Kılıçdaroğlu yönetimi ve gayrimeşruluk

Kılıçdaroğlu yönetimi ve gayrimeşruluk

Muhalefet cephesi bir gayrimeşruluk krizi içindedir. Alman sosyolog Max Weber, siyaseti kişisel iktidar tutkusuna indirgeyen ve sorumluluk ahlâkını kaybeden siyasetçinin giderek “şarlatan” tipine yaklaşabileceği uyarısında bulunur. Türkiye bundan yeterince kaybetmiştir. Gayrimeşruluk krizinden ve bu şarlatanlık girdabından hızla çıkmanın yolu bulunmalıdır. Bu yol yeni bir partiden geçer...

Kılıçdaroğlu yönetimi ve gayrimeşruluk

Alman sosyolog Max Weber’in sosyal bilimlerde çok okunan iki önemli makalesi vardır. Bunlardan biri “Bir Meslek Olarak Siyaset” (1919), diğeri ise “Meşru Yönetimin Üç Tipi” (1922) başlığını taşır.

Aynı düşünsel çerçevenin farklı yönlerini ele alan bu iki metin, aradan geçen yüzyıla rağmen günümüz siyasetini anlamak bakımından hâlâ güçlü bir açıklama gücüne sahiptir.

Meşru yönetimin üç tipi

“Meşru Yönetimin Üç Tipi” makalesinde Weber, siyasi otorite ile kaba kuvvet arasında bir ayrım yapar. Yazara göre siyasi otorite, otoriteye tabi olanlarca “meşru” kabul edilen iktidardır. Eğer meşruluk yoksa orada sadece zor kullanma kapasitesi vardır. Böyle bir durumdaki yönetici, meşru olmadığı için uzun süre yönetemez.

Weber, meşruluğun üç ideal tipi olduğunu söyler. Bunlar karizmatik, geleneksel ve rasyonel/yasal meşruluktur.

Karizmatik meşruluk, liderin olağanüstü olduğuna inanılan kişisel niteliklerinden doğar. Bu nitelikler kimi zaman kahramanlık, kimi zaman üstün hitabet, kimi zaman da toplumun gözünde neredeyse “Allah vergisi” sayılan istisnai özellikler olabilir. Yönetilenler, bu özelliklere inandıkları ölçüde lidere gönüllü olarak itaat eder. Bir bakıma liderin yarattığı “aura”, takipçilerini etkisi altına alır. Weber’e göre burada belirleyici olan şey, bu olağanüstü niteliklerin gerçekten mevcut olması değil, onlara duyulan inançtır. Takipçiler bu inancı korudukları sürece lider karizmatik meşruiyetini de korur.

Geleneksel meşruluk ise geçmişe dayanan bir meşruluk tipidir. Burada belirleyici olan, kuşaktan kuşağa aktarılan gelenek ve göreneklerdir. Lider, kişisel özelliklerinden ziyade “gelenek öyle gerektiriyor” diye düşünülerek meşru kabul edilir. Yönetilenler, bu yerleşik düzene inandıkları ve onu doğal gördükleri ölçüde otoriteye rıza gösterir. Monarşiler, hanedan yönetimleri ve aşiret yapıları hep bu meşruluk tipinin klasik örneklerindendir.

Rasyonel/akılcı meşruluk ise kişinin liderlik konumuna önceden belirlenmiş hukuk kurallarına göre gelmesine dayanır. Burada önemli olan kişinin kim olduğu değil, yetkiyi usulüne uygun biçimde kazanmış olmasıdır. Önceden konulan kurallar çerçevesinde yarışan ve kazanan herkes, beğenilsin ya da beğenilmesin, meşru kabul edilir. Onu en sert biçimde eleştirenler bile, kuralların doğru işletildiğine inandıkları sürece yönetme hakkını tanırlar.

Bu üçlü aklımızın kenarında dursun.

Bir meslek olarak siyaset

Weber’in “Bir Meslek Olarak Siyaset” makalesi ise esasen bir konferans konuşmasıdır. Weber burada siyaseti, en dar anlamıyla, devlet yönetimi üzerinde nüfuz kurma ve iktidarın paylaşımını etkileme çabası olarak tanımlar.

Yazar, ardından siyasetin ekonomik ve ahlaki boyutlarını birbirinden ayırır. Ona göre insanlar ya bir ülkü uğruna “siyaset için” yaşarlar ya da geçimlerini sağlamak amacıyla “siyasetten” yaşarlar. Elbette bu iki durum her zaman birbirini dışlamaz. Ancak Weber, bir siyasetçinin motivasyonunu anlamak bakımından bu ayrımın temel önemde olduğunu vurgular.

Bu bakımdan iki tür siyasetçi vardır:

İlk türden siyasetçiler “siyaset için yaşar”. Bu kişilerin bir ideali vardır, yani bir bakıma dava adamıdırlar. Bu kişiler için siyaset, uğruna emek verilen bir ülkü ve yaşam amacıdır. İktidar onlar için başlı başına bir hedef değil, gerçekleştirmek istedikleri dava için bir araçtır. Bu çerçevede sorumluluk duygusuna sahiptirler. Sorumluluk ahlakına sahip bir siyasetçi, eylemlerinin önceden kestirilebilir sonuçlarını üstlenmek zorundadır. Böyle bir siyasetçi, dünya kendi sunduklarına değer vermeyecek kadar “ahmak ve sefil” olsa bile, her şeyin yıkıldığı noktada “yine de!” diyebilen ve ilkelerine göre yaşayan kişidir. Bu direnç, kişisel hırstan değil, inandığı bir dava uğruna tüm umutların yıkılmasını göğüsleyebilecek bir ruh gücüyle anlam kazanır.

İkinci gruptakiler ise “siyasetten geçinenler”dir. Yani onlar için siyaset bir çıkar aracıdır ve oradan geçinirler. Siyaseti bir geçim kapısı ve kendi isteklerini tatmin alanı olarak görürler.  Tam olarak bir davanın ve ilkelerin izinde ilerlemedikleri için nesnel bir amaçları yoktur. İktidar bir amaç olmaktan çıkıp kendi başına bir tutkuya dönüşebilir. Güç arzusu zamanla kişisel bir sarhoşluk yaratır, ideallerin yerini kendini beğenmişlik alır. Bunun sonucu ise siyasetçinin olayları serinkanlılıkla değerlendirebilme, yani “göz keskinliği” yetisini yitirmesidir.  Bu tür bir siyasetçi, zamanla kendi kişisel meşruiyetini, etrafında oluşan parti aygıtı ve çıkar ilişkileri üzerinden yeniden üretmeye çalışabilir. Böyle olunca da çevresindeki bürokratlara ve çıkar mekanizmasına teslim olur, böylelikle siyaset ruhsuzlaşır.

Bu ayrım da aklımızın bir kenarında dursun.

Kemal Kılıçdaroğlu ve genel başkanlığının gayrimeşruluğu

Gelelim Kemal Kılıçdaroğlu’na.

Kemal Kılıçdaroğlu bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) genel başkanı olduğunu iddia ediyor. Bu iddia, Türkiye’de seçmenlerin yaklaşık yüzde 40'ının oyunu almış bir siyasi partinin liderliğine ilişkindir.

Bu, parti içi bir otorite iddiası olduğuna göre; mesele, kaçınılmaz olarak Weber’in işaret ettiği meşruluk sorusuna gelir: Kılıçdaroğlu’nun otoritesi hangi meşruluk kaynağına dayanmaktadır?

Rasyonellik/yasallık?

İlk bakışta tek dayanak, kendisini göreve getirdiği ileri sürülen mahkeme kararıdır. Fakat söz konusu mutlak butlan kararı öylesine hukuk dışıdır ki kesinlikle rasyonel bir açıklama sunmamaktadır.

Nitekim Kemal Bey, kendisine konuyla ilgili ne sorulsa “bilmiyorum” diyerek meseleyi geçiştiriyor, konuyu hukukçulara havale ediyor. Ne var ki bildiğim kadarıyla kamuoyuna açık biçimde bu kararı savunan herhangi bir anayasa veya medeni usul hukuku akademisyeni bulunmamaktadır. Aksine, onlarca hukuk profesörü bu kararın hukuki temelden yoksun olduğu ileri sürmektedir.

Söz konusu karar bir “kesin hüküm” olmayıp hiçbir emsali de bulunmadığı için görüntüde yasal olsa da kesinlikle irrasyonel nitelikte. Bu nedenle de karar, toplum nezdinde rasyonel meşruluk sağlayamıyor.

Dolayısıyla karar şeklen hukuki bir zemine dayanıyor görünse bile, Weber’in sözünü ettiği anlamda geniş kabul gören bir rasyonel-yasal meşruiyet üretememektedir.

Üstelik Kılıçdaroğlu bugün bulunduğu makama CHP delegelerinin güncel iradesiyle gelmiş değildir. Parti içi demokratik meşruiyeti yeniden üretecek bir kurultay sürecinin işletilmemesi de otoritesini üyelerin ve delegelerin yeniden teyit edilmiş rızasına dayandırmasını engellemektedir. Bu nedenle Kılıçdaroğlu'nun otoritesi, Weber’in rasyonel-yasal meşruluk ölçütü bakımından ciddi bir meşruiyet sorunu taşımaktadır.

Karizma?

Weber’in “karizmatik meşruluk” tipine gelirsek; Kılıçdaroğlu, kişisel karizmasıyla öne çıkan bir siyasetçi değildir. Uzun siyasal yaşamı boyunca kitleleri peşinden sürükleyen bir hitabet gücüyle, olağanüstü liderlik vasıflarıyla ya da toplumun geniş kesimlerinde hayranlık uyandıran kişisel özellikleriyle anılmamıştır. Aksine, zaman zaman kamuoyunda alay konusu olan konuşmaları ve gaflarıyla gündeme gelmiş; siyasal kişiliği, karizmatik bir liderden çok bürokratik bir siyasetçi profili olarak algılanmıştır. (Bu gafların derlendiği bir video için bkz.)

Mizah yeteneğiyle, güçlü bir tarih anlatısıyla, etkileyici retorik becerisiyle veya kitleleri sürükleyen bir hatip olmasıyla tanınmamaktadır. Siyaset dışındaki özgün hobileri, askeri veya sportif başarıları ya da sıra dışı kişisel özellikleri de kamuoyu nezdinde belirgin bir kimlik unsuruna dönüşmemiştir.  Fiziksel görünümü bakımından da toplumun siyasal liderlerde karizma ile ilişkilendirdiği heybet, dikkat çekici dış görünüş veya güçlü sahne hâkimiyeti gibi özelliklerle özdeşleştirilen bir figür de değildir.

Siyasal performansı da bu algıyı değiştirememiştir. Uzun yıllar genel başkanlık yapmasına rağmen girdiği seçimlerde iktidarı değiştirecek başarıyı elde edememiştir. Bu yöndeki eleştirileri ise, gülünç bir şekilde, kaybettiği seçimlerin sayısına dair (referandumun seçim sayılamayacağı vs.) pazarlıklarla karşılamaya çalışma çabası içindedir.

Buna rağmen görevini sürdürme konusundaki ısrarı, karizmatik liderlerin takipçilerinde görülen güçlü sadakatten çok, parti örgütü üzerindeki kurumsal hâkimiyetle (il ve ile örgütlerinde zoraki hâkimiyet kurmaktadır) açıklanmaktadır.

Kısacası, Kılıçdaroğlu'nun liderliği, takipçilerinin kendisine olağanüstü nitelikler atfetmesine dayanan Weberci anlamda bir karizmatik meşruiyet de üretmemiştir.

Gelenek?

Geriye Weber’in üçüncü meşruluk tipi olan geleneksel meşruluk kalmaktadır. Kılıçdaroğlu da zaman zaman bulunduğu makamı meşrulaştırmak için CHP'nin tarihine ve kurumsal hafızasına gönderme yapmaktadır.

Ancak Weber’in kastettiği geleneksel meşruluk, yalnızca geçmişe atıf yapmakla oluşmaz. Yönetilenlerin, o kişinin geleneğin doğal ve meşru temsilcisi olduğuna inanması gerekir.

Bu noktada da Kılıçdaroğlu’nun ciddi bir meşruiyet sorunu ortaya çıkmaktadır. CHP’nin tarihsel kimliği ve ideolojik mirası konusunda parti tabanında uzun yıllardır süren tartışmalar, onun bu geleneğin doğal temsilcisi olarak görülmesini zorlaştırmıştır. Zira Parti’nin geleneksel Kemalist kodlarıyla uyumlu bir kişi olmadığı için, bu tarihsel göndermesi de havada kalmaktadır. Türk devrim tarihi konusundaki bilgileri çok yetersiz biri olduğunu tarihle ilgili neredeyse her konuşmasında ortaya koymaktadır. O kadar ki 2022’de bir CHP Grup Toplantısı’nda Sakarya Savaşı’nın Sakarya ilinde gerçekleştiğini söyleyebilecek kadar konuya yabancıdır.

Kendisi daha göreve gelir gelmez laiklik ilkesinin tehlike altında olmadığını söyleyerek partinin geleneksel Türk devrimini korumacı çizgisinin dışına çıkmıştır. Genel olarak İslamcı çevrelerin tek parti dönemine özgü tevatürlerini -helalleşmek adı altında- sahiplenen ve yalanları kabullenen bir çizgi izlemiştir. (Örneğin 2012’de katıldığı bir programda kendince, Nâzım Hikmet’i hapsedenin ve Sabahattin Ali’yi öldürenin CHP olduğunu kabul etmişti.)

Dolayısıyla CHP’nin tabanı onu Atatürkçü çizginin tutarlı bir takipçisi olarak görüyor ve buna inanıyor mu, bu son derece kuşkulu…

Kılıçdaroğlu, ideolojik geleneğe uygun hareket etmediği için daha soyut bir “dürüstlük” geleneğine atıf yapmaktadır. Fakat kendisi sözünde durmayan biri olduğu için bu atıfları da havada kalmaktadır. Zira Genel Başkanlık makamına geldiğinde yüzde 25,9 oyu olan CHP bir sonraki seçimde eğer yüzde 26 veya yüzde 27'den az oy alırsa bırakıp gideceğini söylemiş, fakat bir sonraki yerel seçimde yüzde 25, genel seçimde ise yüzde 24 oy almasına rağmen bırakıp gitmemiştir…

Sözün özü Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı bu yönden de meşru değildir.

Bu meşruiyet krizinin siyasal ve toplumsal yansımaları da görülmektedir. Kılıçdaroğlu, Kadir İnanır’ın ve Ahmet Telli’nin cenaze törenlerinde muhalefet çevreleri içinde beklediği kabulü görememiştir. Benzer biçimde, kamuoyunda geniş yankı uyandıran bir olayda, ziyaret etmek üzere cezaevine gittiği komedyen Deniz Göktaş tarafından da (“CHP’yi salın” denilerek) kabul edilmemiştir. Bu örnekler, Kılıçdaroğlu’nun muhalefet tabanı nezdindeki meşruiyetinin ne ölçüde tartışmalı hâle geldiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Meşruiyetini ne hukuktan ne karizmadan ne gelenekten ne de parti tabanının iradesinden alabilmektedir. Bu yüzden meşruiyetini parti bürokrasisi ve eski güç ilişkileri üzerinden yeniden üretmeye çalışmaktadır.

Weber’in uyardığı türden “parti memurlarının saltanatı” işte böyle dönemlerde ortaya çıkar. Bu koşullarda görünür hedef seçim kazanmak değil de örgütü elde tutmak olmaktadır. Başarılı olursa siyaset yine yeniden ruhsuzlaşacaktır.

Toparlayalım: İdeal siyasetçinin görevi koltuğunu ne pahasına olursa olsun korumaktan ziyade sonuçların sorumluluğunu üstlenmek olmalıdır. Seçimlerin kaybedildiği yerde söz vermesine rağmen makamı terk etmeyen bir lider, “siyaset için yaşayan” değil, giderek “siyasetten yaşayan” siyasetçiye dönüşür.

Bu lider bu pozisyonda olduğunda da siyaset, bir ülkü uğruna verilen mücadele olmaktan iyice çıkıp kişisel iktidarın sürdürülmesine ve bir kendini beğenmişlik ve kibir meselesine, “küçük olsun benim olsun” türünden bir oportünistliğe dönüşmektedir.

Üstelik tüm bu çaba, geçmişte “yandaş” denilen medya, “bağımlı” denilen yargı ve “diktatör” denilen iktidar kanalıyla ayakta tutulduğunda bu artık boyut da değiştirerek kitlelerde yoğun bir mide bulantısı ve öfke konusu olmaktadır.

Şu anda yaşadığımız gerçek budur. Muhalefet cephesi bir gayrimeşruluk krizi içindedir.

Son not olarak kaydedelim: Weber, siyaseti kişisel iktidar tutkusuna indirgeyen ve sorumluluk ahlâkını kaybeden siyasetçinin giderek “şarlatan” tipine yaklaşabileceği uyarısında bulunur.

Türkiye bundan yeterince kaybetmiştir. Gayrimeşruluk krizinden ve bu şarlatanlık girdabından hızla çıkmanın yolu bulunmalıdır. Bu yol yeni bir partiden geçer.

 


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler