Benjamin Netanyahu, 24 Eylül'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda kürsüye çıktığında onlarca ülkenin delegasyonu salonu terk etti. Netanyahu daha konuşmasına başlamadan sıralar boşalmaya başladı.
Doğrusu, bu, görüntü açısından etkileyici bir tablo yarattı. Ancak dikkati çeken husus, salonu terk eden delegasyonlar arasında İspanya ve İrlanda (not tutmak üzere sadece bir diplomatın salonda kalmasını tercih etmişti) dışında Batılı ülkenin olmamasıydı. Bu da İsrail’in bölgede süregiden fütursuz politikaları karşısında Batılı hükümetlerin ne yaptığını yeniden sorgulamaya yol açıyor.
Çünkü bugün Batılı ülkelerin İsrail karşısındaki sorunu artık Netanyahu hükümetinin politikalarını eleştirip eleştirmemeleriyle ilgili değildir. Eleştiriyorlar. Hatta son dönemde kullandıkları dilin görece sertleştiği de söylenebilir.
Ancak asıl soru şu olmalıdır: Batı, Ukrayna bağlamında savunduğu uluslararası hukuk ilkelerini İsrail söz konusu olduğunda neden aynı kararlılıkla uygulayamıyor?
Bu farkı yalnızca diplomatik duyarlılık ya da siyasi pragmatizmle açıklamak mümkün değildir. Bunu uzun zamandır dile getirilen çifte standart olgusunun bariz bir tezahürü olarak görmek gerçekçilik gereğidir. Bunun Batı açısından bedeli yalnız Ortadoğu'da nüfuz kaybı değil; kendi normatif ve yumuşak gücünün de küresel ölçekte aşınmasıdır.
Batı’nın kurallara dayalı uluslararası düzenin temel ilkelerini seçici bir yaklaşımla uygulamasının kendi inandırıcılığını nasıl aşındırdığını bir başka yazımda esasen ele almıştım. Oradaki temel sorum şuydu: Kurallar gerçekten evrenselse, neden hasımlara karşı bağlayıcı olan ilkeler ilişkilere önem verilen ülkeler söz konusu olduğunda daha esnek hale gelebiliyor?
Bugün İsrail meselesinde gördüğümüz tablo, o soruyu daha da önemli kılıyor. Çünkü Ukrayna Savaşı'nda Batı'nın sergilediği tutum son derece netti. Bir devlet başka bir devletin topraklarını güç kullanarak ele geçiremez. Sınırlar zor kullanılarak değiştirilemez. İşgal kalıcı egemenlik yaratmaz. Siviller her durumda korunmalıdır. Saldırganlığın, bunu yapana bir bedeli olmalıdır.
Bu ilkeler yalnızca söylemde kalmadı. Rusya'ya kapsamlı ekonomik yaptırımlar uygulandı, Ukrayna'ya siyasi, askeri ve mali destek sağlandı ve uluslararası hukuk mekanizmaları harekete geçirildi. Aynı tutumu maalesef İsrail konusunda göremiyoruz.
Kendisini şahsen tanıdığım ve entelektüel derinliğiyle uluslararası meselelere ilişkin yaptığı değerlendirmelere saygı duyduğum İtalyan dış politika uzmanı Nathalie Tocci'nin bu konudaki analizleri özellikle dikkat çekici.
Tocci daha 2009'da Avrupa Birliği'nin İsrail-Filistin politikasını “Söylemde Kararlı, Gerçekte Tavizkar” başlığı altında incelemişti. AB'nin insan hakları ve uluslararası hukuka dayalı bir çözümden yana güçlü bir normatif söylem geliştirdiğini, ancak elindeki diplomatik ve ekonomik araçları kullanış biçiminin bu söylem ile fiili davranış arasında bir boşluk yarattığını savunuyordu.
Aradan on yedi yıl geçti. Sorun hâlâ ortada. Hatta Gazze savaşıyla birlikte çok daha görünür hale geldi.
Tocci 2025'te Avrupa'nın Ukrayna'da demokrasiyi ve uluslararası hukuku savunurken “dimdik durduğunu”, Gazze'de ise Avrupa'nın inandırıcılığını paramparça ettiğini yazdı (https://www.theguardian.com/commentisfree/2025/oct/22/eu-war-gaza-donald-trump-peace-israel-europe?utm_source=chatgpt.com). Özellikle AB'nin Rusya'ya karşı uyguladığı 19 yaptırım paketini, İsrail konusunda ticari ayrıcalıkları askıya alma konusundaki tereddütleriyle karşılaştırdı. Bu da haklı olarak şu eleştirel soruyu hatıra getiriyordu: Uluslararası hukukun temel ilkelerinin neden olayın niteliğine değil, failin Batı'ya yakınlığına göre farklı biçimde uygulandığı?
İsrail'in güvenlik hakkı elbette vardır. Fakat güvenlik hakkı sınırsız değildir. Sivillerin korunması, orantılılık, insani yardımın ulaştırılması, işgal hukukuna uyulması ve yerleşimlerin hukuki statüsü gibi meseleler güvenlik gerekçesiyle ortadan kalkmaz.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in 16 Eylül'de Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı “Birliğin Durumu” konuşmasında bu çelişkinin belki de en iyi örneği. Komisyon Başkanı İsrail’in açıkladığı E1 yerleşim projesini açıkça “gayrimeşru” ve “kabul edilemez” olarak nitelendirdi. Batı Şeria'daki yerleşimci şiddetini ve Gazze'deki insani acıyı da dile getirdi. Ama hemen ardından Avrupa'nın siyasi çaresizliğini kabul etti: Üye devletler ortak bir tepki için gerekli çoğunluğu sağlayamamıştı. Avrupa bölünmüştü ve Avrupa bölündüğünde olayların seyrini değiştiremiyordu.
İşte “omurgasızlık” olarak nitelendirilebilecek tutum tam da burada ortaya çıkıyor. Hukukun ne olduğu biliniyor. İhlal teşhis ediliyor. Fakat bu ihlalin sonuçlarını doğuracak ortak siyasi irade ortaya konamıyor.
AB’nin önemli üye ülkelerinden Fransa’nın tutumu da bu “gelgit”in son somut örneğini oluşturuyor.
Fransa, İngiltere ve Kanada ile birlikte İsrail yerleşimlerinden gelen mallara yönelik ticari tedbirler ve yerleşimlere ilişkin önlemler açıklıyor. Aynı zamanda İsrail'in güvenliğine bağlılığını ve İsrail'le yakın ilişkilerini sürdüreceğini vurguluyor.
Bu iki tutumun bir arada bulunması tek başına bir çelişki olarak görmemek mümkündür.
Fakat Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un BM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada Hamas'ın Batı Şeria'daki faaliyetleri konusunda kullandığı ve daha sonra açıklığa kavuşturulmaya çalışılan ifade, Batı'nın bu alandaki söyleminin ne kadar hassas bir denge üzerinde durduğunu gösterdi. Fransız makamları daha sonra Macron'un Hamas'ın Batı Şeria'yı yönetmediğini söylemek istediğini açıkladılar. Tek başına bir dil sürçmesi bir devlet politikasının ilkesiz olduğunu kanıtlamaz. Ama daha geniş bir sorunun simgesi olarak okunabilir: Sert bir normatif pozisyon alırken bile bunun doğurabileceği siyasi sonuçlardan çekinmek.
İşte Batı'nın “gelgit” görüntüsü buradan kaynaklanıyor.
Avrupa İsrail üzerinde ciddi ekonomik ve diplomatik kaldıraçlara sahip olmasına rağmen bunları uzun süre kullanmakta isteksiz davrandı. Avrupa'nın bu tutumu Gazze konusunda inandırıcılığını kaybetmesinin temel nedenlerinden biri haline geldi. AB yerleşimlere yönelik ticari tedbirler yoluyla uluslararası hukuka yeniden ağırlık vermeye başlamış olsa da hâlâ bölünmüş olduğunu ve özellikle Almanya'nın direncinin önemli bir faktör olarak belirdiğini söylemek sanırım yanlış olmaz.
Dolayısıyla sorun “Avrupa'nın elinde araç yok” değildir. Araçlar var. Ekonomik kaldıraç var. Diplomatik kaldıraç var. AB-İsrail Ortaklık Anlaşması var. Ticaret ilişkileri var. Silah satışı dahil olmak üzere savunma ilişkileri var. Sorun, bunların ne zaman ve ne ölçüde kullanılacağı konusunda ortak siyasi iradenin olmamasıdır.
Çifte standardın asıl bedeli ise şurada beliriyor: Uluslararası düzen yalnızca kurallardan oluşmaz. Kuralların meşruiyeti, herkese uygulanacağına dair inançtan doğar. Bu durumun Batı açısından tehlikesi, yalnızca Arap veya Müslüman dünyasında güven kaybı değildir. “Küresel Güney” ülkeleri başta olmak üzere dünya genelinde Batı'nın “kurallara dayalı uluslararası düzen” iddiasının ikna gücünün de zayıflamasıdır.
Burada mesele İsrail karşıtlığı değildir. İsrail'in varlığını veya güvenliğini reddetmek ise hiç değildir. Hamas'ın 7 Ekim saldırısını kınamak ile Filistinlilerin haklarını savunmak arasında hiçbir çelişki yoktur.
Tam tersine: ilkesel siyaset bu iki gerçeği aynı anda savunabilmektir. İsrail'in güvenliğini savunurken Filistinlilerin haklarını da savunmak. Hamas'ın terörünü kınarken, Gazze'de süregiden soykırımı da kınamak ve sivillerin korunmasını talep etmek. İsrail'le stratejik ilişkiyi sürdürürken uluslararası hukuka aykırı yerleşim politikasına yönelik olarak en azından ekonomik yaptırım uygulamak. Bunlar birbirini dışlayan politikalar değildir.
Bu nedenle Netanyahu'nun BM'deki konuşmasında boşalan salona çok fazla önem ve anlam yüklemek doğru olmaz. Sonuçta ne kadar güçlü olursa olsun, diplomatik sembolizm siyasi iradenin yerini tutmaz.
Eğer uluslararası hukukun ihlal edildiğine inanılıyorsa, bunun ekonomik, diplomatik ve hukuki sonuçları olacak mı? Yoksa birkaç sert açıklamadan sonra stratejik çıkarlar devreye girdiğinde geri mi çekilinecek? Batı'nın bugün verdiği görüntü, ne yazık ki, hâlâ ikinci duruma fazlasıyla yakındır.
Batı'nın Ortadoğu'daki asıl kaybı yalnızca diplomatik nüfuz değildir. Normatif otoritesidir. Kuralların seçici uygulanması, yalnızca belirli bir politikanın inandırıcılığını değil, kurallara dayalı düzenin kendisinin de meşruiyetini zedelemektedir. Bu çerçevede, küresel gelişmelerin mevcut seyrinde kurallara dayalı düzenin varlığını sorgulamak da ne yazık ki meşru bir sorunsal hâline gelmiştir.
Batı'nın gelecekteki inandırıcılığı, söylediklerinin doğruluğundan çok, zor zamanlarda söylediklerinin arkasında durup durmadığıyla ölçülecektir. Önemli olan, ilkeleri çiğneyen bir dost ülke olduğunda, bu ülkenin de karşısında durabilmesidir.
Bu yazıda Batı’nın tutumu ele alınmaya çalışılmıştır. Ama Doğu/Güney ve Müslüman dünyasının, Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında izlediği ikircikli tutumu nasıl açıklamalı? Bu bağlamda, onların çoğunda da Batı’nın benzer çifte standartlarının gözlendiğini öne sürmek, bir gerçekliğe parmak basmak açısından önemlidir. Hiç kuşkusuz Batı dışındaki dünyanın da eleştiriye açık tutumu ayrı bir analizin konusu olarak değerlendirilmelidir.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


