Psikanalitik kuramda, farklı ekoller tarafından çeşitli anlamlarda kullanılan ve toplumsal bağlamda da açıklayıcı olabilme potansiyeli taşıyan bir kavram var: Üçüncü (ve üçüncülük). Son zamanlarda beni etkileyip düşündüren iki haber ve bu haberlerin sosyal medyadaki yansımaları nedeniyle, bu kavramı aşağıda okuyacağınız şekilde kullanmayı denedim.
Bu haberlerden ilki, Şanlıurfa’da bir marangoz atölyesinde çırak olarak çalışan ve aynı iş yerinde çalışan kalfa ve arkadaşları tarafından elleri bağlanıp makatına kompresörle yüksek basınçlı hava sıkılması sonucunda ağır yaralanıp birkaç gün sonra da maalesef hayatını kaybeden 15 yaşındaki bir çocuk işçi ile ilgiliydi.[1] Olayın ardından gözaltına alınan işkenceci saldırgan(lar) mahkeme tarafından adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı. Ancak sosyal medyada bu salıverilmeye şiddetli bir tepki gösterildi ve sonrasında saldırgan başka bir ile kaçmaya çalışırken yakalanıp nöbetçi mahkeme tarafından tutuklandı. Sürecin devamına ilişkin fazla bir bilgi bulamadım, ancak yeni dönemin özelliği olarak çok sık, daha doğrusu olur olmaz yerlerde karşılaştığımız “dosyaya gizlilik kararı konması” uygulaması, adaletin tecellisi konusunda karamsarlık yaratıyor.
Haberi ilk okuduğumda olayın sağlık bakımından ciddiyeti tam olarak belli değildi, ama bu saldırıyla bedenine zorla müdahale edilen çocuk işçinin sınırlarının en vahşi şekilde ihlal edildiği açıktı. Bedensel bütünlüğü sadece fiziksel olarak değil, simgesel olarak da parçalanmıştı. Açıkça işkence niteliği taşıyan bu eylemin yarattığı dehşete, en sıradan gerekçelerle insanların tutuklanabildiği bir ülkede bunu yapanların serbest bırakılmış olmasının yarattığı üzüntülü şaşkınlık da ilave oluyordu. Bu duygular toplumsal düzeyde de güçlü biçimde ifade edilip sosyal medyada bir infial havası oluşunca, saldırgan ancak o zaman tutuklandı.[2]
İkinci haber, T24’teki (ve başka pek çok mecradaki) anlatımla aktarırsam “Ekonomik krizin derinleştiği, yoksulluğun arttığı bir dönemde TBMM’deki bütçe görüşmelerine lüks saatlerle katılan milletvekilleri tepki topladı. AKP’li Nebi Hatipoğlu’nun 9,2 milyon liralık saati tartışmaların merkezine oturdu” şeklindeydi. Hatipoğlu, İyi Parti’den seçildikten sonra iki yıl önce AKP’ye geçmiş, bu nedenle de hayli tepki toplamıştı. Hem televizyon kanallarında hem sosyal medyada bu haber geniş biçimde yankılandı ve Nebi Hatipoğlu da sosyal medyada bu haberlere sert bir cevap verdi.[3]
“Özgür Özel'in Edirne'de yaptığı 'Meriç' açıklamasını okuyunca eskilerin 'şişede durduğu gibi durmaz' sözü aklıma geliverdi birden nedense. Bu ülkeyi çeyrek yüzyıldır yönetmiş, aziz milletimizin teveccühü ile sayısız hizmete imza atmış partinin yerli-milli evlatları ölürde, vatansız kalmaz. Ama ne ilginç ki senin destekçin tonla suçlu-aranan-kayıp-kaçak Avrupa'da... Öte yandan, Özgür'le, Veli; 'Sözcü'nüzün yazdığı mektubu bugün okudum. Bilin isterim; sipariş haberinizden çekinip, mezar başında rakı içmenizi, İngiltere'lerde yalvar yakar ağlayarak ülkenizi şikayet etmenizi, her türlü basiretsizliğinizi, ahlaksızlığınızı, ahmaklığınızı dilime dolamayı bırakacağımı zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Hayatımda tek kuruş kamu ihalem yok! Haram mal saklanır, helal kazanılmış malı saklamaya gerek yok! Sizlerden farkımda budur..."”
Üslub-u beyan aynıyla insan derler; bu paylaşım, tarzıyla, yazımıyla, hitabıyla, içinden konuştuğu düşünsel dünyayla sahibi hakkında bir kanaat oluşturuyor. Hatipoğlu’nun paylaşımlarına sosyal medyada çok sayıda yanıt geldi. Bu yanıtların büyük bölümü, halkın yoksulluk ve hayat pahalılığıyla boğuştuğu sırada bir milletvekilinin böyle bir saat takmasını yadırgıyor ve ahlaki açıdan sorunlu buluyordu. Daha küçük bir kesim ise Hatipoğlu’nun zengin bir sanayici olduğunu ve kazancını dilediği şekilde harcayabileceğini savunuyordu.
Yazıyı bu iki habere verilen sosyal medya tepkilerinden hareketle kurgulamıştım. Ancak Fenerbahçe Kulübü Başkanı Sadettin Saran’ın gözaltına alınmasına ve Habertürk TV Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy’un tutuklanmasına verilen tepkiler de, yazı okunurken akılda tutulabilecek benzer örnekler olarak düşünülebilir.
“Üçüncü” kavramı[4]
“Üçüncü”, iki özne arasındaki ilişkinin salt karşılıklılık düzeyini aşmasını, ilişkinin mesafe, düşünme ve anlamlandırma olanaklarını kazanmasını sağlayan bir düzenleyici düzlemi ifade eder. İki kişinin ilişkisel olarak kilitlendiği, ilişkinin kapalı bir devre halini aldığı, etkileşimin karşılıklı tepkiler vermekten ibaret olmaya başladığı durumlarda, üçüncünün varlığı, bu kapalı devreyi açar; ilişkiyi genişletip düzenler. Üçüncü; bir kural, bir dil, bir tanıklık, bir bakış açısı ya da paylaşılan bir simgesel alan olarak ortaya çıkabilir. Bu anlamda üçüncü ilişkiyi dışarıdan denetleyen bir otorite olmaktan çok, tarafların hem birbirleri hem de kendileri hakkında düşünebilmelerini sağlayan bir ara-alandır.
Bireysel gelişimde Üçüncü başlangıçtaki anne-bebek birliğini bozan ve bebeği dış dünyaya açan unsurdur. Jacques Lacan’da Üçüncü, bebek ile anne arasındaki bağın arasına giren “Babanın-Adı”dır. Anneye “bebek senin her şeyin değil”, bebeğe ise “sen annenin her şeyi değilsin” diyen bir yasa olarak iş görür. Bu müdahale, çocuğu Simge’nin yani Dil’in dünyasına sokar; Üçüncü burada ensest yasağını ve toplumsal kuralları temsil eder.
İnsanın bedensel ve zihinsel deneyimi başlangıçta içsel bir akış gibi yaşanırken duyumlar, arzular, hoşnutsuzluklar ve beklentiler bireyin iç döngüsünde dolanır. Ancak bu içsel süreklilik kaçınılmaz olarak bir noktada kesintiye uğrar. Bir söz, bir yasak ya da bir çağrı özneyi kendi iç döngüsünden çıkararak başkasına doğru iter. Bu geçiş yalnızca iki özne arasında kurulan bir ilişki değildir; tam tersine, öznenin başkasıyla ilişkilenebilmesi için araya bir üçüncü düzeyin girmesi gerekir. Lacan, bu üçüncü düzeyi, bireysel niyetlerin ya da duygulanımların ötesinde işleyen simgesel düzen, yani dil, yasa ve anlamın önceden var olan ağı olarak düşünür. Özne, başkasına doğrudan değil, bu simgesel ağ üzerinden seslenir; sözü anlaşılır kılan, talebi meşru ya da gayrimeşru yapan, arzuyu biçimlendiren de bu düzlemdir. Bu nedenle üçüncü, ilişkiye sonradan eklenen bir unsur değil; öznenin kendisini ben olarak kurabilmesinin koşuludur. İkili ilişki ancak bu üçüncünün varlığıyla anlatılabilir ve üzerine düşünülebilir hale gelir.
Thomas Ogden “Üçüncü”yü analist ile hasta bir araya geldiğinde iki bilinçdışının etkileşiminden doğan yeni bir özne olarak düşünür. Bu yeni özne her iki kişiden de beslenir ama ikisine de indirgenemez. Ogden analitik süreçte yalnızca bir analist ve bir hasta olduğu fikrine karşı çıkar; analiz sırasında bu iki kişi arasında yeni bir özne (ya da öznellik alanı) doğduğunu vurgular. Analistin tutumu bir yandan öznelliğini korurken, bir yandan da kendisine üçüncünün içinde kaybolma izni vermektir. Bu kaybolma sırasında analist artık yalnızca kendisine ait olmayan duyguları, hayalleri ve bedensel duyumları kullanarak karşısındakini bir başka türlü, bir başka derinlikte anlar.
Bir başka kuramcı Jessica Benjamin ise üçüncülüğü ilişkinin farklı evrelerinde beliren iki ayrı biçimde ele alır. İlksel Üçüncü, dil öncesi dönemde anne ile bebek arasında kurulan ritim, uyum ve karşılıklı düzenleme sürecidir; tarafların birbirine uyum sağladığı ortak bir “dans” gibidir. Ahlaki Üçüncü ise ilişki tıkandığında tarafların birbirini sadece fail veya mağdur olarak görebildiği bir çıkmazla ilgilidir. Benjamin bu çıkmazdan kurtulmanın yalnızca ortak bir ilkeye ya da üçüncü bir bakış açısına teslimiyetle mümkün olabileceğini söyler.
Kavramı toplumsal bağlama doğru genişleterek düşünürsek, Üçüncü, bireyler veya gruplar arasındaki çiğ şiddeti ve narsistik çatışmayı sınırlayan, ortaklaşa olarak kabul edilen ya da en azından rıza gösterilen değerler, kurallar ve yapılar bütünü olarak düşünülebilir. Adalet sistemi ve hukuk bu anlamda başlıca toplumsal üçüncülerdir; daha doğrusu öyle olmaları beklenir. Anayasa ve ortak etik ilkeler toplumsal barış için elzem simgesel düzeneklerdir.
Ayrıca dil, gelenek, spor, sanat ve ortak tarih de bireylerin birbirlerine temas ederken kullandıkları araçlardır. Bu üçüncüler zayıfladığında toplum ikili bir yapıya, “biz ve onlar” karşıtlığına sıkışır. Bu noktada müzakere geri çekilir ve yerini yok etme arzusu alır. Ogden’ın düşlemleme (reverie) kavramının toplumsal karşılığı olarak, sanatçıların, yazarların, entelektüellerin toplumdaki huzursuzlukları ve dile getirilemeyen sancıları eserlerinde yansıtmalarını düşünebiliriz.
Toplumsal bağlamda Üçüncü’nün bir başka önemli tezahürü ise tanıklık işlevidir. Yaşananları gören, kaydeden ve ortak bir hakikat zemini oluşturan bir dış gözün varlığı, toplumsal ruhsallığın sağlıklı yapılanması için gereklidir. Bu işlevin yokluğunda adaletsizliğin, şiddetin, baskı ve sindirmenin önüne geçmek zorlaşır. Toplumsal Üçüncü’den söz ettiğimizde özellikle bu sonuncu işlev yani tanıklık, akla sosyal medyayı getiriyor. Yazının başında söz ettiğim çocuk işçi olayında sosyal medyanın olayı gördüğünü, kaydettiğini ve vicdani bulmadığını belirten tepkileri etkili olmuştu.
T24 Yıllık’taki yazıda toplumsal üçüncü olarak işlev görebileceğini düşündüğüm kurum ve yapıları şöyle sıralamıştım: Bağımsız yargı, özgür medya, özerk akademi, sendikalar, çoğulcu sivil toplum, tarafsız kamu bürokrasisi, güvenilir istatistik kurumları, bağımsız denetim mekanizmaları, sanat ve mizahın özgürlüğü, protesto hakkı, adil seçim düzeni. Türkiye’nin bugünkü durumunda akla gelen bütün bu toplumsal üçüncülerin zayıfladığını hatta çöktüğünü, mevcut iktidarın her geçen yıl daha da artan ve toplumu boğan baskıcı idaresi altında her birinin ya iktidarın aracı haline getirildiğini ya da güçten düşürülerek etkisizleştirildiğini görüyoruz.
Sosyal medya üçüncülük işlevi görebilir mi?
Peki böyle bir ortamda sosyal medya çok ihtiyaç duyulan bu işlevi sahiplenebilir, böyle bir işlevi yerine getirebilir mi? Günümüzde ilişkilerin önemli bir bölümünün kurulduğu sosyal medya, bir üçüncül alan olabilir mi; yoksa yalnızca ikili ilişkileri çoğaltan, yankılayan ve katılaştıran bir zemin midir?
İlk bakışta sosyal medyanın hem muazzam bir kapsayıcılık potansiyeline sahip olduğunu hem de yıkıcı bir deşarj alanı sunduğunu görüyoruz. Bu iki yönlü etkiyi akılda tutarak konuya biraz daha yakından bakalım.
Sosyal medya öyle hızlı gelişip yaygınlık kazandı ve gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası haline geldi ki, iktidarın bu hıza hemen ayak uyduramamasından dolayı başlangıçta baskı ve denetimden görece uzak kalabildi. Ancak sonradan giderek artan biçimde sosyal medyayla ilgili kısıtlayıcı yasal düzenlemeler, hızla artan baskıcı uygulamalar başladı ve artık sosyal medyada paylaşım yapmak, görüş bildirmek, vicdani kanaatini ifade etmek ve tanıklık etmek daha zor ve tehlikeli hale geldi.
Öte yandan sosyal medya yalnızca dar anlamda siyasi alanı ilgilendirmiyor, hemen her konu sosyal medyada kendine yer bulabiliyor. Bu açıdan bakıldığında hatta siyasetten bile daha ham ve işlenmemiş tepkilerin görülebildiği bir alan Türkiye’de son derece popüler olan futboldur. Malum, son yıllarda iyice çığırından çıkmış biçimde, başta en büyük iki futbol kulübü olmak üzere her kulüp kendisini mağdur, diğer(ler)ini fail olarak konumlandırıyor. Bu anlatı büyük bir inanç ve istikrarla neredeyse düşünmeye hiç yer bırakmadan, tekrar tekrar dolaşıma sokuluyor.
Yukarıda değindiğim gibi, psikanalitik anlamda üçüncünün temel işlevi ikili ilişkiye mesafe getirmek, yaşantıyı temsil edilebilir kılmak ve tepkiyi düşünceye dönüştürmektir. Yaşanan bir şeyi o anın içinde kaybolmadan, sonradan anlatılabilir, düşünülebilir ve başkasına aktarılabilir hale getirmek, olan bitene bir adım uzaktan bakabilmeyi sağlamaktır.
Kuramsal ölçütlere göre, üçüncü dilden, yasadan, yapıdan oluşan bir simgesel düzendir. Öznelerin birlikte yarattığı ama farklarını koruyabildikleri ayrı bir alandır. İkili ilişkide sıkışan öznelerin güvenebileceği, gerektiğinde teslimiyet gösterebileceği ortak bir ilke ya da değerdir.
Sosyal medyanın üçüncüye benzediği anlar olduğu inkâr edilemez. Özellikle tanıklık sağlaması ve deneyimi başkalarına açması, travmatik, bastırılmış ya da konuşulamayan yaşantılar için bir ilk seslenme alanı yaratabilir. Esasen sosyal medyanın üçüncülüğe en çok yaklaştığı işleyiş biçimi de budur. Ancak bu noktadan sonra yaşananı başka türlü görmeyi mümkün kılmak yerine, onu çoğaltıp yankıladığını görürüz. Üçüncü mesafe yaratırken sosyal medya yakınlığı ve iç içeliği artırır. Beğeni, paylaşım ve yorumlar çoğu zaman düşünmeyi sağlamak yerine tepkiyi hızlandırır. Bu nedenle denebilir ki sosyal medya, temsilden çok tekrar üreten bir alan olarak, çoğu zaman üçüncü değil, ikilinin kalabalıklaşmış halidir.
Dolayısıyla sosyal medya tarafsızlık peşinde koşmaz, mesafe açmaz, aksine kişiyi benzerleriyle buluşturur ve aynı duyguyu tekrar tekrar karşısına çıkarır. Simgesel bir üçüncü ya da düzenleyici olmaktan çok, arzuyu kışkırtan bir yapıya sahiptir. Bu bakımdan üçüncüymüş gibi davranan, fakat gerçekte çoğu zaman üçüncülüğü bozan bir işleyiş üretir.
Üçüncünün en önemli işlevlerinden olan ilişkiyi düşünülebilir kılma kapasitesi sosyal medyada sıklıkla sürekli bir karşılaştırmaya ve teşhire dönüşür.[5] Bu durumda içsel alan daralır, temsil zayıflar ve üçüncüye yer kalmaz. Paylaşımlarda ve bunlara verilen tepkilerde mesafe oluşturma, düşünmek için yavaşlama ya da ortak ilke ve değerlere yönelme nadiren görülür.
Elbette kimi zaman kullanıcıların nitelikleri ve kullanım biçimleri, içeriğin düşünülerek işlenmesine, olanak tanıyabilir. Ancak bu durum platformun yapısal bir özelliği değil, kullanıcıya bağlı bir istisnadır.
Sonuç olarak, bugünkü işleyişiyle sosyal medyanın yapısal olarak üçüncü olamayacağını ve kalıcı bir üçüncülük işlevi üretemeyeceğini düşünüyorum. Ancak bu alan sürekli işgal edilen bir sahne olarak değil, geçici bir ara durak olarak kullanılabildiğinde, kırılgan ve sınırlı bir üçüncülük işlevi mümkün olabilir. Örneğin, çocuk işçi haberinin sosyal medyadaki yankıları bu tür bir etki yaratmıştı. Bununla birlikte sosyal medya bundan ötesini nadiren yapabiliyor.
Bugünkü işleyişiyle sosyal medyanın çoğu zaman üçüncüyü çökerttiğini söylememin nedeni de tam olarak burada yatıyor: Sosyal medya, kişinin yaşadığı şeyle arasındaki o küçük duraklama anını ortadan kaldırıyor. Oysa üçüncünün var olduğu yerde kişi, yaşadığını hemen dışa vurmak yerine kısa bir süre durur; olan bitene uzaktan bakar ve sonra anlatır. Sosyal medya ise tam tersine “şimdi göster”, “hemen paylaş”, “anında tepki ver” diye çağırır. Bu hız, düşünmeye değil tepkiye alan açar. Yaşananlar anlatıya dönüşmeden, ham hâliyle dolaşıma girer; beğeniler ve yorumlar da bu hamlığı işlemek yerine çoğaltır. Sonuçta yaşantı üzerine düşünülmez, yalnızca tekrar edilir. Sosyal medya, mesafe yaratan bir üçüncülük üretmez; duyguyla eylemi iç içe geçirerek uyarılmış ama sahici olmayan bir yakınlık alanı yaratır.
[1] https://t24.com.tr/haber/makatina-yuksek-basincli-hava-verilerek-iskence-edilen-cocuk-isci-hayatini-kaybetti,1277291
[2] Çocuk işçilerin MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) programı tarafından sömürüldükleri iddiasıyla protesto düzenleyen TİP üyesi 16 öğrenci 3 Aralıkta tutuklanıp 26 Aralık’ta salıverildiler. Adalet sisteminin halini ölüme sebep olanlara ve çıraklık uygulamasını protesto edenlere karşı takındığı tavırdan daha iyi ne anlatabilir.
[3] https://t24.com.tr/haber/9-2-milyonluk-saatiyle-gundem-olmustu-akp-li-hatipoglu-ndan-ozel-e-tepki-haram-mal-saklanir-helal-kazanilmis-mali-saklamaya-gerek-yok,1285208
[4] Aralarında “Üçüncü” kavramının da olduğu bir dizi psikanalitik terimi Türkiye’deki toplumsal çatışma ve gerilimleri çözümlemek için kullanmayı denediğim bir yazı için bkz: T. Demir, Ya Failiz Ya Mağdur!, T24 Yıllık, 2026.
[5] Örneğin şu başlıklar en çok görülen türdendir: Falanca, filancayı rezil etti. Falancadan filancaya tokat gibi cevap. Falanca filancanın şu planını ifşa etti.


