramlar trajik olayın anlamlandırılmasında rol oynadı. Modern kapitalist düzende ise başka bir aşkınlık ortaya çıkıyor: Para... Parayla kaderin yerini risk yönetimi, ilahi takdirin yerini ekonomik zorunluluk, kurbanın yerini ise “maliyet” alıyor.
Bir bina çöktüğünde, bir işçi öldüğünde, bir çevre felaketi meydana geldiğinde, ölümcül bir toplu ulaşım kazası ya da savaşta insanlar öldüğünde, olayın arkasındaki yapısal tercihler görünmezleşebiliyor. “Kaza”, “talihsizlik”, “kaçınılmazlık”, “maliyet”, “jeopolitik zorunluluk” gibi kavramlar, insan kararlarının sorumluluğunu dağıtabiliyor. Dolayısıyla “yanlış planlanan açgözlülüğün eseri” dediğim şeyi biraz daha felsefi bir ifadeyle şöyle kurabiliriz:
Modern trajedinin tanrıları artık gökyüzünde değil; kurumlarda, piyasalarda, algoritmalarda, bürokrasilerde ve sermaye kararlarında ikamet ediyor. Bu antropolojik olarak çok önemli bir dönüşüm. Çünkü böyle baktığımızda mesele yalnızca “kapitalizm kötüdür” demek olmaktan çıkıyor. Asıl soru şuna dönüşüyor: İnsan yaşamının değerini hangi ölçüt belirleyecek? Eğer cevap kârlılık, büyüme, rekabet, verimlilik ve sermaye birikimi ise insan, sonunda bu sistemin “amaç” değil “değişkeni” haline gelir. Burada “vahşi kapitalizmin tanrısallaştırdığı paranın kurbanları” ifadem de yerini buluyor sanırım. Para artık yalnızca bir değişim aracı olmaktan çıkarak değerin nihai ölçüsüne dönüştüğünde, kapitalizm ekonomik bir sistem olmaktan daha fazlası haline geliyor: ontolojik bir düzen kuruyor. Neyin değerli, neyin değersiz; neyin mümkün, neyin imkânsız; kimin korunmaya, kimin feda edilmeye değer olduğunu belirlemeye başlıyor.
Başlangıçtaki siyasi eleştirinin kapitalizm eleştirisine bağlandığı yer tam burası. Çünkü iktidar ve muhalefet, eğer yalnızca birbirlerinin gündelik hatalarını teşhir etmekle yetiniyorsa, sistemin ontolojik varsayımlarını birlikte paylaşabilirler. Bir taraf “Bunu siz yaptınız” der. Diğeri “Hayır, siz yaptınız” der. Ama çok daha temel olan soru sorulmaz: “Neden böyle bir yaşam düzeni kurduk?” İşte sekter siyasal zıtlaşma bu soruyu görünmez kılabilir.
İnsan kendisini evrenin efendisi olarak değil, yaşamın ilişkisel bütünlüğünün bir parçası olarak kavramadıkça; ekonomi, siyaset, bilim, teknoloji ve hatta sanat yine insan-merkezci bir tahakküm mantığına geri dönebilir. Benim burada aradığım temel soru şu: “İnsanlığın bundan sonra hangi siyasal sistemi kuracağı” değil, “insanın varoluşunu hangi değer düzeni içinde yeniden tanımlayacağı.” Bu ayrım önemli. Çünkü birincisi sistem arayışıdır; ikincisi medeniyet arayışı.
Belki de asıl trajedi budur: Tanrıları değiştirdik, sistemleri değiştirdik, ideolojileri değiştirdik; ama insanın kurban üretme biçimini henüz değiştiremedik. Kapitalizm ortadan kalksa bile, eğer insan hâlâ dünyayı sahip olunacak, tüketilecek, kullanılacak ve üzerinde egemenlik kurulacak bir nesne olarak kavrıyorsa, aynı mantık başka bir sistem adı altında yeniden üretilebilir. Dolayısıyla günümüzün temel sorusu belki de: Nasıl bir ekonomik sistem istiyoruz(?) değil, Nasıl bir insan olmak istiyoruz ve nasıl bir varoluş düzeninde yaşayacağız? Bu soru siyasetin gündelik polemiklerinden kaçıp doğrudan medeniyet tasavvuruna giriyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


