Mimarlığın tözünü aramak; Ali Artun ve Ahmet Yiğider ile TÖZ üzerine: Daha çok felsefe literatürüne yakın; bir tefekkür alanı…

Mimarlığın tözünü aramak; Ali Artun ve Ahmet Yiğider ile TÖZ üzerine: Daha çok felsefe literatürüne yakın; bir tefekkür alanı…

"TÖZ, insanlığın hayalperest mimarlığının peşinde. Bu arayış bazen tabiata, bazen insana, bazen de daha geniş bir bilinmezliğe temas ediyor"

Mimarlığın tözünü aramak; Ali Artun ve Ahmet Yiğider ile TÖZ üzerine: Daha çok felsefe literatürüne yakın; bir tefekkür alanı…
TÖZ

Mimarlık, başlangıcında yalnızca barınma ihtiyacına değil, insanın evrenle kurduğu ilişkiye de karşılık geliyordu. Taş, yapı malzemesi olmanın ötesinde; ritmi, oranı ve sessiz diliyle bir anlam taşıyıcısıydı. Kemerler, boşluklar ve örtüler, insanı kendi ölçeğinin ötesine bağlayan sezgisel bir mimarlık anlayışının parçasıydı.

Zamanla bu dil geri çekildi. Sanayileşme ve modernleşme süreciyle birlikte mimarlık, giderek ölçülebilir olanın, işlevin ve rasyonel düzenin alanına yerleşti. Şiirsel ve sembolik olan ise uzun süre mimarlığın dışına itildi.

Bugün bu kadim özle yeniden temas etme çabası, iki farklı düşünsel hattın kesişiminde karşımıza çıkıyor. Sanatın özerkliğini ve modernizmin kuramsal yapısını uzun yıllardır inceleyen Ali Artun ile heykel pratiğinde malzemeyi duyusal bir deneyime dönüştüren Ahmet Yiğider, TÖZ sergisiyle bu ortak zeminde buluşuyor. Sergi, 17 Ocak – 8 Şubat 2026 tarihleri arasında Galata Rum Okulu’nda görülebilecek. Öncesinde, Sayın A. Artun ve A. Yiğider için “TÖZ”ün anlamını anlamaya çalıştık.

Ahmet Yiğider

“Mimarlığın bir mitoloji yazdığı Göbeklitepe…”

-“TÖZ” deyince, aklımıza felsefi bir kelime geliyor. Bu kelime bir fikir mi yoksa sezgi mi? Siz de bu kavramı karşılayan yapılardan örnek verir misiniz?

Ali Artun: “Töz”, “cevher” kelimesine karşılık geliyor. Bir şeyin özü, kökü. Mimarlıkta, bir mimarlık eserinin ilahiyatı, ruhiyatı, ilmi, geometrisi, gizemi, şiiri…İşlevi, rasyonalitesi, aklı değil. Hayali. 

Akılcılık ötesi, şiirsel mimarlık geleneğine örnek sınırsız. Yeni yayınlanan “Zigurat” kitabımda bu gelenekten 800 kadar eser derledim. Ama gene birkaç favorimi vereyim: Scwitters’in çöplerden yaptığı hiç bitmeyen “Merzbau” evi, Maleviç’in gökyüzünü kuşatan “Arkitektoniki” projeleri, Piranesi’nin hapisaneleri ve tabi en başta mimarlığın bir mitoloji yazdığı Göbeklitepe.

-Peki töz ne zaman geriye itildi, unutuldu?

A. Artun: Rönesans ertesinde bilgi rejimi değişti. Mimarlık yönünden en önemlisi, geometri ve aritmetik bilimselleşti. Formlar ve sayılar bütün sembolizmini, bütün muammasını kaybetti. Yani mimarlık tözünü ifade eden dilini kaybetti. Bugünkü gibi, insanların mekanını ve hayatını disiplin altına alan bir tasarım bilimine dönüşmeye başladı.

Ali Artun-Babil

-Gehry, Hadid, Tschumi, Libeskind gibi mimarların işleri çoğu zaman rasyonel mimarlığın sınırlarını zorlayan yapılar olarak anılıyor. Mimarlık ne zaman ve hangi ihtiyaçla rasyonel dilin dışına çıkıp şiirsel arayışa yöneldi?

A. Artun: Biliyorsunuz, bu grup, 1970’lerde modernist mimarlığa karşı bir hareket başlattılar ve ondan “postmodernler” olarak tanımlandılar. Bu hareketlerinde başta Derrida olmak üzere Fransa’nın şöhretli “1968 filozofları”ndan etkilendiler. Rasyonalizmi ve işlevselciliği reddettiler. Mimarlığı bir “metin” olarak kavradılar. “Şiirsel” bir mimarlığın peşine düştüler. Sonunda Gehry’nin Bilbao Müzesi gibi yapılar çıktı ortaya. Özellikle Maleviç’ten esinlendiğini söyleyen Zaha Hadid’in estetiği etkili oldu.

-Mimarlık eğitimi almış bir sanat tarihçisi olarak, uzun süredir mimarlığın tarihsel kaynakları ve ‘hayalperest mimarlık’ hattı üzerine çalışıyorsunuz. TÖZ bu düşünsel çalışmanın neresinde duruyor; baştan planlanmış bir sergi fikri mi, yoksa bu araştırma sürecinin kendiliğinden ortaya çıkan bir sonucu mu?

A. Artun: Ben mimarlık eğitimi almış bir sanat tarihçisiyim. Yıllardır mimarlığın tarihsel kaynakları üzerinde çalışırken ve “hayalperest mimarlık” birikimini tararken kendiliğinden bazı assemblajlar ortaya çıkmaya başladı. Sonra eş-dost ille bunları sergile diye ısrar edince öyle birkaç sergi çıktı ortaya.

Ali Artun

-Bu sergide iki dil yan yana: biri kuram ve mimarlık hafızası, biri duyular ve malzeme. Bu sergide sizi bir araya getiren ortak cümle neydi?

A. Artun: Mimarlığın tözü.

Ahmet Yiğider: Sanatsal üretimlerimde — özellikle heykelimde — bir tür ütopyadan söz ediyorum. Şöyle bir alanı hayal ediyorum: görünür olanın, dolayısıyla malzemenin ve tekniğin esere katkısının nihai noktaya kadar inceltildiği, arındırıldığı, hatta neredeyse yokluk sınırına yaklaştığı; buna rağmen düşünsel ve ifade gücünün hâlâ varlığını koruduğu bir alan. Bir anlamda bir “sıfır noktası”; fakat ifade hala orada ve çok güçlü.

“TÖZ” kavramı serginin ana fikri olarak şekillenirken, bu arayışın heykelimle bütünüyle örtüştüğünü hissettim. Bahsettiğim arındırma, bu öz arayışı aslında insanlık tarihi kadar eski. Benim için bunun en çarpıcı örneklerinden biri Göbeklitepe ve çevresinde gün yüzüne çıkarılan kalıntılar. Bu yapılara bakarken ister on bin yılı aşan bir soyutlama çabası diyelim, ister bir ululaştırma ya da tanrısallaştırma biçimi… Son derece yalın bu müthiş formlar karşımızda güç ve gizemiyle öylece duruyor.

-Galata Rum Okulu çok konuşan bir bina. Bu mekâna girdiğinizde ilk hissinizi merak ediyorum. TÖZ’ü burada kurarken mekân size sınır çizdi mi?

A. Yiğider: Galata Rum Okulu, restorasyon öncesinden de sanat etkinlikleri vesilesiyle bildiğim, hep sıcak hissettiğim bir mekân. Restorasyonla birlikte, sergileme imkânları açısından yapının bir adım daha ileri taşındığını söylemek mümkün. Elbette yapının özgün olarak bir okul olarak tasarlanmış olması, özellikle heykel ve yerleştirme gibi işler söz konusu olduğunda ölçek açısından bazı zorluklar yaratabiliyor. Ama buna karşılık mekânın ruhu son derece güçlü; yapının çok kendine özgü bir estetiği var. Yola çıkarken de, kurulum sürecinde de keyif aldığımız bir sergi mekânı oldu.

A. Artun: Heyecanlandırıcı, esinlendirici, ferah bir mekân.

“Daha çok felsefe literatürüne yakın; bir tefekkür alanı…”

-Ahmet Bey, TÖZ kelimesi size ilk geldiğinde sizde daha çok ne uyandırdı? Bir fikir mi, bir his mi? Bu kelime etrafında düşünmek üretiminizi nasıl etkiledi?

A. Yiğider: Kabul edelim, TÖZ kelimesi ilk duyulduğunda doğrudan ya da tekil bir anlama işaret etmiyor. Daha çok felsefe literatürüne yakın; bir tefekkür alanı açıyor, biraz da gizem bırakıyor. Bu belirsizlik hâli benim için önemli.

Sanatını tanımlayabilecek ya da üretimiyle örtüşebilecek yeni kavramlarla karşılaşmak sanatçı için her zaman heyecan verici bir durum. TÖZ’ü bu ölçüde benimsediğim ve içselleştirdiğim için, farklı dönemlere ait heykellerimi bu kavram etrafında yeniden düşünmek zor olmadı. Nitekim bu sergide benim işlerimi Ali Artun’un eserleriyle bir araya getiren şey de tam olarak bu ortak hissiyat.

-Önceki çalışmalarınız üzerinden de sormak isterim. İşlerinizde koku çok belirleyici bir yerde duruyor. Bu tercihin kaynağı daha kişisel bir duyarlılık mı, yoksa üretiminizin merkezinde duran bir düşünce mi?

A. Yiğider: Koku, olağan yaşam akışı içinde çoğu zaman farkında olmadığımız, ama insan belleğiyle kurduğu bağ açısından son derece güçlü bir duyusal alan. Kendi adıma bu duyuyla ilişkim kendimi bildim bileli kuvvetli; bunda doğaya olan tutkumun da payı olduğunu düşünüyorum.

Kokunun sanat pratiğimdeki yerine dair şunu söyleyebilirim: Sanat eseri, sanat düşüncesinin görünen ya da algılanabilen tarafı. Plastik sanatlarda bu zaten işin merkezinde duruyor. Bu yüzden sanat eseri, fazlası ya da eksiği olmayan, kendi içinde tamamlanmış bir bütün olarak düşünülmeli. Koku gibi duyusal medyalar da — diğer tüm malzeme ve mecralarda olduğu gibi — esere ya da sergiye sonradan eklenmiş unsurlar olmamalı; düşüncenin ve onun esere dönüşme sürecinin tam merkezinde yer almalı. Aksi hâlini bir tehdit olarak görüyorum; dekoratif bir unsur ya da eklenmiş bir süs gibi. Kavramsal ve disiplinler arası işlerimde koku ve diğer duyusal etmenlerin kullanımı tam da bu noktada hassas bir yerde duruyor.

“Karınca Yuvası” sergisinde, tam-sosyal bir canlı türü olan karıncalarla laboratuvar ortamında yaptığım deneyler sonucunda, tür içi iletişimde kullandıkları koku moleküllerini bilimsel yöntemlerle inceleyip yeniden ürettim. İzleyicinin eserin içinde dolaşırken bu iletişim materyalini duyumsamasını, onunla temas etmesini istedim. Diğer yandan 9. Çanakkale Bienali için ürettiğim “İncir, İnsan, Toprak” yerleştirmesinde anne sütü evresindeki bir bebeğin gece uykusu sırasında teninden topladığım koku moleküllerini analiz ettim. İnsan kokusu, incir kokusu ve toprak kokusunun birbirine dönüşümü; insanla tabiat arasındaki bütünlük fikrini izleyiciyle birlikte düşünmeye açıyordu.

-İşlerinizde izleyicinin mekân içinde dolaşması, ritmi ve bedensel varlığı hep önemli bir yer tutuyor. TÖZ’de izleyicinin bedeni sizce nasıl bir deneyimin içine girecek?

A. Yiğider: TÖZ, çok güçlü bir ana fikir etrafında şekilleniyor. Bir yandan derin, ama aynı zamanda geniş ve kapsayıcı. Zaman ve bilinçle doğrudan ilişki kuran heykel serilerim, “Erk Serisi”, “Detraktif Anatomiler Serisi” gibi farklı dönemlerde ürettiğim işler yalın ifade diliyle bu fikirle doğal biçimde kaynaştı. Ali Artun’un bu sergide küratoryal katkısı çok belirleyici. Bunu büyük bir şans olarak görüyorum. İşlerin mekânla ve birbiriyle ilişkisi, ritmi ve boşlukla kurduğu bağ bu ortak düşünme hâlinden beslendi.

Aslında sorduğunuz izleyici eğilimi bizim için de merak konusu; cevabını sergiyle birlikte göreceğiz. Ama arzum, izleyicinin zamanı biraz askıya alması, binlerce yıllık kadim bir hafızanın içinde dolaşması; insanlığın o hayalperest, sezgisel refleksine bir nebze burada temas edebilmesi.

Ahmet Yiğider-Bilinç serisi

“TÖZ, insanlığın hayalperest mimarlığının peşinde”

- “İnsan, Tabiat ve Evren.” Sergide terazinin ibresi sizce hangi tarafa kayıyor? Tabiat burada ilham mı, ortak mı, öğretmen mi?

A. Yiğider: İnsan, tabiat ve evren… Varoluşun sınırlarını sanırım bu üçü üzerinden anlamaya çalışıyoruz. Tabiat, bunların içinde en somut olanı; sınırları daha belirgin, daha kavranabilir. Fizik alanının içinde duruyor. Evren bambaşka bir muamma. Sınırsız, hâlâ mahiyetini tam olarak kavrayamadığımız bir alan. Birkaç yüzyıl önceki evren algısıyla, binlerce yıl önceki ya da bugünkü farklı… İnsan ise fiziksel ölçekte en mikro düzeydeyken, içsel olarak başka bir bilinmezlik taşıyor. Sanırım evren kadar gizemli. TÖZ, insanlığın hayalperest mimarlığının peşinde. Bu arayış bazen tabiata, bazen insana, bazen de daha geniş bir bilinmezliğe temas ediyor.

-İzleyici bu sergiden hangi duygu veya düşünceyle ayrılsın istersiniz? Onlara yüklemek istediğiniz veya onlardan almak istediğiniz bir şey var mı? 

A. Yiğider: Tefekkür. İzleyici bunu yaşarsa hem çok şey vermiş hem de fazlasıyla almış oluruz.

Ali Artun hakkında:

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde mimarlık okudu. Mimarlar Odası’nda meslekle ilgi araştırmalar ve yayınlar yaptı. 1984’te Ankara’da Galeri Nev’i kurarak Türkiye’de çağdaş sanatın gelişiminde öncü bir rol üstlendi. Yıldız Teknik, Marmara ve İstanbul Teknik üniversitelerinde sanat tarihi dersleri verdi. 20.yüzyıl sanatı ve Türkiye’de sanat üzerine çok sayıda kitap ve makale yayınladı. 2016’da Serbest Mimarlar Derneği, 2024’te ise Mimarlar Odası tarafından “Mimarlığa Katkı” ödülüne layık görüldü.İletişim yayınlarından çıkan Sanat-Hayat dizisinin ve çevrimiçi sanat dergisi Skop’un kurucu editörüdür. 2023’te Soda Galerisi’nde "Hayalperest Mimarlık", 2024’te ise Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde "Mimarlığın Aklı" sergilerini açtı ve aynı adlarla kitaplarını yayınladı. www.aliartun.com

Ahmet Yiğider hakkında:

Yıldız Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümünde lisans, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Tasarım Bölümünde yüksek lisans eğitim aldı.2021’de Moskova Gallery Fine Art’ta “Intellect” isimli heykel sergisi gerçekleşti. 2024’te 9. Çanakkale Bienali’nde “İncir, İnsan, Toprak” isimli eseri sergilendi. Baksı Müzesi’nin Ütopya Atölyelerine davet edilen en genç sanatçı-eğitmen oldu. “Karınca Yuvası” sergisi 2025’te Ankara CerModern’de gerçekleşti ve eşzamanlı olarak “Heykelde Duyusallık” isimli kitap yayınlandı. Ahmet Yiğider, duyular ve özelde koku duyusu üstüne bilim ve sanat merkezli çalışmalar yapıyor. “Türkiye’nin Endemikleri” projesine liderlik ediyor. Yiğider, heykelinde soyutlamayı insana içkin kadim bir sezgi olarak ele alır. Biçim burada bir temsil değil, varlığın kendini duyumsama biçimidir. Her eser, insanın doğa ve evrenle kurduğu ontolojik diyaloğun sessiz bir kaydıdır. www.ahmetyigider.com

Galata Rum Okulu hakkında:

1910 yılında Eleni Zarifis’in bağışıyla kurulan Galata Okulu, Osmanlı’nın modernleşme döneminde önemli bir Rum eğitim kurumu olmuştur. Mimar Kambanakis ve Christidis tarafından neoklasik-eklektik üslupta tasarlanan okul, İstanbul’un tarihi ticaret merkezi Galata’da, birçok kuşağa eğitim vermiştir. 1988’de kapanan ve bir süre anaokulu olarak kullanılan bina, 2012’de Rum cemaatine iade edilmiştir. Mimar Murat Tabanlıoğlu’nun koordinasyonunda, Patrik Bartholomeos ve Martinos ailesinin desteğiyle 2019’da restore edilen Galata Rum Okulu, bugün mirasını onurlandıran bir kültür ve eğitim merkezi olarak yaşamını sürdürmektedir. www.galatarumokulu.org

İlgili İçerikler