Bir gün ben ikiye bölündüm, iki oldum. Birim durdu, birim yürüdü.
Birim zamanın dışına çıktı, birim zamanda kaldı.
Birim insanlarla görüştü, birim sade Muvakkitle hasbıhal etti.
Birim nefes aldı, birim soluğunu yitirdi. Birimin kalbi attı, birim kalbini attı.
Bir gün ben ikiye ayrıldım, bir cüz’üm sakit kaldı, bir cüz’üm söz söyledi.
Temmuzda ıhlamur çiçekleri açıp o güzel, o ferah koku ortalığa yayılınca farkına varmasam bile Muvakkiti aramaya, Muvakkiti beklemeye başlıyorum. Akşam serinliğinde gönül darlığından, tutukluktan kurtulmak için bu çok sevdiğim kokuyu içime çekiyorum. Nalla mıh arasında kalmış halimden çıkayım, gözlerden ırak beşerden saklı onunla konuşayım istiyorum.
Çoğu zaman onu zahmetsizce buluyorum, yani zaten nerede ararsam orada oluyor. Bazen ama, daha zor oluyor ona ulaşmam, bugün de öyle olacak galiba. İhtiyaç büyüdükçe zaman da uzuyor, sevgilisini beklerken sık sık saate bakıp “İki saattir bekliyorum daha beş dakika olmuş” diye söylenen genç adamın durumunda olduğu gibi.
İki saattir bekliyordum daha beş dakika olmamıştı. Münadiler mi salsaydım ona seslensinler diye, haberciler mi yollasaydım?
“Selam” dedi Muvakkit kollarını iki yana açarak, “nerede kaldın?”
“Ah” diye hayıflandım içimden, geç kalan bendim. “Biliyorum” diye mırıldandım, “sen hep içimdesin ama bazen ben kendimin dışındayım. Ondan bulamadım seni, geç kaldım ne kadar erken yola çıksam da.”
Çoktan anlamıştı zaten, açıklamaya ihtiyaç yoktu. Olsun, onun bu tatlı serzenişinden, şakacı bir tavırla söylenmesinden memnundum.
“Elbette” diye yatıştırdı beni, “ayrı değiliz ki zaten, ben de senleri bulamamış değildim.”
Zihnimdekileri bilirdi, düşündüklerime, hissettiklerime hemen yakınlaşıvermişti. Bazen susarak derinleşir bazen konuşarak coşardı. Neredeyse muzip denebilecek bir ses tonuyla seslendi bana:
“Sükut etti her name, cevap yok rüzgardan
Türkaya, yadın üşür şimdi her harf-i figandan.”
İster istemez gülümsedim, onu aramaya çıktığımda benimle konuşmaya çoktan başlamış, onu ararken beni çoktan bulmuştu. Şaşkınlığımın içindeki memnuniyeti görünce aynı yolda devam etti. Tesniye temasından ilham alıp bana imameyn ya da ebeveyn vezninde hitap ederek, “Türkayeyn”, dedi, “ıhlamurlar nasıl da güzel kokuyor, değil mi?”
Bu hareketiyle de gönlümü kazandı. Bana sadece bir tarafımla ilgilenmediğini, iki halimi de gözetmek istediğini anlatıyordu. Bu galiba yeni bir tavırdı, daha önce de böyle yaptıysa bile farkına varmamıştım. Ama bu durum aynı zamanda beni afallattı, hatta biraz duruma yabancılaştığımı hissettim. Ne yapmam lazım gelirdi acaba?
Bugün pes etmeyeceğini anlatan kararlı bir yüz ifadesi takındı. Adeta haykırarak, bir slogan atarcasına seslendi: “Solvitur ambulando!” (“Çözüm yürümektedir!”)
Söz içime içime işledi. Nedense hiç tereddütsüz, çabucak anladım ve çabucak benimsedim.
“Evet” dedim, “çözüm yolu yürümek.” İlave ettim, “Hem biliyor musun, harika bir yol arkadaşım da var!”


