Diyabet dünyasında 2026'nın kurumsal krizi

Diyabet dünyasında 2026'nın kurumsal krizi

Bir bilimsel derneğin yönetimi ile kendi dergisinin editoryal bağımsızlığı arasındaki sınır nerede başlamalı ve nerede bitmelidir?

Diyabet dünyasında 2026'nın kurumsal krizi
ADA bilimsel oturumlarında polis müdahalesinin ardından, "We Stand With Science" (Bilimin Yanındayız) yazılı pankart ile protesto

2026 yılı, diyabet dünyasında yalnızca sıcak gündemin en başında yer alan GLP-1 analogları, otomatik insülin pompaları, hücre tedavileri ya da yeni kılavuzlarla hatırlanmayacak gibi görünüyor. Bu yıl aynı zamanda dünyanın en büyük diyabet kuruluşlarından biri olan American Diabetes Association (ADA) ile bu kuruluşun önde gelen yöneticileri ve Diabetes Care dergisi editörleri arasında yaşanan ciddi bir bilime müdahale ve ifade özgürlüğü tartışmasına sahne oldu.

Öte yandan insan, kendi dünyalarını ve gelecek senaryolarını dayatmak için toplumu kutuplaştırmayı ve geniş kesimleri ötekileştirmeyi göze alanların, bireysel özgürlükleri her gün daraltanların, T24 gibi özenli ve dürüst gazetecilik yapan bir kurumu belli amaçlar için hedef alanların, hepimizin hissettiği bir korku toplumu yaratanların neden olduğu, acaba bir tür faşizmle mi karşı karşıyayız diye düşünür hale geldiği ülkemizdeki gerçek kriz yanında böyle bir konuyu yazdığı için mahcup oluyor. Ama bu yazı ile ülkemizde olanlar arasında bir bağ var; çünkü diyabet dünyasındaki krizin gerisinde de Trump’ta en ucube hali görülen bir zihniyet var.

Daha sonra ayrıntılarına değineceğimiz kriz, 5 Haziran 2026'da New Orleans'ta gerçekleştirilen ADA Scientific Sessions (Yıllık Bilimsel Toplantı) sırasında beş araştırmacının toplantı alanından çıkarılması ile başladı. Ancak birkaç ay içinde tartışma, konferans güvenliğinin sınırlarını aşarak akademik özgürlük, bilimsel derneklerin yönetimi, dergi editörlerinin bağımsızlığı ve bir meslek kuruluşunun üyeleriyle kurduğu ilişkinin niteliği gibi daha temel konulara dönüştü.

Bugün gelinen noktada mesele yalnızca '5 araştırmacıya ne oldu?' sorusu değil asıl ve hepimizi ilgilendiren soru, bilimsel bir kuruluşun aynı anda hem bir meslek örgütü hem büyük bir kongre düzenleyicisi hem bir yayıncı hem bir eğitim kurumu hem de kamu politikalarını etkileyen bir savunuculuk kuruluşu olarak nasıl yönetileceğidir.

Bir başyazı ve araştırma finansmanı tartışması

Tartışmanın ilk önemli adımı 29 Nisan 2026'da yayımlanan Diabetes Care başyazısıydı. Steven E. Kahn, Cheryl A.M. Anderson, John B. Buse ve Elizabeth Selvin tarafından kaleme alınan yazı, ABD'de biyomedikal araştırmaların finansmanında yaşanan gelişmeleri sert biçimde eleştiriyordu. Yazarlar, NIH'nin (Ulusal Sağlık Enstitüsü) araştırma destek sistemindeki değişikliklerin yalnızca tek tek araştırmacıları değil, kuşaklar boyunca oluşturulmuş biyomedikal araştırma altyapısını tehdit edeceğini savunuyordu.

Yazının önemli bir özelliği ise yazarların görüşlerin kendilerine ait olduğunu ve ADA'yı ya da çalıştıkları kurumları temsil etmediğini özellikle belirtmiş olmalarıydı. Aynı açıklamada, yazarların ADA'dan Diabetes Care editörlüğü nedeniyle honorarium aldıkları ve NIH araştırma desteğine sahip oldukları da bildiriliyordu.

Dolayısıyla başlangıçtaki tartışma, “ADA'nın resmi görüşü nedir?” sorusundan ziyade, bilim insanlarının kendi mesleki ve bilimsel kimlikleriyle araştırma politikalarını eleştirme hakkı üzerine kuruluydu.

New Orleans'taki olay ve bilimsel boykota varan gelişmeler

5 Haziran'da ADA Scientific Sessions toplantısında Kahn ve dört araştırmacı, söz konusu başyazının basılı kopyalarını dağıttı. Beş kişi toplantı alanından çıkarıldı. Olayın ardından farklı anlatılar ortaya çıktı. Araştırmacılar, dağıttıkları materyalin bilimsel araştırmanın geleceği konusunda meşru bir görüş açıklaması olduğunu ve müdahalenin ifade özgürlüğü açısından sorun oluşturduğunu savundular.

ADA CEO'su Charles Henderson ise olayın hemen ardından özür diledi ve kapsamlı bir inceleme yapılacağını açıkladı. ADA'nın 1 Eylül'de yayımladığı inceleme sonucuna göre, dağıtılan materyalin içeriği kişilerin toplantıdan çıkarılmasının nedeni değildi; güvenlik görevlilerinin müdahalesi toplantının düzenini korumaya yönelikti.

Ancak süreç burada kapanmadı. Eylül ayında tartışma yeni bir aşamaya geçti. Kahn ve başka önde gelen diyabet araştırmacıları, ADA'nın yönetim yapısının ve olayın ele alınış biçiminin bağımsız biçimde değerlendirilmesini talep eden geniş kapsamlı bir boykot çağrısı yaptılar.

Boykot yalnızca toplantılara katılmamayı kapsamıyordu. Grant değerlendirmeleri, bilimsel toplantılar, makale değerlendirmeleri, dergi yönetimi, makale gönderimi ve bazı diğer ADA faaliyetlerinin de askıya alınması çağrısı yapıldı.

Kısa süre içinde yüzlerce bilim insanı ve klinisyenin bu çağrıya katıldığı bildirildi. Bu noktada olayın boyutu değişti. Artık mesele yalnızca ADA yönetimi ile beş araştırmacı arasındaki bir anlaşmazlık değildi. ADA'nın profesyonel topluluğundaki bazı önemli isimler, kuruluşun yönetim biçimi hakkında daha temel bir tartışma başlatmıştı.

Steven E. Kahn ve arkadaşları yazdıkları baş yazının kopyasını dağıtırken

Kriz Diabetes Care Dergisi’ne sıçradı

Krizin bilimsel yayıncılık açısından en önemli sonucu Diabetes Care'de ortaya çıktı. Steven Kahn derginin baş editörüydü. Cheryl Anderson, John Buse ve Elizabeth Selvin ise editoryal liderlikte önemli görevler üstleniyordu. Bu dört editör boykot çağrısına katıldı.10 Eylül itibarıyla editörler, yeni makalelerin editoryal değerlendirmesini askıya aldıklarını bildirdiler. Derginin gönderim sayfasında da yeni makalelerin editoryal değerlendirmesinin durdurulduğuna ilişkin bir duyuru yer aldı.

Bunun üzerine ADA ile editörler arasında çok daha temel bir sorun ortaya çıktı. ADA, dergilerin çalışmalarını sürdürdüğünü ve yeni gönderileri kabul edip değerlendirmeye devam ettiğini açıkladı. Editörler ise editoryal liderliğin boykot nedeniyle görevlerini yerine getirmediğini savundu.

Bilimsel dergilerde editörün temel görevi, makaleleri bilimsel değerleri doğrultusunda değerlendirmektir. Ancak derginin sahibi aynı zamanda bir meslek kuruluşu olduğunda, karmaşık bir yapı ortaya çıkar. Editör; derneğin yönetimine, derginin bilimsel standartlarına, yazarlara ve hakemlere, okuyuculara ve bilimsel topluluğakarşı farklı düzeylerde sorumluluk taşır.

Bu nedenle Diabetes Care olayının en önemli sorusu şu hale gelmiştir: Bir bilimsel derneğin yönetimi ile kendi dergisinin editoryal bağımsızlığı arasındaki sınır nerede başlamalı ve nerede bitmelidir? Bu soru ADA'ya özgü değildir. Aynı problem, bilimsel derneklerin kendi dergilerini yayımladığı her alanda ortaya çıkabilir. Bir dernek kendi yayın organına sahip olduğunda, derginin kurumsal kimliği ile editoryal bağımsızlığı arasında güçlü güvenlik mekanizmalarının bulunması gerekir.

Editörler yazılarını kendi dergilerinde yayınlayamadı

Krizin sembolik açıdan en dikkat çekici gelişmesi ise 16 Eylül'de yaşandı. Diabetes Care editörleri, ADA ile ilgili yaşanan krizi bu kez ADA'nın dergisinde değil, European Association for the Study of Diabetes'in (EASD) dergisi Diabetologia'da yayımladılar. Yazının başlığı zaten oldukça açıklayıcı: “Amerikan Diyabet Derneği'ne ne oldu? Diabetes Care editörleri kısıtlama olmaksızın yayımlamak için Diabetologia'ya yöneliyor.”

Diabetologia yalnızca Kahn ve arkadaşlarının yazısını yayımlamadı. Aynı gün ADA adına “Reply to Kahn…” başlıklı bir yanıt da yayımlandı.ADA'nın kamuya açık açıklamalarına bakıldığında kuruluşun iki temel mesajı öne çıkıyor. Birincisi, CEO Charles Henderson olaydan sonra özür diledi ve ADA'nın uygulamalarını değerlendirmek üzere bir inceleme süreci başlattı. İkincisi, ADA'nın ilgili komites, beş kişinin toplantıdan çıkarılmasının davranış kurallarıyla ilgili olduğu sonucuna vardı.

Tabii tartışma sonunda Diabetes Care'in editoryal bağımsızlığı konusuna geldi dayandı. Bu konu, çok daha genel bir bilimsel yayıncılık meselesi ve yarın başka bir bilimsel dernekte benzer bir durum ortaya çıktığında da aynı soru sorulacaktır: Dernek yönetimi, kendi dergisinin editoryal kararlarını ne ölçüde etkileyebilir?

Sonuçlar ya da 2026 krizinin anlamı

Bu olayın diyabet dünyası açısından en önemli tarafı ADA'nın “iyi” ya da “kötü” bir kurum olup olmadığı sorusu değil; asıl mesele, bilimsel kuruluşların büyüdükçe nasıl yönetileceğidir. Modern bilimsel dernekler artık yalnızca kongre düzenlemiyor. Aynı anda;

  • Bilimsel dergi yayımlıyor,
  • Kılavuz hazırlıyor,
  • Araştırma fonlarını değerlendiriyor,
  • Eğitim programları düzenliyor,
  • Bilimsel ödüller veriyor,
  • Sağlık politikalarını etkiliyor,
  • Kamuoyuna açıklamalar yapıyor,
  • İlaç ve teknoloji şirketleriyle ilişkiler yürütüyor,
  • Hastaların ve sağlık profesyonellerinin sesi olmaya çalışıyor.

Bu kadar çok işlevin tek bir yapı içinde toplanması, doğal olarak güç ve sorumluluk yoğunluğu yaratıyor. Bu nedenle geleceğin bilimsel kuruluşları için bilim kadar, iyi yönetim modelleri de gerekiyor.

Bilimsel kuruluşların en önemli sermayesi para, kongre veya dergi değil, güvendir. Bir araştırmacı bir derneğin kongresine geldiğinde, bilimsel görüşünü ifade edebileceğine inanmalıdır. Bir yazar makalesini bir dergiye gönderdiğinde, çalışmasının bilimsel ölçütlerle değerlendirileceğine güvenmelidir.

Bir hakem değerlendirme yaptığında, editoryal kararların bilimsel gerekçelerle verileceğine inanmalıdır. Bir hasta veya aile, bir bilimsel derneğin önerisini okuduğunda, bunun bilimsel kanıt temelinde hazırlandığını bilmelidir.

Bu nedenle ADA'da yaşananların en önemli sonucu belki de herhangi bir tarafın kazanması ya da kaybetmesi değil, bu güvenin nasıl yeniden kurulacağıdır. ADA Yönetim Kurulu, Eylül başındaki incelemenin ardından ek bulgular beklediğini açıkladı. Boykotun ne kadar genişleyeceği, Diabetes Care editoryal yapısının nasıl şekilleneceği ve ADA yönetiminin bilimsel toplulukla nasıl bir uzlaşma kuracağı henüz net değil.

Fakat 2026 olayları şimdiden önemli bir şeyi gösterdi: Bilimsel bir dernek yalnızca bilim üretmez; aynı zamanda bilimin nasıl konuşulacağını, yayımlanacağını ve temsil edileceğini de belirler. Bu nedenle iyi yönetim, bilimsel çalışmanın dışındaki bir konu değildir. Bilimin kendisinin bir parçasıdır.

Belki de 2026'nın diyabet dünyasında gündeme getirdiği en önemli sorular şunlar olacaktır: Bilimsel kuruluşlar büyüdükçe, bilimin üzerindeki kurumsal gücünü artırırken bilim insanlarının bağımsızlığını nasıl koruyacaklar? Toplantı düzenlemek için aldıkları destekler ile gerçek bilim arasındaki dengeyi nasıl sağlayacaklar? Sağlık profesyonellerinin ihtiyaçları ve gündemleri ile hastaların ihtiyaçlarının ayrışmasını nasıl önleyecekler?

Bu soruların cevapları gelecekteki bütün bilimsel derneklerin meselesidir. Bu nedenle de New Orleans'ta başlayan tartışmanın etkileri, buralara kadar uzanmaktadır.


T24'ten kamuyona - Türkiye’yle dertleşme; T24’e erişim nasıl engellenebildi!

Ne oldu?

Karar tebliğden önce Adalet Bakanlığı'nın WhatsApp gruplarında paylaşıldı

Adalet Bakanlığı, basın gruplarında paylaştığı notla, dünyada da referans gösterilen, Türkiye'nin en büyük bağımsız haber sitesi T24'ün internet ve sosyal medya hesaplarının 'LGBT propagandası' yaptığı suçlamasıyla İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği'nce erişime kapatıldığını duyurdu. Bilgi notunda ayrıca T24'ün LGBTİ+'lar hakkındaki içerikleri de dosya şeklinde gönderildi. Erişim engeli olarak alınan karar, gönderildiği Siber Güvenlik Başkanlığı tarafından akşam saatlerinde e-posta yoluyla T24'e tebliğ edildi. İlgili 118 içerik ile T24’ü erişime kapatma kararının, 29 Eylül'de alındığı öğrenildi. Mahkeme kararında, sulh ceza hâkimliğinin erişim engeli talebini 25 Eylül'de reddettiği, ancak itirazı değerlendiren mahkemenin daha sonra erişim engeli kararı aldığı bilgisi yer aldı. Kararda, T24'ün söz konusu haberleri ve sosyal medya paylaşımlarının "Türk aile yapısını zayıflatmaya yönelik olduğu" ve içeriklerin "gençlerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularındaki gelişim süreçlerini olumsuz etkileyebileceği" iddia edildi. Bu iddialarla, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Hakkında Kanun'un 8/A maddesine dayanarak "suç işlenmesinin önlenmesi ve kamu düzeninin korunması" gerekçesiyle erişim engeli ve içeriğin yayından çıkarılması yönünde karar verildiği bildirildi. Kararın BTK sayfasında yayımlanmasının ardından, 17 yıldır bağımsız gazetecilik yapan T24 haber sitesi 30 Eylül 2026 tarihinde erişime engellendi. 

Dünyada da referans gösterilen Türkiye'nin en büyük bağımsız haber sitesi T24, sosyal medyada başlatılan iftira kampanyası sonrası erişime engellendi!

T24'e erişim engeli dünya basınında: Katıksız gazeteciliğe darbe!

Türkiye’nin dünyada da referans alınan haber mecrası T24 hakkındaki erişim engeli kararı infial yarattı: Türkiye dijital OHAL yaşıyor!

T24 hakkında iftira ve linç kampanyası 

T24 hakkında X'te bir süredir bazı hesaplar tarafından iftira kampanyası yürütülüyordu. Farklı hesaplarca servis edilen aynı video görseli ve aynı metinde, "'Basın özgürlüğü' söylemi üzerinden yürütülen tartışmanın merkezinde bu kez T24’e aktarıldığı belirtilen fonlar var. Söz konusu fonların hangi kaynaklardan geldiği, hangi amaçlarla sağlandığı ve yayın politikasıyla nasıl bir ilişki taşıdığı kamuoyunca sorgulanıyor. Özellikle LGBT içerikleri üzerinden aile yapımızı hedef alan yayınlarla öne çıkan T24’ün asıl niyeti belli" ifadeleri yer alıyordu.


DOĞAN AKIN YAZDI:

T24 17 yaşında: Bir “aynı fikirde olmama hakkı” hikâyesi

Kendinize ve bağımsız gazeteciliğe bir iyilik yapın, reklamsız T24’e abone olun!

‘Haber elemanı’ arkadaşlar; nerede bu Almanya paraları, söyleyin bölüşelim!

Dünyada ve Türkiye’de T24

17 yıldır tek kuruş almadı!

Hiçbir şirket, kişi, kurum, kuruluş, dernek, örgüt, fon ve benzeri oluşumla bir ilişkisi bulunmayan, kendi ürettiği imkânlar dışında hiçbir dış kaynak tüketmeyen bağımsız internet gazetesi T24; 1 Eylül 2009'da yayına başladı.

Aradan geçen 17 yılda hiçbir kişi, kurum, şirket, fon ve benzeri bir yapıdan tek kuruş almadı. T24 hesapları Maliye tarafından defalarca denetlendi, fon aldığına dair hiçbir bulguya rastlanmadı. 

Gazetecilerin en çok bildiği ve düzenli takip ettiği haber sitesi!

Guardian Vakfı ile Norveç Sosyal Bilimler Derneği'nin ortaklığıyla Medya Araştırmaları Derneği tarafından 2018'de yapılan araştırmada T24 "gazetecilerin en çok bildiği ve düzenli takip ettiği haber sitesi" olarak tespit edildi.

Dünyanın önde gelen paylaşım organizasyonlarından TEDX Konuşmaları'nda, kuruluşu ve kazandığı etkiyle hikâyesi sahneye davet edilen Türkiye'deki ilk ve tek haber sitesi T24 oldu.

Yapay zekâ bilgi doğrulamak için en çok T24’e başvuruyor!

Stanford Üniversitesi’nin 12 bin 600 soru yönelterek yaptığı, sonuçları temmuz ayında açıklanan araştırmanın sonuçlarına göre; yapay zekâ platformlarının Türkçe bilgi doğrulama süreçlerinde başvurduğu mecralar arasında T24 birinci sırada çıktı.

T24 17 yaşında: Bir “aynı fikirde olmama hakkı” hikâyesiÇizgi: Selçuk Demirel

Gazetecilik ödüllerinde rekor kırdı

Finansal dayatma ve ideolojik takıntılardan bağımsız gazetecilikte Türkiye’de önemli bir dönemeci ifade eden T24, 2010 yılında, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin çalışmalarını ödüle değer gördüğü tek internet gazetesi oldu.

Muhabirleri ve yazarlarıyla birlikte; sadece 2026 yılının ilk altı ayında dokuz gazetecilik ödülü kazandı ve bu alanda bir rekor kırdı.

Türkiye’de bütün kesimlerin güvendiği mecra

T24; hiçbir görüş ve inancı haberciliğin önüne koymayan; gazeteciler için gazetecilikten daha önemli hiçbir öncelik olamayacağına inanan; insanları, inançları, görüşleri dışlamayan yayın politikası; haberciliği, dosyaları, söyleşileri videoları ile Türkiye’de bütün kesimlerin güvendiği bir mecra olarak 17 yıldır bağımsız gazeteciliğini sürdürüyor.

 

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler