Bu yıl tatil için çocuklarımla, Rodos’ta buluştuk. Bir hafta ada havasını soluyup hemen arkasından Arkadaşım Diyabet Aile Kampı’na gidince, oralarda geçen zaman ve ardından poliklinikten görünen dünyanın üzerimde bıraktığı duygular üzerine yazamadım.
Daha önce, kısa süreli Kıbrıs ziyaretleri dışında tatil için bir adada yaşamamıştım. İnsan kısa süreliğine bile olsa bir adada yaşayınca, başka türlü bir atmosfere girdiğini hissediyor. Bunda soluduğu hava, denizden esen rüzgâr, gökyüzü, kuşlar ve deniz kadar, adına “Akdeniz ışığı” denilen o özel ışığın da payı var sanırım. Bunun için güne erken başlamak ve biraz da gökyüzüne bakmak gerekiyor.
Lawrence Durrell bunu yıllar önce kitaplarında anlatmıştı. Uzun süre yaşadığı Korfu’nun, Rodos’un ve diğer Akdeniz adalarının doğasını yalnızca coğrafi bir mekân olarak değil, hayatı ve insanı anlamaya yardım eden felsefi bir alan olarak ele almıştı. Zeytinlikler, masmavi koylar ve o meşhur Akdeniz ışığı onun hayatında ve eserlerinde önemli bir yer tutuyordu.
Sözün özü, Rodos bana da iyi geldi. Dönünce Durrell’in gezi yazılarını yeniden bulup okumaya karar verdim.
“Gemliğe doğru / denizi göreceksin…”
Yüzmeyi, köyümüzün hemen kenarından geçen ve o yıllarda gürül gürül, tertemiz akan “Sarı Kız” deresinde öğrenmiştim. Yazları neredeyse bütün zamanımızı suda geçirirdik. İlk kez denize ise on yaşlarındayken, o zaman Bursa’da yaşayan ablamlarla Gemlik’in hemen girişindeki plajda girmiştim.
Oraya giderken yol kenarındaki bir tabelada Orhan Veli’nin “Gemliğe doğru/denizi göreceksin/ sakın şaşırma” şiirini görmüş ama yine de aniden karşıma çıkan deniz beni şaşırtmıştı. O gün mayom olmadığı için donla denize girmekten biraz utandığımı da hâlâ hatırlıyorum.
Denizi ve deniz kenarında yaşamanın güzelliğini ise Nazifeciğim ve çocuklarla her yıl gittiğimiz, babanın kısıtlı imkanlarla aldığı, 36 yıldır hala duran Dikili Gülkent’deki evde keşfettim. Her sabah kimseler uyanmadan denize girer, sonra akşam üstü sahilde kitap okur, denize girip çıktıktan sonra sigara içmeyi severdim.
Denizle tutkulu diyebileceğim ilişkim ise 2008’den beri katılmaya başladığım tekne turlarında başladı. Serçe, Kocabahçe, İnbükü, Armella, Dirsek Bükü, Oğlanboğuldu, Bozukkale gibi koylarda güneş doğmadan denize girmek, arkadaşlarımın uyanmasını beklerken şiir okumak en büyük mutluluğum oldu.
Bu yıl tekne turunu yapamadık ama çocuklarla geldiğimiz Rodos’ta yine her sabah gün doğarken denize girdim. Sanki teknedeymişim gibi yaşadığımı söyleyebilirim.
Deniz kenarında, denizin üstünde olmanın kaygılardan uzaklaşma, ufuk çizgisine bakarak şehrin yarattığı klostrofobik histen kurtulma, bol oksijen, manzara mutluluğu gibi birçok şeyi hepimize iyi gelir. Bunların yanında çocuklarımla olmak bana her zaman “dünyalar benim oldu” duygusu yaşatıyor.
Tabii tatilin hemen ardından Uludağ’da yaptığımız Arkadaşım Diyabet Aile Kampı’nı ve orada yüzlerce çocukla birlikte olmayı da iple çektiğimi herkes bilir. Benim için birbirini tamamlayan bu iki hafta, yılın en güzel zamanları arasındadır.
Poliklinik odama dönünce
Birçok insan gibi ben de tatil ya da kamp gibi olağan dışı zamanlardan sonra gündelik hayata dönerken kısa süreli bir geçiş zorluğu yaşarım. Poliklinik odama yeniden oturduğumda ise “gerçek dünya” biraz daha ağır görünür.
Bu kez de öyle oldu. İnsanların poliklinik odasında yaşadığı, bazen hiçbir şey söylemeden yüzlerine yansıyan o sessizlik anları beni çok etkiledi. Diyelim ki bir çocuk için çok gerekli olduğu halde ailesinin otomatik insülin pompasını alamamasını konuşuyoruz. Tıbben ne yapılması gerektiğini biliyoruz, teknoloji var, çözüm var; ama insanın ekonomik imkânları ile ihtiyaçları arasında aşılması zor bir mesafe duruyor.
Eski bir Müslüm Gürses şarkısındaki “bizi bu fark yaraları öldürür” sözü geliyor aklıma.
Sonra eve gelip ülkenin siyaset gündemine ve her türden iktidar sözcüsünün açıklamalarına bakıyorum. Poliklinik odasında karşılaştığım insanların günlük dertleri, ihtiyaçları ve kaygıları ile siyaset kurumunun gündemi arasındaki o insanlık dışı uzaklığı görünce çaresizlik hissediyorum.
Öte yandan, kendimi genel olarak iyimser sayan biri olmama rağmen, son zamanlarda ülkenin atmosferinde samimiyetsizliğin ve çıkar düşkünlüğünün arttığını düşünüyorum. Çocukların dikkatlerini ve dünyalarını gece yarılarına kadar çalan cep telefonları ve elektronik oyun sektörünün egemenliği de cabası.
Bütün bunlar olurken hem iyimserliğin hem de umudun geri çekildiği bir dönemden geçiyoruz sanki. İnsanların iyiliklerinden ve birbirlerinden güç alarak didinip durmaları bile giderek zorlaşıyor.
Umudu korumak için
Tatilde Lea Ypi’nin Haysiyetsizlik – Yeniden Biçimlendirilen Bir Hayat adlı kitabını okudum. Ypi, babaannesinin yaşamının peşinden giderken aynı zamanda ülkesinin tarihini anlatıyor. Kitabın merkezinde, insanları hiçleştiren baskılar karşısında sevgiyle aklı birleştirerek direnmeye çalışan bir insan var. Onu belki en iyi, “Doğru yapmaya başlayınca özgür oluruz” düşüncesi anlatıyor.
Lea Ypi’nin düşüncesinde umut önemli bir yere sahip. Ama onun sözünü ettiği umut, naif bir iyimserlik değil. Yakın zamanda yayımlanan bir söyleşisinde şöyle diyor:
“Umut, naif iyimserliğin bir türü değil, tam tersidir. İyimserlik, dünyanın sizin istediğiniz yönde gittiğine dair kanıta ihtiyaç duyar; oysa umut siyasal olarak kavrandığında, kanıtlar tam tersini gösterdiğinde bile —hatta tam da o anda— harekete devam etmenizi sağlayan şeydir.”
Bu tanım beni hem etkiledi hem de düşündürdü; çünkü bugün hemen herkes kendi “gettosunda”, kendi haklılığının peşinde. Renata Salecl’in yakın zamanda yayımlanan Kabalık Çağı kitabında anlattığı gibi bir döngü toplumu giderek daha fazla kuşatıyor: Rekabet → güvencesizlik → yetersizlik duygusu → kendini kanıtlama ihtiyacı → başkasını rakip olarak görme → empati kaybı → kabalık.
Salecl, çağdaş insanın yalnızca yaşamak değil, kendini sürekli sergilemek ve pazarlamak zorunda hissetmesine dikkat çekiyor. Kabalığı da insanların yalnızca nezaket kurallarını unutması olarak değil, birbirlerini ortak bir dünyanın insanları olarak görmekten vazgeçmelerinin bir belirtisi olarak ele alıyor.
Bizim ülkemizde ise bunun ötesinde bir durum var: buğz ile siyaset yapmak. İçten kin beslemeyi, nefret etmeyi ve öfkeyi siyasal bir dile dönüştürmenin sonuçlarını yıllardır görüyoruz. Osman Kavala gibi insanların yıllardır hapishanede tutulmasını da bu çağın en ağır kabalık biçimlerinden biri olarak görmek mümkün.
Lea Ypi, aynı söyleşide “Umut, işlerin iyi sonuçlanacağına dair bir inanç değil, sonuç ne olursa olsun bir şeyin anlamlı olduğuna dair kesinliktir —ki bu tam da büyükannemin “sadece doğru olanı yapmaya çalışmak” derken kastettiği şeydi; ödül ya da başarı olasılığından bağımsız bir etik tutum” der.
Bu sözü izleyerek söylersek umudumuzu ancak başkalarıyla beraber davranarak, “Ben”in giderek büyüdüğü bir dünyada hâlâ “biz” diyebilme kapasitemize güvenerek ve en önemlisi “doğru olanı yapmayı” her şeye rağmen sürdürerek koruyabiliriz.
Belki de umut tam da budur.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


