Bağımsız yargı ve özgür medya gibi kurumların etkilerini yitirdiği bir toplumda kaçınılmaz sonuç: Ya failiz ya mağdur!

Bağımsız yargı ve özgür medya gibi kurumların etkilerini yitirdiği bir toplumda kaçınılmaz sonuç: Ya failiz ya mağdur!

Türkiye’deki siyasi tartışmalarda her grubun kendini mağdur olarak konumlandırması ve bunun tanınmasını istemesi yaygın bir eğilimdir. Herkesin kendi hikâyesini ve kendi tanınma arzusunu öne çıkarması çoğulcu bir duyarlılık gibi görünebilir, ama ‘mağduriyet kimliği’ üzerinden konuşmak, kişinin kendi acısının tanınmasını evrensel bir hak talebiyle karıştırmasına neden olan koruma odaklı bir psikolojik konumdur. Bu konumdaki özne yalnızca acısının duyulmasını değil, o acının başkalarının acısından önce duyulmasını ister. Başkasının (acısının) tanınması sanki kendi (acısının) tanınmasına engel olacakmış gibi bir duyguyla davranır

Bağımsız yargı ve özgür medya gibi kurumların etkilerini yitirdiği bir toplumda kaçınılmaz sonuç: Ya failiz ya mağdur!
Desen: Selçuk Demirel

Neredeyse on beş yıldır özgürlük, eşitlik, adalet ve refah bakımından sürekli daha kötüye giden bir ülkeyiz. On yıl önce vardığımız nokta birçokları tarafından ‘sözün bittiği yer’ olarak görülmüştü ama şimdi o günleri bile mumla arar hâle geldik. Bu zaman zarfında parlamento etkisini ve işlevini hemen tümüyle yitirdi. Üniversiteler büyük kalite kaybı yaşayarak yaygın tarifle bir tür yüksek lise konumuna gerilediler. Medya giderek iktidarın kontrolü altına girdi ve gazetecilik ahlak ve etiğinin ihlal edilmesi sıradan bir hadiseye dönüştü. Muhâlif ve yansız medya varlığını bir ölçüde koruyabilse de yasakçı bir baskı düzeni altında sürekli ceza ve engellemelerle karşılaşıyor. Ama giderek kötülemekte, nitelik kaybına uğramakta ve asli işlevinden sapmakta en inanılmayacak yere savrulan kurum bağımsız (olması beklenen) yargı oldu. Bundan 20 yıl evvel, kim adaletin böylesine araçsallaştırılabileceğini, siyasete bu denli alet edilebileceğini düşünebilirdi; kim bir alt düzey mahkemenin Anayasa Mahkemesi kararları hakkında bugünkü gibi konuşabileceğini tasavvur edebilirdi?

İktidar siyasetinin toplumu boğan baskıcı özelliği, hayat bir yandan devam ettiği için ister istemez alışmak, katlanmak zorunda kaldığımız gündelik bir zulme dönüştü. Yirmi yıl önce düşünemeyeceğimiz, kabul edeme-yeceğimiz görüngüler bugün sıradanlaştı. Örneğin en basitinden, partili Cumhurbaşkanı diye bir şeyin olabileceği tasavvur edilemezdi; nitekim on yıllık uygulamada da bunun neden düşünülmesi bile abes bir şey olduğu görüldü, ama aynı şeyi her gün dile getirmenin bir anlamı da kalmadığı için, mecburen bunu veri kabul ederek yaşamaya başladık. Yine örneğin, bir süredir ‘kutuplaşma’ sözcüğünü eskisi kadar kullanmıyor, kutuplaştırma siyasetinden eskisi kadar söz etmiyoruz, çünkü aynı kavramı sürekli kullanmak da anlam kaybı yaratıyor.

O yüzden bu yazıda bakış açımızı tazelemek, durumu anlamak ve açıklamak için yeni kavramlar bulmak yolunda bir deneme yapmak istiyorum. Bu amaçla, çoğu psikanalize ait bazı terim ve kavramları mevcut durumu kavramak yolunda çalıştırma denemesinde bulunacağım.

2025’te pek çok önemli olay olduysa da bunların arasında en çok akılda kalacak olanı herhalde 19 Mart’taki gözaltılarla başlayan CHP’li belediyelere yönelik operasyonlardır. Başta CHP’nin resmi Cumhurbaşkanı adayı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu olmak üzere önde gelen birçok CHP’li belediye başkanı yolsuzluk iddiasıyla tutuklandı. Kasım 2025’te açıklanan iddianamede ‘İmamoğlu suç örgütü’ diye adlandırılan mutasavver bir yapının üyeleri hakkında akla hayale sığması zor iddialar-da bulunuldu. Türkiye’nin yakın tarihindeki Ergenekon ve Balyoz davalarının sadece mağdurlarına değil ülkenin bütününe ne denli zarar verdiğini hayli geç anlayabilmiştik. Şimdiki davalarla da adalet kurumunun tümüyle çöktüğünü söylemek mümkün. Görünen o ki AKP’nin kendi seçmenlerinin önemli bir bölümü de bu davaları hakkaniyetli bulmuyor. Ancak yine de yirmi küsur yıldır kesintisiz iktidarda olmaktan dolayı gerek emniyet teşkilatı ve orduda gerekmedya alanında gerek ekonomi yönetiminde ve gerekse adalet sisteminde mutlak bir hakimiyeti olan iktidar, bildiğini okumaktan bir adım geri atmıyor. İyimser bir havayla seçimlerde AKP’nin kaybetmesinin kesin olduğu inancı taşıyanların çokluğuna karşın adil olmayan böylesi bir ortamda sonuçların ne denli kestirilebilir olduğu da tartışmalı görünüyor.

Desen: Tan Oral

Bu yıla damgasını vuran diğer konu ise iktidarın ‘Terörsüz Türkiye’ süreci diye adlandırdığı ve DEM Parti ile İmralı’dan bir karşılık bulan müzakere sürecidir. Devlet Bahçeli’nin yaklaşık bir yıl önceki beklenmedik çıkışı sonrasında başlayan ve biz dışarıdan ba-kanların ne olduğunu pek anlayamadığı bu yeni süreç, topluma danışılmadan ve hatta açıklanmadan yürütülüyor. Simgesel anlamı çok büyük olan bir siyasi eylemin içeriğinin bu denli belirsiz olması, toplumda bir umut ve heyecan dalgası yaratmaması çok kafa karıştırıcı. Eşi görülmemiş uzunluktaki tutuklulukların tekibile sonlandırılmamışken, seçilmiş belediye başkanlarının hiçbiri görevine iade edilmemişken, ülkenin genel atmosferinde tarif ettiğimiz sıradanlaşmış baskı hakimken, nasıl bir çözüm süreci yürürlüğe girecek, anlamaya çalışıyoruz.

Aşağıdaki kavramların öncelikle bu iki ko nuyu anlama yolunda işe yarayabileceğini düşündüm, ancak kullanılabilirlikleri elbette bu konularla sınırlı değil.

Tanıma/tanınma

Tanıma/tanınma (recognition) kavramı iki farklı bağlamda ve iki farklı anlamda karşımıza çıkıyor. İlki FrankfurtOkulu’nun güncel temsil-cilerinden Axel Honneth’in, ikincisi de ilişkisel psikanalizin tanınmış temsilcilerinden Jessica Benjamin’in geliştirdiği anlamlar. Honneth, tanınmayı bireyin kendini gerçekleştirmesi için toplumsal onay ve değer görmesi olarak tanımlar ve bireyin bunların yanında hukuki saygıya ihtiyaç duyduğunu söyler. Böylesi bir tanınma, toplumsal adaletin temelidir ve bu tür bir tanınma sistemi geniş ölçekli, dayanıklı ve kurumsaldır. Benjamin’in psikanalitik tanıma/tanınma kavramı ise iki öznellik arasında karşılıklı olarak kurulur; ilişkisel bir tanınmadır. İlkinden farklı olarak buradaki tanınma, küçük ölçekli, kolay çözülen ve sürekli yeniden kurulması gereken bir tanınmadır. Honneth’in kurumsal-normatif tanınmasının aksine, Benjamin’inki duygusal ve temsili niteliktedir. İlki asimetrik olabilirken, ikincisi tanım gereği karşılıklıdır. İlki toplumsal adaletin koşulu olarak görülürken, ikincisi karşılıklı öznelliğin ve ilişkisel özgürlüğün koşuludur. Honneth’in tanınma kavramı bize genelbir doğrultu veriyor. ‘Toplumsal adalet için kimliklerin ve mağduriyetlerin tanınması; birey ve grupların onaylanması, değer görmesi ve hukuki olarak eşit ve saygın hissetmesi gerekir’ fikri bence kabul edilmesi çok zor olmayan, ancak açıklayıcı ve çözümleyici değeri az olan bir fikir. Öte yandan Benjamin’in aslında analitik pratik içinden konuşan ve toplumsal değil, bireysel ilişkileri önceleyen açıklaması daha yeni görüşlere yol verebilir. Türkiye’deki siyasi tartışmalarda her grubun kendini mağdur olarak konumlandırması ve bunun tanınmasını istemesi yaygın bir eğilimdir. Herkesin kendi hikâyesini ve kendi tanınma arzusunu öne çıkarması çoğulcu bir duyarlılık gibi görünebilir, ama ‘mağduriyet kimliği’ üzerinden konuşmak, kişinin kendi acısının tanınmasını evrensel birhak talebiyle karıştırmasına neden olan koruma odaklı bir psikolojik konumdur. Bu konumdaki özne yalnızca acısınınduyulmasını değil, o acının başkalarının acısından önce duyulmasını ister. Başkasının (acısının) tanınması sanki kendi (acısının) tanınmasına engel olacakmış gibi bir duyguyla davranır. Ama ‘Benim acım görülmeden, kimsenin acısıgörülemez’ cümlesi aslında özgürleştirici bir tanı(n)ma pratiğiyle çelişir. Bu, Türkiye’de sık karşılaştığımız bir tutumdur veeğer bir acıya, bir mağduriyete tanıklık eden bir söz söylersek, birileri bize daha önce tarafların farklı olduğu benzer bir durumda neden tepki göstermediğimizi sora-caktır, hatta bunu tepkimizin olup olmadığını araştırmadan, öyle varsayarak yapacaktır. Psikanalitik bir kavram olarak tanımak, karşısındaki kişiyi niyetleri, ihtiyaçları, istekleri ve duygularıyla ayrı birözne olarak görmek demektir ve bu tanınmakla at başı gider. ‘Seni gördüm, ne hissettiğini anladım, bu bende bir etkiyarattı, sen önemlisin’ gibi bir ifade, tanıma anlamına gelir ve tanınma talebini de anlamlı kılar. Bizde mevcut iktidarın,özellikle onun liderinin siyaset tarzı bunun tam tersi, yani karşısında yer alan, farklı kimliğe, farklı düşüncelere, farklı niyetlere sahip olanları tanımamak olmuştur. Buna basit bir örnek olarak da yıllardır orman yangınlarından depremlere,kadın cinayetlerinden iş kazalarına kadar onlarca konuda muhalefetin önerilerinin istisnasız tamamının reddedilmesini göste-rebiliriz. Tümüyle benzer bir iş yapacak bile olsalar, önce muhalefetin önerisini reddetmek, onları değerli, sözüdinlenir, tanınan, farklı ama eşit siyasi aktörler olarak tanımamak öncelikli olmuştur.

Üçüncü (üçüncülük) kavramı

Bu tanıma/tanınma için ortaklaşa yaratılan bir ilişkisel alan gerekecektir. Bu, bizi ‘üçüncü’ kavramına yönlendirir.

Samuel Gerson’un belirlemesine göre, psikanalizde görece yeni bir kavram olan üçüncü kavramının 20’den fazla türü vardır. Gerson bunları gelişimsel, ilişkisel ve kültürel olmak üzere üç grupta toplar. Bunlardan uzun uzun söz etmeyeceğim; bu çeşitliliği ve kesinlikten uzak oluşu, üçüncü kavramını esnek biçimde kullanmamın meşru olduğunu sezdirmek için belirtiyorum. Kavramın farklı anlamlardaki kullanımlarındaki ortak özellik, üçüncü olanın kendisinden önce veya kendisiyle var olan ikiliye bir hiza, bir ölçü, bir norm, bir kural, bir geçiş alanı katmasıdır. Örneğin, Gerson’un sınıflamasındaki gelişimsel üçüncüye bir örnek olan Ödipal durumda, anne ve bebeğin ikili ilişkisine baba üçüncü niteliğiyle dahil olduğunda, bebek ikili ilişkiyi aşarak üçlü ilişkiye geçer. İlişkisel üçüncü kavramında, her ilişkinin birtakım bilinç dışı yapılanmalar ortaya çıkardığı ve toplamlarından fazla bir yekûna ulaştıkları kastedilir. Kültürel üçüncü ise, kişisel olmayan bağlamları, yani toplumsal, tarihsel ve kurumsal bağlamları anlatır. Seans odasındaki bir klinik ilişkiden bile söz ediyor olsak, bu ilişkinin bir toplumsal yapının, bir kültürün, bir dilin içinde yer aldığını ve bunlar tarafından belirlendiğini vurgular.

Türkiye’de (ve dünyanın büyük bölümünde) siyasi kültür ikiliğe dayanır. Üçüncü bir alanın olmadığı ya da çöktüğü böyle bir ikili sıkışma ‘ya tamamen haklısındır ya da tamamen haksız’, ‘ya mağdursundur ya da zalimsindir’, ‘ya devleti kurtarıyorsundur ya da ülkeyi bölüyorsundur’ gibi ifadelerle kendini gösterir.

Toplumsal alanda üçüncülük konumunda olan ve üçüncünün ölçü ve hizasını, normunu, değerini oluşturan kurumlar ve yapılar arasında en önde gelenlerden biri bağımsız yargı ve onun uygulama alanı olan mahkemelerdir. Sigmund Freud, “Uygarlığın ilk gerekliliği adalettir” demişti. Bununla kastettiği, hiç kimsenin saldırganlığını diğerlerine yöneltmesine izin vermeme ilkesinin, yani bireysel hesaplaşmalar yerine üçüncüye başvurmanın, uygarlık için olmazsa olmaz bir koşul olduğudur. Türkiye’deki duruma baktığımızdaysa, yargının bizzat uygarlık içinde icra edeceği işlevin tam tersine alet edildiğini ve bireysel hesaplaşmalarla çete hukukunun giderek yerleştiğini görüyoruz. Toplumsal üçüncülük işlevini yerine getirebilecek şu kurum ya da yapılardan hiçbiri artık işlevsel değildir.

  • Bağımsız yargı
  • Özgür medya
  • Özerk akademi
  • Sendikalar
  • Çoğulcu sivil toplum
  • Tarafsız kamu bürokrasisi
  • Güvenilir istatistik kurumları
  • Bağımsız denetim mekanizmaları
  • Sanat ve mizahın özgürlüğü
  • Protesto hakkı
  • Adil seçim düzeni
Desen: Tan Oral

Üçüncünün çöktüğü ve sıkışmış bir ikiliğin olduğu yerde öteki artık bir özne değil, ya beni ezen, hükmeden, ihmal edenbir nesne/ajandır ya da benim hükmetmem, düzeltmem gereken biri ya da bir gruptur. Bu durum bir fail-mağdur dinamiğine yol açar. Suçlayan ve suçlanan, kurban ve zalim, güçsüz ve zorlayan taraflar vardır. Ancak her iki taraf da kendini mağdur pozisyonunda hissedebilir ve diğerini de fail olarak görebilir. ‘Biz ne yapıyoruz ve birbiri-mizi bu pozisyonlaraitiyoruz’ sorusuna zemin olabilecek bir üçüncü alan yoktur. Bu durum Melanie Klein’ın bölme (splitting) kavramını, iyi/ kötü, zalim/mazlum diye bölünmüş bir iç dünya fikrini hatırlatır. Ancak bölme bir kişinin içsel dinamikleriyle ilgiliyken, burada iki öznenin iç içe geçtiği bir etkileşimsel sistemden, iki tarafın birbirini nesneleştirdiği bir ilişki matrisinden söz edilmektedir. Tanınmanın doğası istikrarlı değildir. Uyum-uyumsuzluk-yeniden uyum döngülerinden geçer. Tanınmanın bozulduğunda bile yeniden tesis edilebilmesi ve üçüncünün canlılığı kişilerde dünyanın düzenli, güvenilir ve bilindik olduğu hissini canlandırır. Öteki beni silmez, ben de onu silmek zorunda değilim, onarım mümkündür. Demokratikkurumların, uzlaşı kültürünün, karşılıklı tanıklığın temelini bu hissiyat oluşturur.

İkili sıkışmada ise birinin yaptığına ötekinin tepkisel yanıt vermek dışında bir seçeneği yok gibidir. Bu karşılıklı kilitlenmede taraflar birbirinin niyetini göremez, yalnızca tepki verirler. İlişki hareket edemez ve dönüşüm yalnızcarollerin tersine çevrilmesiyle olur. Fail mağdura dönüşebilir ya da tersi olabilir, ama bu bir özgürleşmeye yol açmaz;ikiliği yeniden üretir. Tartışmalar argümanla değil, karşı tarafı çürütmekle ilerler; grup içi dayanışma düşmana karşı birlik üzerinden kurulur. İkili sıkışmadan kurtulmak için karşılıklı tanıma, karşıdakinin hem benzer hem farklı olduğunu kabuletme ve niyetlere alan açma gereklidir.

Eğer yaşayan ve işlev görebilen bir üçüncü varsa, bu üçüncü, kişinin veya grubun deneyimini duyabilir ve bu deneyime tanıklık edebilir. Bu üçüncü, bireysel ilişkilerde bir arkadaş, ebeveyn, analist; toplumsal düzeyde ise kurumlar, kültür ve gruplar olabilir. Ölü üçüncü ise kişinin acısına kayıtsız kalan, ses-siz ve ilgisiz bir çevreyi ve işlevsiz kurumları anlatır. Travma, yalnızca ruhsallığı örseleyen bir yaşantı olmakla kalmaz; aynı zamanda anlamı taşıyacak bir üçüncü olmadığı için kaydı tutulamayan bir deneyime dönüşür. Hukuk kurumları güven vermediğinde, medya gerçekliği çarpıttığında ve kamusal alan ortak bir gerçeklik üretemediğinde, ölü üçüncü söz konusu olur.

Nasıl bireysel düzlemde analistin travma tedavisinde aceleci bir umut vermeye kalkışmaması, pozitiflikyolunda ısrar etmemesi ve hızlı çözümlerden kaçınması gerekiyorsa, nasıl analist hastasıyla temas hâlinde kalarak acıya ve belki de sessizliğe tanıklık ederek kendi içinde bir kayıt tutuyor ve bu kaydı işliyorsa; toplumsal düzlemde de toplumsal yapının üçüncüleri tanıklık ederek, inkârı kırarak anlam yaratma kapasitesini geliştirebilir. Tanıklık olmadan travma temsil edilemez; temsil edilmeyen travmanın yası tutulamaz ve yas tutulmazsa ölü üçüncü kalıcı hâle gelir.

Toplumsal alanın aşırı uyarılması, yani öfke, kaygı, güvensizlik ve nefret duygularını doğurabilecek içeriklerin fazlalığı, tanıma kapasitesinin çökmesine yol açabilir. Seçimlerden sonra sık gözlenen duygusal çöküşlerinnedenlerinden biri budur. Yine aynı şekilde, duyarlılık gösterilmesi, tepki verilmesi gereken toplumsal gelişmelerin çokluğu, buna karşın böyle davranıldığında ödemeyi göze almak zorunda kaldığımız bedelin büyüklüğü gerek tanıklığı gerek üçüncülük işlevini baltalamaktadır. Düzenleyici ötekilerin (mahkeme, medya, anayasal denge, ortak hakikat) yokluğunda, tek tek bizlerin üzerine düştüğünü hissettiğimiz yük, taşınamayacak gibi olmakta ve içsel bir düzenlemeyle kendimizi yatıştırma yolları bulmak durumunda kalmaktayız.

Türkiye’deki son 10 küsur yıllık tecrübe şunu gösterdi ki, yasa ve kuralların işlemediği, baskı ve sindirme siyasetinin hüküm sürdüğü bir ortamda özgürlüğünden mahrum kalmış bir kişi kendini yalnız hissetmiyorsa, haksızlığa uğradığına tanıklık ediliyorsa, bu tanıklık dile getiriliyor ve destek sağlıyorsa, o zaman bu olumsuz deneyim çok daha az hasarla atlatılabiliyor. Haksızlığa uğramış bir kişinin böylesi bir destek bulabildiğini ve toplumsal üçüncü tarafından (mahkeme, kamu vicdanı, toplumsal destek) onaylandığı bir senaryoda, olumsuz bir deneyimin travmasının üstesinden gelmek çok daha mümkün hâle gelir, gelmektedir.

Sahneleme ve paradoks

Psikanalitik klinikte sahneleme (enactment), bilinçdışı materyalin eylem yoluyla ortaklaşa canlandırılmasıdır. Basit bir örnek vermek gerekirse, hastanın bilinç dışı terk edilme ve cezalandırılma beklentisi olabilir ama bilinçten uzaklaştırılmış olduğundan sözle ifade edilemez. Analist, kendi bilinç dışı kalıpları veya boşlukları aracılığıyla kaçınılan duygunun ortak yaratımına katkıda bulunur. Örneğin, hasta seanslara sürekli beş dakikageç kalır ve pasif agresif bir kalıp üçüncülük çöker ve ikiliğe sıkışır. ‘Ben de haklı olabilirim, sen de’ yerine ‘ben tamamen haklıyım ve sen tamamenhaksızsın’ söylemi geçer. Kutuplaşma denilen durum, paradok-sun tümüyle kaybolduğu ve taşınamadığı bir durumdur.

Konuşulamayan durumlar, kendilerini eylemde ifade ederek sahnelemeye yol açar. Öfke patlamaları, sosyal medyadaki linçler, kutupsal kimlik sabitlemeleri, kategorik reddetmeler kolektif sahnelemelerin görünümüdür. Kutuplaşma, bir fikir ayrılığı değil, tekrar eden dramatik sahneler dizisidir. Diyalog ve oyun alanı kaybolur. Aynı çatışmasahnesi sürekli yeniden üretilir. Seçimler, krizler, sokak olayları ve sosyal medya saldırıları bitmek bilmeyen bir tekrarasürüklenir.

Bir çatışmanın eylemsel tekrarın kör döngüsünden çıkıp da anlamlı konuşmaya dönmesi kolay olmasa da mümkündür.Sahnelemenin ardından ortaya çıkan tabloda iki taraf da incinmiş ve yoğun bir duygulanım içindedir. Anlam henüz doğmamıştır, her şey yoğun, keskin ve dağınıktır. İlişki ne eski noktaya döner ne de henüz yeni bir arayışa evrilir. Patlayan bir tartışma, bir seçim gecesi krizi, bir sokak olayı sonrasında toplum askıda kalmıştır. Böyle bir noktadaeylemden sonraki konuşma önemlidir; bir sahneleme ancak sonradan yapılan ortak anlamlandırma sayesinde dönüştürücüdür. Her iki tarafın yaşadığını dile getirmesi, anla-tılan deneyimler çelişse bile ikisinin de aynı anda tutulması, ortaya yeni bir anlam çıkma-sı ve paradoksun yeniden hissedilebilmesi, yaralanmanın kabul edilmesi ama kimliğedönüştürülmemesi bu dönüşümün basamaklarıdır. Sözle simgeleştirme olmadığında ise patlamalar tekrarlar, toplumsalhafıza birikir ama işlenmez, üçüncülük çöker.

Bugün bu sürecin en dip noktalarında bir yerlerdeyiz. On küsur yıl önce de ‘söz bitti’ dediğimizden ve hâlâ hayatta olduğumuzdan, daha nereye kadar gerileyeceğiz sorusunun yanıtı hâlâ belli olmadığından temkinli konuşmaya çalışıyorum. Bir komedyen şaka yaptığında, bir müzik grubu sahne şovu sergilediğinde, bir şarkıcı duygularını sözlerlebelki bazılarına ters gelecek şekilde ifade ettiğinde, kısacası sahnelemeden simgeleştirmeye, oyuna doğru yol aldığında, şimdiki rejimde bunun karşılığı gözaltı ve bazen tutuklanma oluyor. Katılığın çözülmesine, kutuplar arasındaki hareket ala-nının genişlemesine, mizahın geri gelmesine ve insanların birbirlerine dair (sağlıklı) meraklarının canlanmasına geçit yok. Oysa eleştirel sanat, çoğulcu medya, komedi, tiyatro, karikatür, protesto hakkı, karşılıklı tartışma hatta laf sokma ve gençlerin özgürce saçmalama hakkı toplumun oyunudur, toplumu katılaşmaktan, donmaktan koruyan özgürlük alanıdır.

Hayır

Rene Spitz, 1950’lerde çocuğun ‘hayır’ demesinin onun gelişimine sağladığı katkıdan söz etmişti. Niyet bildirme ve iletişim işlevinin yerine getirilmesinin en erken biçimlerinden biri olarak hayır deme yetisi, benlik gelişiminin örgütleyici ilkelerindendir. Hayır demek, tanınma ve özneleşme için de vazgeçilmez önemdedir.Karşımızdaki, hayır diyebilmelidir ki, bir özne olarak kurulsun. Türkiye’de bu hem gelişimsel hem de toplumsalözgürlük yıkılalı çok oldu. Anayasa Referandumu sırasında ‘hayır’ demenin nasıl kriminalize edildiğini, ‘hayır’ın nasıl tanınmadığını hatırlamak, sayısız örnek arasında ilk aklıma gelenlerden. Toplumsal özneleşme, itaate indirgendiğinde, iktidarın ‘hayır’ı duyabilme kapasitesi olmadığında, demokrasinin ilk harfinden bile sözedilemez. Hayır, kamusal alanda oyun alanını açan ilk işaret olarak kıymetlidir. Bebeklikten yaşlılığımıza dek hayatımızın her döneminde hem bireysel hem de toplumsal alanda hayır diyebilmemiz olmak istediğimiz gibi olabilmenin temel gereklerindendir.

Desen: Tan Oral

Sonuç yerine

İki büyük olayı (19 Mart’ta başlayan CHP’ye yönelik yargı süreci ve yaklaşık bir yıldır süren yeni çözüm süreci) akılda tutarak mevcut toplumsal durumu bazı yeni kavramlarla değerlendirmeye çalıştım. Çoğu kişisel düzeyde ve psikanalitik pratikte kullanılan kavramları toplumsal düzeyde işe koşmak kolay değil. Yazıda zaman zaman taraflardan, gruplar-dan, sosyal kesimlerden biraz belirsiz bir dille bahsettiğim oldu. Ancak toplumun bir fail-mağdur dinamiğine hapsolmasından ve üçüncünün, yani bir toplumsal yapıyı ayakta tutan yazılı/kültürel kural ve yasaların çöküşünden, aşırı güçlenmiş ve baskıcı bir nitelik kazanmış olan iktidarın sorumlu olduğunu vurgulamalıyım. Türkiye’nin siyaset sahnesinde iktidarın dayattığı koşullar altında üçüncülüğü koruyarak, fail-mağdur dinamiğinin ötesine geçerek, paradoksa tahammül ederek, sahneleme yerine anlamı birlikte arayarak var olmak gerçekten zor.

Bununla birlikte, fail-mağdur dinamiği burada söz edilenlerin dışında, futbol dünyasında, kadın-erkek ilişkilerinde, etnik-dinsel çatış-malarda yani tanınmanın kırıldığı herhangi bir yerde ortaya çıkabilir.

Taraflardan biri kendini tamamen haklı, diğerini ise tamamen yanlış gördüğünde; karşılıklılık ve üçüncülük kaybolduğunda hem bireysel ilişkilerde hem de büyük toplumsal alanlarda bu dinamik yeniden üretilir. Tekrartarif etmeden söyleyeyim, çıkış yolu da tersine doğrudur.


*Bu yazı, T24'ün tek kâğıt baskılı yayını olan T24 Yıllık 2026'da yayımlandı.

İlgili İçerikler