“Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun teklifi” Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) sunuldu.
Teklif daha ilk maddesinde amacını şöyle ifade ediyor:
“Bu Kanunun amacı, PKK/KCK terör örgütünün ve bununla bağlantılı her türlü oluşumun fiili varlığına son verdiğinin ve kontrolü altında bulunan her türlü silah ve mühimmatı teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespiti ve bu tespitin teyidine dair Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakip, yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar ile verilen mahkûmiyet hükümlerinin infazının ertelenmesi işlemlerinin ve yapılacak diğer işlemlerin belirlenmesidir.”
Yani görünen o ki Millî Güvenlik Kurulu (MGK) bir durum saptaması yapacak ve ardından adli ve cezai süreçler ertelenecek. Anayasal olarak yetkisi “tavsiye vermek”le sınırlı bir makama bu denli merkezi bir işlev yüklemek, tüm vesayet tartışmalarından sonra ilginç…
Kanun’a karşı toplumun büyük bir kısmından tepki geldi. Tepkilerin haklı nedenleri var. Bu sürecin arka planı net biçimde açıklanmadı. Pazarlıklar ve müzakerelere dair asgari düzeyde dahi bilgi sunulmadı. Konu kamuoyunca etraflı biçimde tartışılmadı. Dolayısıyla on yıllardır süregelen bir konu hakkında bu ani değişim toplumumuzun büyük çoğunluğu tarafından benimsenmiyor.
Bu durum karşısında bazıları barış süreçlerinde halka sorulmayacağını, çatışma çözümlerinin referanduma konu edilmeyeceğini ileri sürdüler.
Çatışma süreçleri referandum konusu olabilir
Öncelikle şunu vurgulamak gerekiyor: Çatışma çözümleri referandum konusu olabilir. Örneğin Kuzey İrlanda’da 1998 Belfast/Hayırlı Cuma Anlaşması referandumla onaylanmıştır.
Kolombiya’da 2016 yılındaki barış anlaşması da halkoyuna sunulmuştur.
Kuşkusuz böylesi süreçlerde herkes yüzde yüz memnun olmaz. Ama bu başka şeydir, toplum adına son derece ağır hukuki ve siyasal sonuçlar doğuracak kararların toplumdan kaçırılması başka şeydir.
Özellikle af, cezasızlık, mağdur hakları, silahlı örgüt mensuplarının hukuki statüsü ve devlet düzenine ilişkin kalıcı değişiklikler söz konusuysa demokratik meşruiyet sorusu daha da önem kazanır. Referandumun doğru araç olup olmadığı elbette tartışılır. Fakat “Bu kararın sahibi kimdir ve bu ölçekte bir siyasal tasarruf için halkın rızası nasıl alınacaktır?” sorusu gayet meşrudur.
Temsili demokrasi, halka başvurmayı ilke olarak gayrimeşru kılmaz.
Kanunun hazırlık süreci şeffaf ve katılımcı olmadı
Söz konusu Kanun taslağı uzun süre boyunca kamuoyundan, hatta basındaki haberlere bakılırsa milletvekillerinden de saklandı. İmzaların (2010 anayasa değişikliği zamanında olduğu gibi) açığa atıldığı iddiası dahi ileri sürüldü.
Oysa bu denli hassas ve kamusal meşruluğa muhtaç bir kanunun hazırlık sürecinde daha çok uzmanın daha profesyonel ve etkili katılımına ihtiyaç vardı.
TBMM’de güya farklı çevrelerden insanlar dinlendi. Fakat ortaya çıkan kanuna bakıldığında, bunların görüntüyü kurtarmaktan ibaret olduğu, mevzuatın kapalı devre hazırlandığı anlaşılıyor.
En azından teklifteki acemi görüntü bu izlenimi güçlendiriyor.
Bu ön notları düştükten sonra metnin içeriğine dair görüşlerimi paylaşmak isterim.
Bu bir “af kanunu” niteliğindedir
Öncelikle bu teklifin bir af kanunu niteliğinde olduğunu kaydetmek gerekiyor. Metnin hiçbir yerinde şeklen “af” ifadesine yer verilmemiş olsa da bu, kanunun (maddi anlamda) af getirdiği gerçeğini değiştirmiyor.
AYM’nin yerleşik yaklaşımını aktarırsak:
“Kanun başlığında, metninde veya gerekçelerde kullanılan ‘özel af ’ veya ‘genel af ’ terimlerinin bir etkisi bulunmamakta, kanunla kabul edilmiş bulunan hükümlerin kapsamının bu hususu ortaya koyacağı anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesi, bir metnin Anayasa’ya uygunluğunu denetlerken, o metnin meclislerce şu veya bu nitelikte sayılmış olmasıyla bağlı tutulamaz. Anayasa denetiminin amacı, ancak, Anayasa Mahkemesi’nin incelemesi için önüne getirilen metni kendi hukuk anlayışına göre nitelendirebilmesini zorunlu kılar; aksi takdirde, meclislerin yanılarak nitelendirdikleri bir metnin, Anayasa Mahkemesi’nin denetimi dışında kalması kabul edilmiş bulunur ki bu da Anayasa koyucusunun Anayasa’ya uygunluk denetimini koymakla güttüğü amaca aykırı düşer.”
Teklif, PKK/KCK mensuplarına “erteleme” kisvesi altında aslında bir “özel af”, hatta aynı zamanda “genel af” getirmektedir.
Konuya yabancı olanlar “özel af” kavramını kişiye özel, “genel af” kavramını ise herkese af sandıkları için burada kısa bir açıklama yapmak gerekir.
Özel af, kesin hükme dayalı bir cezayı, miktarını azaltmak veya daha hafif bir ceza ile değiştirmek suretiyle hafifleten ya da hiç infaz edilmeyecek şekilde ortadan kaldıran bir işlemdir. Bunda odak cezanın infazıdır.
Genel af ise suçu konu alan, suç nedeniyle soruşturma ve kovuşturma yapılmasını engelleyen, başlanmışsa soruşturma ve kovuşturmayı, hükmedilmişse mahkûmiyeti, verilmişse cezayı tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldıran bir hukuki tasarruftur. Yani bunda suç ve ceza, yan etkileri ve sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkmaktadır.
Taslakta sayılı suçlar açısından soruşturma, kovuşturma ve mahkûmiyetlerin ertelenmesi söz konusu olmaktadır. Bu süreler “suç işlenmeksizin” geçirilirse ceza infaz edilmiş sayılmaktadır. Bu sürelerde muhataplara bir yükümlülük öngörülmemiştir. Dahası, infaz hâkimliğine, yürütme bünyesinde oluşturulacak bir “Kurul”un (iki ila üç yıl içinde) sunacağı talep üzerine mahkûmiyetten ileri gelen tüm hak yoksunluklarının tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması yetkisi tanınmıştır.
Örnek vermek konunun net anlaşılmasına yardımcı olabilir: Bu metne göre, 20 yıl hapis cezası almış olan bir örgüt mensubu cezaevine hiç girmeyecektir. Bu süreçte herhangi bir denetime de tabi tutulmayacaktır. Üç yıl sonra da infaz hâkimliği kararıyla tüm haklarına kavuşacak, dilerse (Anayasal açıdan tartışmalı olsa da) milletvekili olabilecek ve kamu görevlerine atanabilecektir.
Dolayısıyla taslak, ilk etapta “özel af”, bunu takip eden bir “genel af” getirmektedir.
Teklifte (md. 11/2) ayrıca “Bu Kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmaz.” şeklinde bir hükme yer verilmiştir. Bunun da açıkça ileriye dönük bir af düzenlemesi olduğu kanısındayım.
Önceki çözüm sürecinde (6551 sayılı Kanun) ve OHÂL döneminde (6755 sayılı Kanun) de karşılaştığımız bu türden afların özel nisaba tabi olması gerekir.
Hatırlatmak gerekir ki Anayasa’ya (md. 87/1) göre bir af kanunu “Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun kararı” ile çıkarılabilir. Yani 600 milletvekilinden 360’ının lehe oy kullanması gerekir. Aksi hâlde kanun gerekli nisaba dayanmadığı için iptal edilebilir.
Hangi suçlar af kapsamında?
Taslağın 2’nci maddesi Kanun’un hangi suçları kapsadığını ve kapsamadığını ortaya koymuş bulunuyor.
Önce açıkça kapsamadığı söylenen suçları ifade etmek gerekirse;
- Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçu,
- 1/6/2005 (TCK’nın yürürlük tarihi) tarihinden önce işlenen müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlar.
Taslağın kapsadığı suçlar ise şu şekildedir:
- PKK/KCK terör örgütünü kurma veya yönetme,
- Örgüte üye olma suçu
- Örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme suçu,
- Örgütün propagandasını yapma suçu,
- Örgütün faaliyeti kapsamında işlenen suçlar,
- Örgüt lehine işlenen 7/2/2013 tarihli ve 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunda düzenlenen suçlar.
Taslaktaki hükümler bu suçlar yönünden “hapis cezası” alınacağı varsayımıyla kaleme alınmıştır. Bu suçlardan ötürü “para cezası” alanların durumu belirsizdir.
Kapsam içinde sayılan suçların içinde özellikle “örgütün faaliyeti kapsamında işlenen suçlar” kavramı kapsamı hayli genişletmektedir. Zira buna göre örgüt faaliyeti kapsamında işlenen yağma, hırsızlık, mala zarar verme, dolandırıcılık, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, rehin alma, tehdit, şantaj, kasten yaralama, neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama, eziyet, uyuşturucu madde imal ve ticareti gibi suçlar bu kapsamdadır.
Bunların içinde özellikle “örgüt faaliyeti kapsamında uyuşturucu ticareti" açısından da kamusal bir tartışmanın önemli olduğu kanısındayım. Bir yandan bir kişinin "esrar" kullanma ihtimaline karşı şafak operasyonlarıyla ev baskınları yapılırken, diğer yandan örgüt faaliyeti kapsamında işlenen “eroin” ticareti gibi suçlar bakımından af sonucunu doğurabilecek bir düzenleme öngörülmesi ciddi bir tartışmayı hak etmektedir.
Burada kaydetmek gerekir ki PKK/KCK “narko-terör örgütü” olarak nitelendirilen bir yapıdır. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi için 2023'te yayımlanan Türkiye raporuna göre 1980-2021 yılları arasında PKK/KCK faaliyetleri kapsamındaki uyuşturucu ticareti suçlarına dönük operasyonlar kapsamında 351 ton kenevir ürünü, 5.452 kilogram eroin, 71 kilogram afyon, 4.315 kilogram morfin, 9,4 kilogram kokain, 140.698 adet ekstazi hapı, 1.962 adet captagon tableti ve 28.348 litre asetik anhidrit ele geçirilmiştir.
Toplumu zehirleyen bu tür maddelerin yayılmasıyla ilgili suç faaliyetlerinin “barış” söylemiyle de olsa affedilmesi, mutlaka tartışılması gereken bir konudur.
Öte yandan sayılan diğer suçlar açısından da ek iki tartışma beraberinde gelmektedir.
Birincisi; söz konusu suçların büyük bir kısmı “adi suç” diye bilinen suç tiplerindendir. Bu hâliyle aynı suçun terör örgütü faaliyetleri kapsamında işlendiğinde affa tabi olması, olağan biçimde işlendiğinde ise affa tabi olmaması hem eşitlik ilkesi hem de yerindelik bakımından kuşkuludur.
İkincisi; söz konusu suçların büyük bir kısmı, devlete dönük olmayıp yurttaşların beden bütünlüğüne dönük saldırı niteliği taşımaktadır. Devletin, böylesi suçlar için af getirmek değil etkili bir soruşturma yapmak ve caydırıcı cezalar getirme yükümlülüğü vardır.
Mağdurların fikrinin etkili biçimde alınmaması siyasal yerindelik açısından kuşku uyandırırken, etkili soruşturma yükümlülüğünün ihlal olasılığı da bulunmaktadır.
“Kurul” ve sorunlu yetkileri
Teklif, tüm bu sürecin kalbine bir “Kurul” yerleştiriyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında çalışacak bu kurulun yedi üyesi var:
- Adalet Bakanı,
- Dışişleri Bakanı,
- İçişleri Bakanı,
- Millî Savunma Bakanı,
- Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri,
- Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı,
- MGK Genel Sekreteri.
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, bu Kurulun sekreteryası işlevini gördüğü için tamamen Cumhurbaşkanlığı gözetiminde yani yürütme erkinden müteşekkil olan bu Kurula “Kanun kapsamındaki faaliyetlerin uygulanmasının takibi ve değerlendirilmesi” şeklinde hayli muğlak ve geniş bir yetki verilmiş bulunuyor.
Tüm bakanlık, kurum ve kuruluşların temsilcileri ve gerekli görülen kişilerle toplantı yapacak olan Kurulun kendisine gelecek raporlara göre değerlendirme yapma ve dilerse alt komisyonlar oluşturma yetkisi var.
TBMM de kendi bünyesinde oluşturacağı İzleme Kurulu aracılığıyla Kanun kapsamındaki faaliyetleri izleyip Kurula tavsiyeler verecek imiş.
Kurula tanınan şu iki yetki ise kanımca Anayasa’ya aykırı:
- Soruşturma izni verme,
- Yasama ve yargı organlarına dönük talep yetkisi.
Soruşturma izni yetkisi
Teklif (md. 3/3) MGK’nın kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından önce işlenen suçlar için soruşturma izni verme veya vermeme yetkisini Kurula bırakmaktadır.
Örneğin bir yurttaşın bacağını kaybetmesine neden olan bir terör saldırısında fail hakkında soruşturma yapılıp yapılmamasına Cumhuriyet savcılarının değil, bu “Kurul”un karar vermesi öngörülmüş bulunuyor.
Oysa Anayasa (md. 129/6) bir soruşturmanın idari merciin iznine tabi tutulmasını “memurlar ve diğer kamu görevlileri” bakımından öngörmüştür. Bu kuralın amacı, kamu görevlilerinin gereksiz soruşturma tehdidi altında kalmasını ve bu yolla kamu hizmetlerinin aksamasını önlemektir. (Kamusal hizmet görenler bakımından bu imkânın sınırları için bkz.)
Bu kural, suçun mağdurunun gerçek kişiler olmadığı bazı durumlarda bir ölçüde esnetilebilir. (Örneğin TCK m. 301 bağlamında bkz.)
Buna karşılık, kamu hizmetiyle ilgisi bulunmayan ve suçun mağdurunun gerçek kişiler olduğu hâllerde bu tür izin mekanizmaları, etkili soruşturma yükümlülüğünün yerine getirilmesinin önünde yeni bir engel oluşturur. Üstelik Kurulun bu konudaki yetkisi, herhangi bir ölçüt öngörülmediği için son derece geniştir. Bu denli geniş ve ölçütsüz bir takdir yetkisi, pek çok temel hakkın usul boyutunu ihlal etme potansiyeli taşımaktadır. Dahası, ölçüt yokluğu yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki sınırları da belirsizleştirmekte; bu yönüyle diğer anayasal güvenceleri de zedelemektedir.
Yasama ve yargıya dönük talepte bulunma yetkisi
Teklif (md. 7/3) Kurula “Kurulun gerekli görmesi halinde adlî, idarî ve yasal düzenlemeler konusunda talepte bulunma” yetkisi tanımış bulunuyor.
Yasal düzenlemeler konusunda talepte bulunma yetkisi net ifade edilmediği için bir kanun teklif etme yetkisi gibi algılanabilir. Oysa Anayasa’nın 88’nci maddesine göre “Kanun teklif etmeye milletvekilleri yetkilidir.” Milletvekilleri dışında yürütmeye tanınan bu yetki 2017 yılında Anayasa’dan çıkarılmıştır. Anayasal olarak kaldırılan yetki, kanunla geri getirilemez.
Öte yandan aynı hüküm, “adli talepte bulunma” yetkisi tanıdığı için bu Kurulun görülmekte olan davalarda tavsiye ve telkinde bulunması gibi bir sonuca neden olabilir. Oysa Anayasa’ya (md. 138/2) göre “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.”
Anılan maddenin çok geniş kaleme alınması bu yönlerden risk getirmektedir.
Öte yandan teklif, Kurula “hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması” için mahkemelere başvurma yetkisi vermektedir. Normal şartlarda kişilerin kendi talebine bağlı olan bir konuda Kurulun yetkilendirilmiş olması tuhaftır.
Bu yolla kişilerin bizzat başvuru olanaklarının elinden alınıp alınmadığı belirsizdir. Keza kurulun bu başvuruyu yapmaması hâlinde yargısal yollar ve bu süreçlerin akıbeti de hukuki kesinlik açısından risk getirmektedir.
Eşitlik ilkesi yönünden riskler
Söz konusu teklifin özellikle risk taşıyan yönü eşitlik ilkesi açısından ortaya çıkmaktadır.
Anayasa’daki eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır.
AYM, af veya benzeri lehe düzenlemeler bağlamında; suçun işlenme biçimine (basın yoluyla olup olmaması), yargılama sürecinin hızına (kesinleşmiş olup olmaması) veya idarenin tutumuna bağlı olarak yaratılan farklılıkları “haklı bir nedene dayanmadığı” sürece eşitlik ilkesine aykırı bularak iptal etmektedir.
Bu bağlamda özellikle dikkat çeken husus, 1 Haziran 2005 tarihinin bir farklılaşma ölçütü olarak kullanılmasıdır. Buna göre aynı eylem ve aynı suç kapsamında olan iki kişiden biri bu tarihten önce suç işlemişse kanun kapsamı dışındayken diğer kapsam içinde olabilmektedir. TCK’nın yürürlüğe giriş tarihi olması bu ayrım için nesnel bir olgu sağlasa da, barış/örgütün tasfiyesi amacıyla getirilen bir af rejiminde aynı nitelikteki fiiller bakımından neden belirleyici kabul edildiğinin ayrıca haklılaştırılması gerekir. Bunu haklı çıkarmak zordur. Bu bakımdan AYM’nin iptal kararı kanunun kapsamını genişletebilir.
Keza adi bir suçun terör örgütü faaliyetleri kapsamında işlendiğinde cezasız kalacakken böyle bir bağlam içinde işlenmediği için cezalandırılması da eşitlik ilkesi yönünden gündeme gelecektir.
Son olarak örgütler arasında ayrıma gidilmesi de benzer şekilde silah bırakma kararı aldığını beyan edebilecek diğer örgütlerin kapsama alınmaması bakımından bu türden bir tartışmayı tetikleyebilir.
Teklife “evet” demek kaosa el kaldırmak anlamına gelebilir
Buraya kadar saydığım sorunlar, teklifin kabul edilmesi hâlinde Türk hukuk düzeninde ciddi bir karmaşa doğabileceğini gösteriyor. Üstelik “Anayasa’ya aykırı hükümleri AYM nasılsa iptal eder” diye düşünmek de güvenli değildir.
Çünkü AYM’nin bazı hükümleri iptal edip bazılarını yürürlükte bırakması, zaten birbiriyle bağlantılı olan bu mekanizmayı parçalayıp bambaşka sonuçlar ortaya çıkarabilir. İptal kararının yürürlüğünün ertelenmesi ayrı bir geçiş dönemi yaratabilir. TBMM’nin iptal kararına vereceği karşılık ise sistemin kapsamını yeniden değiştirebilir. Bu sırada tahliyeler yapılmış, soruşturma ve kovuşturmalar ertelenmiş, bazı cezalar infaz edilmiş sayılmış ve mahkûmiyetlerden doğan hak yoksunlukları kaldırılmış olabilir. Bunların bir kısmını daha sonra çıkarılacak bir kanunla veya verilecek bir AYM kararıyla geriye çevirmek mümkün olmayacaktır. Geri çevrilmeye çalışıldığında da iş iyice düğümlenmiş şekilde bulunacaktır.
Türkiye’nin af tecrübesi bu konuda özellikle uyarıcıdır. 1974 tarihli Af Kanunu’nda AYM’nin bazı istisnaları iptal etmesi, affın daralması yerine kapsamının genişlemesi sonucunu doğurmuştu. Yani Anayasa’ya aykırı bir af düzenlemesinde iptal kararı her zaman “sorunu ortadan kaldırmaz”, bazen kanun koyucunun dahi başlangıçta öngörmediği kişilerin aftan yararlanmasına yol açabilir. 2000 yılında çıkarılan ve kamuoyunda “Rahşan Affı” olarak anılan düzenlemenin kapsamı ve sonuçları üzerine yaşanan tartışmalar da af kanunlarının siyasal ve toplumsal etkilerinin kanunun kabul edildiği günle sınırlı kalmadığını göstermektedir.
Kürt sorunu gibi 40 yılı aşkın süredir ağır can kayıplarına, büyük toplumsal acılara ve derin siyasal ayrışmalara yol açmış bir konuda bu riskler çok daha ciddiye alınmalıdır. Böyle bir mesele, hukuken ne anlama geldiği dâhi tartışmalı hükümlerle, sınırları belli olmayan yetkilerle ve ileride AYM kararlarıyla nasıl bir şekle bürüneceği kestirilemeyen bir kanunla düzenlenemez. Burada kılı kırk yarmak gerekirken teklif tam tersine son derece hoyrat hazırlanmıştır.
Yani teklif müstakbel bir kaos teklifi gibi görünmektedir. Bu ağır hukuki sonucun ortaya çıkmaması için Anayasa’dan kesinlikle sapmamayı öneriyorum.
Dahası, böylesine ağır bir meselenin sağlıklı bir kamusal tartışma ortamında ele alındığını söylemek de güçtür. İnsanların birbirini dinlemediği, siyasal kutuplaşmanın son derece yüksek olduğu, yargıya duyulan güvenin aşındığı ve keyfî tutuklama tartışmalarının sürdüğü bir ortamda, 40 yıldır ağır acılar biriktirmiş bir sorunu bu derece tartışmalı bir kanunla çözmeye girişmek başlı başına bir risktir.
Ben toplumun çoğunluğunun bu teklifi içselleştirdiği, hatta teklifin arkasında açık bir toplumsal çoğunluk bulunduğu kanısında değilim. Bunun önemli nedenlerinden biri de sürecin topluma anlatılmamış olmasıdır. İnsanlara neyin neden yapıldığı, hangi pazarlıkların ve hangi karşılıkların bulunduğu, bu düzenlemeye neden ihtiyaç duyulduğu ve sonuçlarının ne olacağı açıkça anlatılmadı. Böyle bir konuda toplumun rızası varmış gibi hareket etmekle toplumun rızasını kazanmak aynı şey değildir.
Bunun çok ağır politik sonuçları da olacaktır. Bugün yeterince görünür olmayan toplumsal itirazın yarın sandıkta ortaya çıkmayacağının hiçbir güvencesi yoktur. Üstelik seçmen yalnızca yapılan tercihin ötesinde kendisine neden doğru dürüst açıklama yapılmadığının da hesabını sorabilir.
Hesabın sandığa gitmeden önce sorulması, hatta etnik grupların birbirinden sormaya başlaması hâlinde ise toplumsal barış çok daha zarar görebilir.
Midyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmayalım.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


