Ankara devlettir, gridir, o yüzden biraz karanlıktır. Betonların, bürokratik binaların ve protokol yollarının arasında insanın üzerine çöken devasa bir keder vardır. Bulut olur kapatır şehrin üstünü, yağmur olur ıslatır. Ayaz değil devlet soğukluğu vurur insanın yüzüne. Yürürsün. Adını akşam haberlerinden duyduğun kurumların önünden geçersin, takım elbiseli adamların arasında kaybolursun, sokaklardaki polis barikatları adımlarını böler. Geri dönersin. Çok katlı gecekonduların duvarlarında rutubet yapmıştır hüzün, kapaksız tencerelerde yalnızlık pişer, yarım ekmek arasına çocukluk hayalleri sıkışır. Görmezsin. Atatürk Bulvarı’ndan yükselen aksak siren sesi, simitçilerin, tezgahtarların ve sokağın ritmini bozar, yanıp sönen çakarlar geceyi kaçırır. Hissedersin karanlığın bütün ağırlığını. Uyursun.
Gün gelir. Eve girersin, taşra olursun. Hüzünlü hikâyeleri gömdüğün saksıyı sularsın; orkideler papatya açar, balkonsuz evlerden gökyüzü görünür. Arkadaşınla çay içip sarhoş olursun, dertleşirken gülersin. Ertelenmiş öfkeler, imkânsız aşklar, gülmeyi bekleyen umutlar, derinlerde taşıdığın incelikler her sabah birbirini tekrar bulur. Selamlaşırsın. Arkadaşlar yakınlaşır, dostluklar artar. Bir an durup tekrar nefes aldığında fark edersin ki havanın tadı değişmiştir. Kumsalın kokusunu alır, dalgaların sesini duyarsın. Olmayan deniz olmuş olur, özgürlüğe dalarsın. Yüzersin. Denizde yüzmenin sadece ileriye ya da geriye gitmek olmadığını bilirsin Ankara’da, bazen sadece kendi etrafında dönersin. Yaşarsın.
Deniz Ankara’dır
Ben Deniz Göktaş’ı Ankara’dan bilirim. Henüz tanışmadığımız zamanlarda da hep karşılaşmışızdır. Belki Yüksel Caddesi’nde insan hakları heykelinin önünde Nuriye ve Semih ile oturmuşuzdur, çiçekçilerin arkasından gelen TEKEL işçilerinin sesini duymuşuzdur. Belki Bestekar’da aynı barda dans etmeyi becerememiş, Natoyolu’nda aynı eylemde farklı şarkılar söylemişizdir. Belki Kuğulu Park’ta adı anılmayan yavru ördekleri saymış, ODTÜ’de gaz duman içinde birbirimize çarpmışızdır. Belki de garda birazdan patlayacak bir bombadan, çok konuştuğu için geç kalan dolmuş şoförü sayesinde kurtulmuşuzdur. Henüz ölmemişizdir. Ankara’da aynı denizde yüzen insanlar mutlaka birbirleriyle karşılaşır, uzaktan selamlaşır ve elbet bir gün tanışır.
İlk uzun metraj filmim Sen Ben Lenin’in İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminde tanıştık Deniz’le. Pandemi dolayısıyla festival açık havada düzenleniyordu. Yıldızların, ateş ve cırcır böceklerinin sanata saygı gösterdiği bir geceydi. Maske ve mesafe unutulmuştu. Filmin Türkiye’deki ilk gösterimi olduğu için alan çok kalabalık, biletler önceden tükenmişti. Deniz, filme bilet bulamadığından bana Facebook’tan yazmıştı, meğer orada arkadaşmışız. Yeni yeni standupa başlamıştı, İstanbul’a taşınmıştı ama hâlâ Ankaralıydı. Ayak üstü konuştuk o gece. Kısaca filmi, sinemayı ve Ankara’yı...
Deniz’in telefon numarası olmadığı için yıllar sonra ben de Facebook’tan yazdım uzaktan arkadaşıma. Sanırım ikimiz de Facebook’u en son o zaman kullanmışızdır. Yurtdışında gösterideymiş, şakalarıyla dünyayı fethediyormuş! İkinci filmim Chaplin Dörtlüsü’nde gazeteciler, edebiyatçılar ve standupçılardan oluşan bir konuk oyuncu ordusu vardı. Bu orduya katılması için bir rol teklif ettim Deniz’e. Oyuncu olarak dahil oldu, 2024’ün yazında Ankara’ya sete geldi. Eğlenceli ve yorucu bir çekimdi…
Bu yıl başında, Barış Bıçakçı ile Deniz’in son gösterisini Ankara’da izledik. Deniz sahnede şakalar yapmaya devam ediyordu. Sonrasında oturup bir şeyler içtik, gece boyunca muhabbet ettik. Chaplin Dörtlüsü’nün neden hâlâ vizyona çıkmadığı ya da Deniz’in son gösterisinin nerede, nasıl yayımlanacağı üzerine konuştuk. Sonra Barış ile birlikte senaryosuna çalıştığımız üçüncü filmimiz Seni Michael Jackson Vurdu’ya geldi konu. Gelmek zorundaydı, çünkü filmin başrolündeki karakter bir standupçı olduğu için sık sık sorular soruyorduk Deniz’e. Standupçı ile gerçek ve kurmaca arasındaki bağı anlamaya çalışıyorduk. Şaka yazmayı, beklenti yaratmayı ve punch yapmayı öğreniyorduk… Öğrendik, zaman geçti, Barış ile senaryonun ilk taslağını bitirdik. Yorumlarını ve önerilerini almak için senaryoyu ona gönderecekken Deniz tutuklandı. Ama bizim şakalarımızı okuyup yorum yapması lazımdı, kettle ile haberleşmek çok zor olacak!
Deniz sanatçıdır
Bir sanatçının amacı Amerika'yı keşfetmek değil Hamlet'i yaratmaktır. Deniz bir sanatçı olarak, kendi meşrebince kendi hikayelerini anlattı. En iyi bildiği şeyi yaptı, mizahı kullandı, gerçekleri eğip bükmeden, gördüğü gibi, anladığı gibi anlattı. Tıpkı bir beyaz yakalının kravatını takması, bir marangozun ağaca şekil vermesi, bir berberin saçları taraması gibi… Deniz korkmadı mı? Elbette korkmuştur ama korkuyu bir eşik olarak görmedi. Olması gerektiği gibi… Hamlet’i yaratırken korku bir eşik olsaydı, Hamlet doğmaz, oto-sansür olurdu. Hamlet’i yarattıktan sonra korku bir eşik görevi görseydi de sansür olur, Hamlet kalmazdı… Deniz tutuklanmak istediği için mizah yapmadı, gösterisini internete yüklemedi, arkadan kelepçelenmek için ülkesine geri dönmedi, şaka toplamak için cezaevine girmedi. Bunlar neden değil sonuçtur! Tutuklanma eylemi kişinin talebi değil otorite tarafından verilen bir karardır, ki sözcüğün kendisi bile edilgendir.
Deniz âşıktır
Tanıdık gelebilir, cezaevindeyken bir gün salınıp ertesi gün yeniden tutuklanan Selçuk Kozağaçlı, kendisi gibi fikirlerinden dolayı bedeni hapsedilenler için şöyle der: “Siyasi tutsağı ‘hasta’ gibi değil de ‘âşık’ gibi düşünseniz mesela daha kolay olur anlamak.” Doğru, aşkın sınırı ya da korkusu yoktur. Kapıyı kırıp girer. Fikirler, duygular ve sözcükler özgürdür. Aşk; maden ve ipek, başak ve mürekkep, ter ve buz arasındadır. Aşk nedendir, olma halidir, sonu düşünülmeden yaşanır. Aşk tatlıdır ve acıdır yani gerçektir. Hastalık gibi değildir aşk, bedenden gelmez düşten gelir. Hasta insana bakar gibi bakamazsınız âşığa. Anlarsınız. Deniz de niceleri gibi bir âşıktır.
Yarın 28 Eylül, Deniz’in duruşması var.
Deniz ile yüz yüze tanışmadığımız, henüz Facebook’u kullandığımız zamanlarda duruşma öncesinde hazırlıklar olurdu: Haberler, söyleşiler yayımlanır, buluşmalar olur, imzalar verilir, basın açıklamaları yapılır ve kamuoyu yaratılmaya çalışılırdı. Ya ben çok eskidim ya da artık kamuoyunun pek bir önemi yok. Adalet Bakanı’nın dediği gibi “2028 yılında Sayın Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek.”
Bu arada Deniz, Tony Gatlif de öldü.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


