Diplomaside kurumsallığın aşınması: Trump’ın öğrettikleri

Diplomaside kurumsallığın aşınması: Trump’ın öğrettikleri

Diplomasi, her şeyden önce, doğası gereği, süreklilik, öngörülebilirlik ve birikim üzerine kurulu bir devlet pratiğidir. Devletlerin dış politika davranışları yalnızca güncel siyasi tercihlerle değil, aynı zamanda yıllar içinde oluşmuş kurumsal hafıza ve mesleki deneyimle şekillenir. Bu çerçevede kurumsal hafıza, geçmişte edinilen tecrübelerin, başarı ve başarısızlıkların, müzakere tekniklerinin ve yerleşik teamüllerin bugüne gerekli ölçüde uyarlanması yoluyla aktarılması anlamına gelir. Mesleki bilgi ve birikim ise bu hafızayı etkin şekilde kullanabilen diplomat kadroların varlığıyla hayat bulur. Bu iki unsur birlikte, dış politikada savrulmayı önleyen bir denge mekanizması oluşturur

Diplomaside kurumsallığın aşınması: Trump’ın öğrettikleri

Geçtiğimiz günlerde bir üniversitemizde uluslararası ilişkiler öğrencileriyle dünyanın içinden geçmekte olduğu sınamalarla dolu karmaşık ortama ilişkin değerlendirmelerimi paylaştığım konferans sonrasındaki soru-cevap bölümünde öğrencilerden birinin sorusu bu yazının esin kaynağı oldu. Sorunun sahibi öğrenci dünyanın farklı ülkelerinde dış politikanın yürütülüşünde kurumsal diplomasiden sapıldığının söylenebileceğini, bu durumda diplomasi mesleğini seçecek öğrenciler bakımından gelecekteki mesleklerinin sağladığı katma değerde eskisine göre bir azalma olup olmadığı endişesinin doğduğunu söyledi. Bu bağlamda özellikle çarpıcı bir örnek olması bakımından, ABD Başkanı Trump’ın dış politikadaki söylem ve eylemlerine bakarak gerek kurumsal, gerek diplomasi mesleğine mensup kişilerin katkıları yönünden bu konudaki görüşlerimi öğrenmek istedi. Liderler düzeyinde doğrudan iletişimin yaygınlaşmasıyla diplomasi kurumunun katkısının görece gerileyip gerilemediğini de sorguladı.

Meslekten gelen diplomatların en ayırt edici özelliklerinden biri, müzakere sanatına hâkimiyetleridir. Bu hâkimiyet yalnızca teknik bilgiyle sınırlı değildir; aynı zamanda karşı tarafın (ikili düzeyde) ya da tarafların (çok taraflı diplomasi) pozisyonlarını, kırmızı çizgilerini, iç siyasi dinamiklerini ve hareket alanını derinlemesine analiz edebilme kapasitesini de içerir. Deneyimli diplomatlar, muhataplarının neyi neden talep ettiğini, hangi konularda esneyebileceğini ve hangi alanlarda geri adım atmayacağını öngörebilir. Bu sayede kendi pozisyonlarını statik bir biçimde savunmak yerine, karşı tarafın duruşuna göre esnek ama hedef odaklı bir şekilde ayarlayabilirler.

Dahası, profesyonel diplomasi, hangi unsurun ne zaman ve nasıl devreye sokulacağını bilme sanatıdır. Her koz gelişi güzel ve belli bir önceliklendirme yapılmaksızın kullanılmaz; bazı unsurların etkili olabilmesi için doğru bir zamanlamanın kollanması gerekir. Meslekten diplomatlar, bir müzakere sürecinde belirli başlıkları ya da taviz unsurlarını gerektiğinde bir kaldıraç (leverage) olarak öne çıkarabilecek stratejik sezgiye sahiptir. Bu yaklaşım, müzakerelerde ülke çıkarlarına hizmet edecek azami kazanımı sağlarken asgari tavizle sonuca ulaşmayı mümkün kılar. Kurumsal hafıza da bu noktada devreye girer; geçmiş müzakerelerde hangi araçların işe yaradığı, hangi yöntemlerin başarısız olduğu bilgisi, bugünkü kararları şekillendirir. Elbette, meslekteki bu birikim adeta bir “usta-çırak” ilişkisinin özeniyle bir kuşaktan ötekine aktarılır.

Ancak son yıllarda özellikle Donald Trump’ın başkanlığı döneminde ABD dış politikasında gözlemlenen eğilimlerin, bu geleneksel anlayıştan ayrılındığı farklı örneklerle başka ülkelerde de görülebilen genel bir kopuşu yansıttığı söylenebilir. Kurumsal süreçlerin geri plana itilmesi, profesyonel diplomatik kadroların etkisinin azaltılması ve karar alma mekanizmalarının giderek çok dar bir çevrenin dahil edildiği süreçlerde kişiselleşmesi, Amerikan diplomasisinin uzun yıllara dayanan temel özelliklerini zayıflatmıştır. Bu durum yalnızca ABD’nin kendi dış politika etkinliğini değil, aynı zamanda uluslararası sistemdeki güvenilirliğini de etkilemiştir.

Trump döneminin en dikkat çekici özelliklerinden biri, dış politikanın kurumsal çerçeveden ziyade lider merkezli bir anlayışla yürütülmesidir. Geleneksel olarak ABD dış politikası, Dışişleri Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Konseyi, Pentagon ve istihbarat kurumları arasında koordinasyonla şekillenirken, bu dönemde karar alma süreçlerinin sözünü ettiğim dar çevreye sıkıştığı gözlemlenmiştir. Bu durum, hem bilgi akışını sınırlamakta, hem de siyasa üretiminde derinlik kaybına yol açmaktadır. Kurumsal hafızanın devre dışı kalması, geçmiş deneyimlerden ders çıkarma kapasitesini de zayıflatmaktadır. İran ile müzakere etmek üzere görevlendirilen gayrimenkul piyasasında birikime sahip işinsanı Witkoff ve Trump’ın damadı Kushner’in İran’la geçmişte JCPOA anlaşması için yürütülmüş müzakereler sırasında edinilen bilgi ve deneyim birikiminden yoksun ve dosyalara hakim olmayan özellikleri nedeniyle savaşın başlatılmasından hemen önce İran tarafından yapılmış önerileri kavrayamamaları ve bunların süreçte yeterince değerlendirilmemesi ABD’de yaygın bir kanaattir.

Öte yandan, Trump’ın ikinci başkanlık döneminde “tasarruf” ve “etkinlik” gerekçesiyle devlet aygıtı içinde bazı uzmanlık birimlerinin zayıflatılması ya da işlevsiz hale getirilmesi de yapının temel taşlarını bozabilme riski içeren dikkat çekici bir eğilimdir. Özellikle savunma ve güvenlik bürokrasisinde, hedef tespiti, istihbarat doğrulama ve sivil kayıpların asgariye indirilmesine yönelik teknik kapasite büyük ölçüde kurumsal bilgi birikimine dayanır. Bu tür uzmanlık alanlarının aşınması, karar alma süreçlerinde hataya açık alanları genişletebilir. Nitekim son yıllarda farklı çatışma bölgelerinde sivil kayıpların önlenmesine yönelik mekanizmaların yeterince işletilemediğine dair eleştiriler artmıştır. Bu durum, kurumsal hafıza ve teknik uzmanlığın yalnızca diplomatik müzakerelerde değil, sahadaki uygulamalarda da ne denli hayati olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.

Bunun doğal sonucu olarak dış politikada tutarsızlık ve öngörülemezliğin arttığına dair eleştirilerin güçlendiği görülmektedir. Diplomasi, muhataplar açısından güven inşa etmeyi gerektirir; bu da büyük ölçüde verilen sözlerin tutulmasına ve izlenen politikanın belirli bir çizgiye sahip olmasına bağlıdır. Oysa Trump döneminde sıkça gözlemlenen ani politika değişiklikleri, sert söylemler ile geri adımların iç içe geçmesi ve farklı kurumlardan gelen çelişkili mesajlar, ABD’nin güvenilirliğini aşındırmıştır. Bu durum yalnızca rakipler nezdinde değil, müttefikler açısından da ciddi soru işaretleri yaratmıştır.

Müttefikler arasında var olması gerekli itimad açısından Grönland meselesi çarpıcı bir örnek sunmaktadır. ABD’nin Danimarka’ya bağlı özerk bir bölge olan Grönland’ı satın alma yönündeki söylemleri, diplomatik teamüller açısından alışılmadık bir yaklaşımı yansıtmıştır. Böyle bir konunun kamuoyu önünde dillendirilerek baskı unsuru haline getirilmesi, müttefikler arasında güven zedelenmesine yol açmıştır. Oysa kurumsal hafızaya dayalı bir diplomatik yaklaşım, bu tür hassas konuların kapalı kapılar ardında, uzun vadeli stratejik işbirliği çerçevesinde ele alınmasını gerektirirdi.

Benzer şekilde Kanada ile ilişkilerde kullanılan sert ve zaman zaman tehditkâr dil, ABD’nin en yakın müttefiklerinden biriyle dahi ilişkilerin ne ölçüde kişiselleşmiş bir zemine kaydığını göstermiştir. Kanada ile ABD arasındaki ilişkiler tarihsel olarak “özel ilişki” niteliği taşırken, bu dönemde ekonomik baskı unsurlarının ve sıra dışı söylemlerin öne çıkması, karşılıklı güveni zedeleyen bir unsur olmuştur. Diplomasi dilindeki bu değişim, yalnızca iki ülke ilişkilerini değil, genel olarak ABD’nin müttefikleriyle kurduğu ilişkinin doğasını da sorgulatır hale getirmiştir.

İran ile ilişkilerde yaşananlar ise belki de en dikkat çekici örneği oluşturmaktadır. Bir yandan sert yaptırımlar ve tehditler devreye sokulurken, diğer yandan müzakere çağrıları yapılmış; bu durum dış politikada tutarsız bir görüntü yaratmıştır. İran gibi tarihsel, kültürel ve stratejik derinliği olan bir aktörle ilişkilerde dilin, sembolizmin ve sürekliliğin önemi büyüktür. Kurumsal hafızanın zayıflaması, bu inceliklerin göz ardı edilmesine yol açmış ve ABD’nin müzakere kapasitesini sınırlamıştır. Kaldı ki, 2012 yılından bu yana BM Genel Kurul toplantıları dahil çeşitli vesilelerle “İran’ın nükleer silah yapım kapasitesine birkaç hafta gibi kısa bir süre kaldı, tehdit çok büyük ve yakın” şeklindeki söylemi bilinen ve İran tehdidini bertaraf etmek için ABD’ni müdahaleye farklı Yönetimler sırasında sürüklemeye çalışan İsrail Başbakanı Netanyahu’nun bu taleplerine asla kapılmayan öncellerinden farklı olarak Trump’ın bu defa İsrail’in peşinden İran’a karşı savaş başlatmış olması da yine kurumsal değerlendirme süreçlerinin işlemeyişinin ya da kendisine kurumsal yollardan gelen siyasa önerilerinin dikkate alınmayışının çarpıcı bir örneğini oluşturmuştur. Nitekim kendisi bakımından sürpriz kaynağı olduğunu söylediği Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından seyrüsefer trafiğine kapatılabileceğine ilişkin kurumsal düzeydeki uyarıları Trump’ın gözardı ettiği Washington’da çok konuşulan bir husustur.

Tüm bu örnekler, diplomasi pratiğinde kurumsal yetkinlik ve mesleki birikimin neden vazgeçilmez olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Diplomasi yalnızca anlık krizlere verilen tepkilerden ibaret değildir; aksine uzun vadeli stratejik düşünceyi, sabrı ve birikimi gerektirir. Unutmayalım ki siyasal iktidarda bulunanlardan bağımsız olarak ülkelerin çıkarları partiler üstü bir veri niteliğindedir. Amaç bu çıkarlar doğrultusunda siyasaların belirlenip izlenmesidir. Bugün liderlerin aralarındaki doğrudan iletişimle yürütülen ülkeler arasındaki angajman modeli yaygın bir uygulama olsa da, bu, kurumsal diplomasi katkısına ihtiyaç duyulmadığı anlamına gelmez. Aksine bu tür bir angajmanın ülke çıkarlarına hizmet edecek sonuçlar alınmasında dikkatle geliştirilen bir örgünün ilmeği olabilmesi için kurumsal bilgi ve mesleki deneyim katkısı önemli olmaya devam edecektir. Kurumsal hafıza, geçmişte yapılan hataların tekrarlanmasını önlerken, mesleki deneyim bu hafızanın doğru şekilde kullanılmasını sağlar. Bu unsurların zayıflaması ise dış politikada savrulmalara ve güven kaybına yol açar.

Trump döneminde ortaya çıkan ve ne yazık ki sadece ABD’yle sınırlı olmayan bu tablo, kısa vadeli esneklik ile uzun vadeli istikrar arasındaki gerilimi de gözler önüne sermektedir. Kimi zaman geleneksel diplomatik kalıpların dışına çıkmak, yeni fırsatlar yaratabilir. Ancak bu tür adımların başarılı olabilmesi için sağlam bir kurumsal zemin ve derin bir bilgi birikimi gereklidir. Aksi takdirde esneklik, öngörülemezliğe; yenilik ise tutarsızlığa dönüşebilir.

Sonuç olarak, diplomasi alanında kurumsal hafıza ve mesleki birikim yalnızca teknik unsurlar değil, aynı zamanda stratejik birer gerekliliktir. ABD örneği, bu temellerden uzaklaşmanın ne tür sonuçlar doğurabileceğini açıkça göstermektedir. Müttefiklerle ilişkilerde güven erozyonu, rakipler karşısında caydırıcılıkta belirsizlik ve genel olarak dış politikada yön kaybı, bu sürecin en belirgin çıktıları olmuştur. Bu nedenle, uluslararası sistemde etkin ve güvenilir bir aktör olmanın yolu, her ülke için güçlü kurumlar ve bu kurumları besleyen birikimli insan kaynağından geçmeye devam etmektedir.

İlgili İçerikler