Bu yıl yine kendi arabamla Atina’dan İstanbul yolunu tuttum.
İki erkek çocuk babası olduğum için hep büyük arabalar seçerdim kendime. Büyüdükleri zaman kendime iki kişilik bir araba almayı hayal ediyordum. Nitekim emeklilik yıllarında böyle bir arabaya sahip oldum. Direksiyon başına geçtim ve “Ver elini İstanbul”’
Her zamanki gibi yakın dostlarımı görmek için ilk önce Selanik’te konaklama, ertesi gün Kavala’da kahve molası ve İskeçe’de konaklama.
Ertesi gün sınıra 40 km uzaklıktaki Aleksandroupolis’te (Dedeağaç) kahve molası ve Yunanistan’ın “çıkış” noktası olan Kipi gümrük kapısı.
AB üyesi Yunanistan’ın gümrük kapısı, 3.dünya ülkelerinde bile görülmesi mümkün olmayan son derece iptidai bir yapı.
1920 de hizmete açılan bu gümrük kapısı 1981’de yenilenmiş ancak bugüne kadar hiçbir restorasyondan geçmemiş.
AB sınırı konumundaki bu gümrük kapısı, AB’nin hiçbir ülkesinin gümrük kapısı gibi değil. Pasaport ve Gümrük memur sayısı 2 ila 3 arasında değişiyor. Sınırı geçmek isteyen -çoğu Türk plakalı- yüzlerce Yunan ve yabancı plakalı arabalar saatlerce beklemek zorunda kalıyor. Kilometrelerce uzayan TIR kamyonları ise daha da içler acısı.

Duvarları nemden sararmış, çatlamış ve patlamış görüntüsü ile memurlar ellerinden geleni yapıyor yapmasına ama oto kontrolleri, pasaport kontrolleri derken memur ve alt yapı yetersizliğinden memurlarınki gibi oto sürücüleri ve oto içindeki çoluk, çocuk, yaşlı, genç yolcuların da bu yoğunluktan sinirleri geriliyor.
Her geçişimde Yunan polis memurlara soruyorum: “Bu binanın hali ne olacak?” diye. İlk başlarda sorduğum memurlar herhalde emekli olmuştur. Şimdiki genç memurlar gibi onlar da “Bakanlığa her gün yazıyoruz. Yeni bina lazım, daha çok memur lazım, ama her defasında aynı cevabı alıyoruz. 'Bekleyin yeni bina Meriç’te inşa edilecek ikinci köprü ile birlikte açılacak!'”.
Gerçekten de böyle bir proje 2004 yılında açıklanmıştı. Cumhurbaşkanı RT Erdoğan’ın son Atina ziyaretinde (Aralık 2023) Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in son Ankara ziyaretinde de (Şubat 2026) imzalanan ikili anlaşmalarından biri de buydu zaten. Hem kara yolu hem demir yolu inşaatlarında anlaşma sağlanmıştı. Ama bugüne kadar değişen bir şey yok. Projeye göre 2026 yılı sonuna kadar bu inşaat tamamlanacağı açıklandı. Bu son açıklama geçen yıl yapıldı.

Gelelim İpsala’daki Türk gümrük kapısına. Sanırsınız, üçüncü dünyanın bir ülkesinden Avrupa gümrük kapısına geldiniz. Her yer tertemiz, birçok gümrük ve pasaport gişesi var. Ancak “mükabiliyet” gerekçesiyle burada da 2-3 memur iş başında. Kontroller hızla yapılıyor ve fazla beklemeden hemen geçiliyor.
Türkiye’den Yunanistan’a geçenlerin bir dezavantajı da, bu yetersizlikler yetmiyormuş gibi bir de “vize sorgulaması” medeniyle pasaport kontrolü uzadıkça uzuyor.
Yunanistan’dan Türkiye’ye geçen ve kilometrelerce bekleyen yüzlerce Türk plakalı oto, hele hafta sonları ve hafta başlarında- ortalama 5-6 saat bekleniyor.

Ben de bir çok kez bu kuyruklardan nasibini almış biri olarak Yunan haber sitelerine Yunan gümrük kapısındaki bu rezaleti yazıyor; Yunan okurlardan da destekleyici yorumlar alıyorum.
Uzun bir bekleyişten sonra 250 km uzaklığındaki İstanbul yoluna çıktım. Tekirdağ’da çay molası olmazsa olmazlardandır.
Akşam saatlerinde İstanbul’a giriş yolları, Kipi-İpsala sınır kapılarındaki uzun bekleyiş kadar yoğun bir trafikten sonra nitekim İstanbul’a varış.
Yorucu ancak vakit sorunu olmayanlara ve araba kullanmayı sevenlere tavsiye edilebilir bir otomobil yolculuğudur. Yeter ki sınırda sabırlı olun.
İstanbul-Ankara
Ankara doğumlu olduğum ve gençliğimi Ankara’da yaşadığım için “Ankara hasreti” çekenlerden biriyim.
Henüz ilk okul yıllarımda Ankara-İstanbul-Ankara yolculuklarımın çoğunu trenle yaptığım için, yine zar zor bulduğum TCDD bileti ile Söğütlüçeşme istasyonundan YHT’nin tertemiz vagonlarından biriyle seyahat ettim.
Ankaralı olmama rağmen Ankara kalesine en son 30 yıl önce çıkmıştım. Bu son gidişimde gözlerime inanamadım. Bir zamanlar gecekondularla dolu Ankara kalesi turistik olmuş. Mağazalar, Cafe’ler, lokantalar yerli yabancı turistlerle dolmuş.
Şaşırdığım başka bir şey, Ankara’da yaşayan İstanbul kökenli Rumların sayısı 40 aileden son yıllarda bir-iki aileye düşmüşken, İstanbul Fener Patrikhanesinin Ankara’ya bir Metropolit tayin etmesi oldu.
“Niçin” diye sorduğumda “Ankara’da yalnız bir iki Rum Ortodoks ailesi yok ki, savaş yüzünden yüzlerce Rus, Ukraynalı, Moldovya ve Romanyalı Ankara’ya geldi. Onlar da Ortodoks oldukları için Patrikhane bir din adamını görevlendirmiş” cevabını aldım.
“Peki Ortodoksların Ankara’da kilisesi yok ki” diye sorduğumda “Fransa büyükelçiliğinin Ankara kalesi yöresinde kullandığı Katolik kilisesini Ortodoksların da ibadet etmesi için patrikhaneye tahsis ettiğini” öğrendim.
Onlarca köfteci ile dolmuş Atatürk Orman çiftliğini tanımakta zorluk çektim.
Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesinin etrafını saran geniş caddenin uzunluğu ve külliyeyi oluşturan binaların çokluğu dikkatimi çekti.
Kavaklıdere’deki Gazeteciler Cemiyetinde eski dostlarımla bitmek tükenmek bilmeyen sohbetlerimize hasret kalmıştım.
Çocukluğumun ve gençlik yıllarımı yaşadığım bomboş Bestekar sokağındaki yoğun trafik ve sıra sıra Lokanta, Cafe, Bar ve birahanelerle dolu olmasına bir kez daha çok şaşırdım.
Ankara’da yaklaşık bir hafta kaldıktan sonra tekrar TCDD’nin YHT’i ile İstanbul’a dönerken cep telefonuma gelen mesajda Mutlak Butlan kararının çıktığını öğrenince ilk önce inanmak istemedim.
İstanbul’a vardığımda gece geç saatlere kadar ekran başından ayrılamadım. Ertesi gün CHP ikiye bölünmüştü!
Geçen sene Ekim ayında yine Ankara’ya geldiğimde o dönemde TELE1 sunucusu eski dostum deneyimli gazeteci Zeynel Lüle ile bir meyhanede sohbet ettikten sonra yine İstanbul’a döndüğüm gün TELE1’in kapatıldığı açıklanmıştı.! Ankara’ya ne zaman hasret gidermeye gitsem mutlaka bir şeylerin değiştiğine tanık oluyordum.
Son yıllarda Atina’dan İstanbul’a gelişim bir rutin halini almışken, bu kez kendimi Yeniköy’de kiraladığım kiralık vakıf evine kapatıp bir kitap yazmaya karar vermiştim.
Bu kararı aslında 20 yıl önce almıştım. Cumhuriyet gazetesinde Atina muhabirliği yaparken, genel yayın yönetmenim Hasan Cemal’in ısrarı 20 yıldan fazla sürdü! Ancak faal gazetecilik/muhabirlik yıllarım o denli yoğun ve hızlı geçiyordu ki, kitap yazacak vakti bir türlü bulamıyordum. Kaldı ki yazarlık tecrübem olmadığı için de yeterince konsantre olamıyordum.
Ancak emeklilikle bulduğum vakti değerlendirmek için son olarak 2 ay boyunca kaldığım İstanbul’da ilk önce konsantre olmayı öğrendim ve kolları sıvadım. (bu 2 ay zarfında hayat pahalılığının gerçekten tavan yaptığına bizzat şahit oldum.)
Kitap, bana en çok sorulan bir soru ile ilgili.
Özellikle genç kuşak biz Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı gayrı müslim azınlıklarını hiç tanımıyor.
Çünkü okuldaki ders kitaplarının hiçbirinde bizim varlığımızdan hiç bahsedilmiyor. Neyiz, kimin nesiyiz, Türk vatandaşıyız, üstelik Türkiye’de askerlik yapıyoruz ama adımız niçin ‘yabancımıyız biz? Yunanistan’dan mı, Ermenistan’dan, İsrail’den mi geldik?’ Bunu anlamakta zorluk çekiyor genç nesil.
Ancak aynı durum bizim Türk Vatandaşı olmamız, yalnız Türkiye’de değil, yıllar geçtikçe “Türk vatandaşı” olarak Avrupa ülkelerinde de dikkati çekmeye başlıyoruz. ‘Türk kimliğiniz var ama isminiz Türk ismi değil niçin?’ diye soran Avrupalı polislere ve makamlarına dert anlatmakta zorlanıyoruz bazen.
İyi ve güzel bir yaz günleri dileklerimle.


