Babalar da ölür

Babalar da ölür

En son hastanede gözlerini kapattığım an bende kalsın istedim… O gün mezarın içine girdim. Babamı düşmesin diye son kez tuttum. Ellerimle toprak attım, toprağa karıştırdım… Yedisi ve kırkını saymaya başladım. Kurallara uydum. Yedisi ve kırkı arasında yazı yazılması gerektiği kuralını da ekledim. Mesela otuz yedisinde…

Babalar da ölür

Her ölüm bir hikâyenin başlangıcı gibi, hayat bittiğinde anlatı başlıyor. Birlikte yaşadığınız insanı kaybettiğinizde o kişi bir anda kelimelere, cümlelere dönüşüyor. Harfler uçuşmaya başlıyor etrafınızda, sizi sarıp sarmalıyor ya da dağıtıp toparlıyor. Kaybınız, geride bıraktıklarıyla size bir hikâye anlatmaya başlıyor. Bazen insanlar, bazen eşyalar konuşuyor. Evin çalmayan zili, koltukta kırışmayan kırlent, ısınmayan ütü, kurumuş diş fırçası, kaybolmayan kumanda… Sokakta arkadan gördüğünüz bir mont, arabanın dikiz aynasındaki boşluk, önünden geçtiğiniz kırmızı kapı, birbirine çarpmayan tavla zarları, sevdiğiniz dönercide boş kalan sandalye…  Herkes ve her şey hikâye anlatıyor. Eşyalar konuştukça kapanan kitabın kapağı yeniden açılıyor. Aynı kaset başa sarıp başka bir şarkı çalıyor… Yaşarken öylece yanından geçip gittikleriniz birden dilleniyor. Görünmez kalanlar, en sıradan olanlar sanki bir müzenin parçası haline geliyor. Vapur sireni duyulur, nergis kokusu hissedilir, çınar gölgesi görünür oluyor… Birlikte geçen zamana tanıklık edenler; yürüdüğünüz sokak, oturduğunuz mekân, sizi çevreleyen şehir, nefes aldığınız doğa sıradan bir adamın müzesini kuruyor… 

Sonra insanlar anlatıyor. Gidenler duymasa da kalanlar kendi aralarında konuşmaya başlıyor. Eski dostları, iş arkadaşları, akrabaları, kapı komşuları, mahallenin esnafları, yolda karşılaştıkları onu anlatıyor. Kendi meşrebince yad ediyor herkes gideni. Çocukken sizi kreşten alan arkadaşıyla tanışıyorsunuz, ilk kot pantolonunu paylaştığı yoldaşını dinliyorsunuz, lisede gizli bir aşkı olduğunu duyuyorsunuz; arkadaşlarıyla arkadaş oluyor, uzak akrabalarıyla kan bağınızı pekiştiriyorsunuz… Komşunun camını kırdığını, karakolun duvarına yazılama yaptığını, penaltı kaçırdığını, dikenli incir ağacına daldığını, dayak yediğini öğreniyorsunuz. Önce anılar canlanıyor gülümsüyorsunuz, sonra buruk bir hüzün. Yalancı bahar gibi hava…  

Tanımadığınız insanları öpüyor, tanıdığınız insanlara sarılıyorsunuz... Kimisi kaybınızla, kimisi kaybıyla ilgili konuşuyor. Yalnız sizin babanızın ölmediğini anlıyorsunuz. Birinin babası karnı aç ölmüş, diğerinin babası teknede. Birinin babası kalpten ölmüş, ötekinin evi terk etmiş. Birinin babası çok acı çekmiş, biri babasını fotoğraflarda görmüş… Her ölümün aynı olmadığına ikna oluyorsunuz… Kedinizin ve annenizin de öleceğini, sevdiğiniz kadınların ve yakın arkadaşlarınızın gideceğini kabul ediyor, kayıp duygusunun ne olduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. İlk kez yağmurdan sonra gelen kokunun, topraktan değil sevdiklerinizden geldiğini duyumsuyorsunuz. Anlam veremediğiniz boşluk bir bilinirlikten başka bir bilinirliğe geçiyor ve maalesef bu hissi okuduğunuzda, dinlediğinizde, izlediğinizde değil yaşadığınızda anlıyorsunuz…

Benim babam 

Turgay Taştan. 1958, Ankara. Ailesi 1932’de Adana’dan Ankara’ya göç etmiş. Önce Kazıkiçi Bostanları’nda bir gecekondu sonra Telsizler Örnek Mahallesi’nde bir toplu konut. Babam, dört çocuklu bir ailenin en büyüğü. Her yoksulun afyonu olan futbol sevdasıyla adını Berlin Panteri Turgay’dan ilhamla almış. Bir küçük kardeşine Taçsız Kral Metin’den, kız kardeşine babaannesi Çiçek’ten, en ufak kardeşine ise kirveleri Mustafa’dan isim vermişler. Vermişler fakat pek uzun ömürlü olmamış bu isimlerin evin duvarlarında yankılanması. 1970’lerin başında evleri yanmış, babam 12 yaşında ateşlerin içine girip tıpkı bir kahraman gibi tüm kardeşlerini kurtarmış. Uzun süre hem yoksullukla hem yanıklarla mücadele etmiş. Yanıkların izi kalmamış ama yoksulluğun izi hiç geçmemiş. Yüreği dayanamayan annesi 35 yaşındayken kanserden ölmüş, beş yıl sonra da 49 yaşındaki babası veremden. Yalnız kalmış dört yetim kardeş.

Sofrada zeytinin, okulda defterin, sokakta aynı montun bölüşüldüğü günler geçmiş. Babam bir anda büyümüş, baba olmuş kardeşlerine. Gece meslek okuluna gitmiş, gündüz Ulus’ta lokantada çalışmış, bu arada da Eti Sanat Tiyatrosu’yla karşılaşmış. Yoksulluğun kader olmadığını dünya tiyatrosuyla öğrenmiş. Romanların mı, hayatın mı daha kederli bir gerçekliğe sahip olduğunu yaşayarak anlamaya çalışmış. Ankara Birlik Tiyatrosu ve Devrimci Ankara Sanat ile tiyatro yapmış, dünyanın değişeceğine inanmış. Mahallede yıldız yumruklu yoldaşlarıyla tanışmış. Yetimler devrime, devrimciler yetimlere sahip çıkmış. Ulus’taki lokantadan izin alıp çocuk korosuyla birlikte Fatsa’ya gitmiş, yeni bir hayat kurulabileceğini görmüş. Evden Çubuk’a piknik yapmaya gidiyoruz diye çıktığı gün 12 Eylül’müş, tutuklanmış, Mamak Cezaevine girmiş. Sırma saçları kazınmış olarak eve geri dönmüş. Hazır saçları kazınmışken ve babası daha iki ay önce vefat etmişken askere almışlar. 18 ay boyunca İstanbul’da kalmış, üç kardeş bir başına Ankara’da… Babam eve geri döndüğünde hiçbir şey eskisi gibi değilmiş. Bölüşülecek ekmek bile kalmamış. Kardeşleri cezaevine girmiş… Devlet düşmanlığından devlet memurluğuna varan uzun ince bir yola çıkmış. Devrime bir yol olamamış ama kendi ailesine bir yol açmış. Bu yola çıkarken de bir kamyonetin arkasında Mersin’den getirdiği annemi peşine takmış. 1988’de ben doğmuşum, 1996’da kardeşim; 2026’da babam gitti. Gerisi hayat, arası hikâye… 

Elveda baba, güzel yenildin 

İki yıl önce bu zamanlar Chaplin Dörtlüsü’nün çekimleri bitti, kurguya girmeden tatil için Ayvalık’a ailemin yanına geldim. Babamı gördüğümde biraz halsizdi, rengi benzi sararmış gibiydi. O güne kadar bizim ailede hasta olan hep annem olurdu. Babam hiç hastaneye gitmedi, ayağı bile burkulmadı belki birkaç kez grip olmuştur. Tekrar sordum, nasılsın dedim, iyiyim dedi, emin olamadım, aldım hastaneye götürdüm. Ayvalık’ta safra yollarında iltihap var diye başladıkları cümle, Ankara’da pankreas kanseri tanısıyla son buldu. Ameliyata aldılar fakat peritona sıçradığı için bıçak vurmadan çıkardılar. 4. evre Pankreas CA tanısı koydular, 6 ay ömür biçtiler… Aile öyküsü, tıbbi genetik bölümüne konu olacak kadar hüzünlü. Sanırım yoksulluk gibi genetik de sınıfsal! Babamın annesi kan kanserinden, erkek kardeşi pankreas kanserinden, amcası akciğer kanserinden, anneannesi cilt kanserinden, büyükbabası mide kanserinden ölmüş. Kanserin bütün çeşitleri var, “normal ölüm” yok denecek kadar az… Hangisi daha zor bilmiyorum. Sevdiğin birinin öleceğini bilmek mi bilmemek mi? 2017’de 55 yaşındaki kardeşi Metin’e pankreas kanseri teşhisi konuldu, çok acı çekti ve tam bir ay sonra öldü. Babam otuz gün boyunca her gün elleriyle gömdü kardeşini. En küçük kardeşi Mustafa’nın kalbinin durduğu haberini cezaevinden gelen bir telefonla aldı, 2019’da henüz 53 yaşındayken; bir telefon, bir ölüm! Kimse inanmadı, inanamadı. Zaman bizi ikna etmekte zorlandı ölüme… 

Henüz babam hayattayken biz kaybını yaşamaya başladık kardeşimle. Ağladık sarıldık, sarıldık ağladık. Babamın gözlerinin içine baka baka her gün ölümü gördük. Hava karardığında gitmeyen, ertesi gün yeniden gelen ölümü… Babama 6 ay ömür biçtiklerini söylemeli miydik sorusuna cevap aramaya başladık. Ben olsam, son 6 ayımın kaldığını öğrenmek isterdim dedim, kardeşim karşı çıktı. Bilime inandık, psikologlara danıştık. Söylesek bile nasıl söyleyecektik, ne diyecektik. Babam duysa bile ne düşünecekti, nasıl hissedecekti, belki bu kısa süre kabullenmekle geçecekti, bilemedik, hiçbir zaman da bilemeyeceğiz, söylemedik. Sadece kanser olduğunu söyleyebildik…

Babam sürenin azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan, bıkmadan, yılmadan, yorulmadan savaşmaya karar verdi. Tanıdığımızdan, tahmin ettiğimizden çok daha güçlü çıktı. Yaşamayı seçti: Bilimi şaşırttı, doktorları yanılttı, literatüre girdi. İki yıl boyunca, iki yıldan fazlasıyla direndi hem de yaşayarak direndi. Kemoterapi alıp araba sürdü, halsizliğini üstünden atıp denize girdi. Eğitime katılıp, sınavı geçip, kaptan ehliyeti aldı; tekne sürdü, maviliklere açıldı. Portta ilaç takılıyken rakı içti, şarkı dinledi, şarkı söyledi. İnsülin vurup dünyanın bütün yemeklerini yedi. Kanser, iki haftada bir kemoterapi almak için uğradığı hastane odasında kilitli kaldı… Bu süreçte ilk kez yılbaşında hastaneye yattı, 2026’ya hep beraber hastanede tombala oynayarak girdik. Yoğun bakıma televizyon taktırdı, hemşirelerle kahve içmeye kaçtı, doktorları kandırdı; düştüğü yerden hep daha güzel kalktı. Saçları döküldü, saçları daha gür çıktı, saçlarını taradı. Yeniden doğdu. Son doğum günü olduğunu bilmeden bütün sevdikleriyle birlikte pasta üfledi, dans etti, eğlendi… Üşüyen ayağındaki çorapla şehir şehir, deniz deniz, güneş güneş gezdi. Tandoğan’da gazozuna tavla attı, Kıbrıs’ta eğlencesine kumar oynadı ve hep kazandı... Yenileceğini hiç düşünmeden, kabul etmeden; cüret ederek, irade göstererek; gülerek, eğlenerek direndi. Bize dahi unutturdu ölümü…  

İki yılın sonunda ikinci kez hastaneye yattığında önce neşesi sonra gücü birkaç günde azaldı. Halbuki bir önceki hafta dostlarıyla gülmeye, en sevdiği döneri yemeye devam etmişti. Bitkin düşse bile hemen kalkıp toparlanmıştı. Ama son bir hafta, bir haftadan daha hızlı geçti… 27 Temmuz Pazartesi günü ziyarete gelenlerle Örnek Mahallesi’ndeki kentsel dönüşümü tartıştı, Telsizler’de başlayan hikâye Telsizler’i konuşurken bitti... 28 Temmuz Salı günü yan odada eşi yatan Kemal Kılıçdaroğlu geldi, geçmiş olsun dedi, babam ne teşekkür edebildi ne de ona kızabildi… O gece son kez ağzının içinden “gidelim” dedi bana, “nereye baba” diyemedim. Belki ikimiz de o sorunun cevabını biliyorduk... 29 Temmuz Çarşamba günü bilinci bulanıklaşırken berber geldi, tıraş oldu, saçlarını yeniden taramaya çalıştık, olmadı. Bütün sevdikleri o gün vedalaşmaya geldi, hastane ana baba günü oldu, “baba bak kimler geldi; kıvırcık, at kafa, pompacı…” dedim, güldürmeye çalıştım, gülmedi… 30 Temmuz Perşembe günü yoğun bakıma aldılar. Bilinci kapandı. Bugüne kadar babama hep iyi bakan doktoru geldi, bana ve kardeşime sarıldı, annemi alnından öptü... 31 Temmuz Cuma günü babam öldü. Durdum, ağladım, güldüm. ‘Ulan baba’ dedim, titreyen ellerimle gözlerini kapattım… Babam iki yılı yavaş, bir haftayı çok hızlı geçirdi ve kansere yenildi ama yaşayarak yenildi, acı çekmeden yenildi, bizimle yenildi, güzel yenildi… 1 Ağustos Cumartesi günü babamı yıkadılar, erkek çocuğusun içeri gir, su dök dediler, yapamadım, erkekliğime de Müslümanlığıma da leke sürdüm(!) En son hastanede gözlerini kapattığım an bende kalsın istedim… O gün mezarın içine girdim. Babamı düşmesin diye son kez tuttum. Ellerimle toprak attım, toprağa karıştırdım… Yedisi ve kırkını saymaya başladım. Kurallara uydum. Yedisi ve kırkı arasında yazı yazılması gerektiği kuralını da ekledim. Mesela otuz yedisinde…

Günler sonra babamın telefonunun notlar bölümünde iki yıl önce yazdığı bir notu bulduk. Henüz ölümü unutmadan önce, hastalığı ilk öğrendiği günlerde yazmış. “Oğullarım…” diye başladığı notta bizim için biriktirdiklerini alt alta sıralamış ve yazıyı şu cümleyle bitirmiş: “Hepsi bu. Hepinize teşekkürler.”

Eyvallah baba,

Hepsi için, hepimiz adına teşekkürler.

Elveda baba,

Güzel yenildin…


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler