Ulusal Yargı - Uluslararası Yargı

Ulusal Yargı - Uluslararası Yargı

Devletin taraf oldukları uluslararası antlaşmalardan doğan yükümlülüklerini iyi niyetle yerine getirmeleri hukuk devleti olmanın esaslı bir koşuludur. Bu aynı zamanda o devletin uluslararası toplumdaki yerini kararlaştıran en önemli unsurdur

Ulusal Yargı - Uluslararası Yargı

AİHM Büyük Dairesi, 25 Ağustos 2026 tarihinde Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını isteyen ve Kavala’yı müebbet hapse mahkum eden ulusal mahkeme kararının geçersiz olduğunu belirten bir karar kabul etti. Bu Kavala’nın serbest bırakılması talebini içeren üçüncü karardı.

AİHM kararlarının uygulanmasından sorumlu olan Bakanlar Komitesi 15-16 Eylül 2026 tarihinde yaptığı toplantıda Osman Kavala ile ilgili önemli bir karar kabul etti. Kararda, Osman Kavala’nın durumunun olağanüstü bir ağırlık taşıdığı ve başka bir davaya benzemediği belirtildikten sonra, iki bakımdan önemli olduğu vurgulandı:

Birincisi, AİHM’in bulgularına göre, Kavala’nın yargılanması baştan sona kadar adil bir yargılama değildi ve siyasal nedenlere dayanmaktaydı.

İkincisi, Kavala ile ilgili olarak, Türkiye’nin uygulamadığı AİHM’in üç kararı bulunmakta. Bakanlar Komitesi kararında, AİHM kararlarının ve Bakanlar Komitesi’nin sayısız kararlarına karşın Kavala’nın hala serbest bırakılmaması kınanmakta. En geç 14 Ekim’de yapılacak Bakanlar Komitesi toplantısından önce Türk Hükümeti’nden Kavala’nın serbest kalmasını sağlayacak önlemler hakkında bilgi vermesi istenmekte. Kavala’yı mahkum eden kararların hükümsüz sayılması ve eski durumun iadesi talep edilmekte.Hükümet’in vereceği bilgiye göre, Aralık toplantısında kararın uygulanmasını sağlamak için başka neler yapılması gerektiğini görüşecek.

Bu karardan anlaşılacağı gibi, AİHM’in Kavala’ya ilişkin üçüncü kararı Bakanlar Komitesi’nin tutumunun da etkilemişe bekliyor. Bakanlar Komitesi artık kararın uygulanmamasına seyirci kalmayacak. Türkiye Aralık toplantısına dek kararın uygulanması yolunda bazı adımlar atmazsa, Bakanlar Komitesi kararı uygulamak için ne gibi adımlar atacağını görüşecek.

AİHM’in kararından sonra kararı uygulamamakta direnen çevreler, bu tutumlarını haklı göstermeye çalışan yorumlar yaptılar. Bunlar arasında dikkat çeken bir görüş ulusal yargının asli yargı, uluslararası yargının tali yargı olduğu, aralarında hiyerarşik bir bağ olmadığı için uluslararası yargının ulusal yargıyı bağlayıcı karar veremeyeceği yolunda.

Bu konu üzerinde durmak gerekir. Ulusal hukuk ile uluslararası hukuk farklı hukuk alanları. Ulusal hukuk egemen bir devletin kendi sınırları içinde uygulanan, gerçek ve tüzel kişilerle devletin kendi kurumları arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar bütünü.Uluslararası hukuk ise, devletler ile uluslararası örgütler ve devletler arası ilişkileri düzenleyen kurallar bütünü.Ulusal hukuk tek bir devletin, uluslararası hukuk ise birçok devletin iradesinden kaynaklanır.

Uluslararası hukuk ile ulusal hukuk arasındaki ilişkiyi düzenleyen iki sistem bulunmakta. Dualist sisteme göre, uluslararası bir anlaşmanın iç hukukta geçerli olabilmesi için ulusal makamların onaylama gibi bir tasarrufu gerekir. Uluslararası anlaşma bu tasarruf olmadan otomatikman iç hukuk bakımından hüküm doğurmaz. Buna karşılık monist sisteme göre, ulusal hukuk ve uluslararası hukuk bir bütünün, tek bir hukuk sisteminin parçalarıdır. Uluslararası hukuk kuralı ayrı bir işlem yapmaya gerek olmadan iç hukukta geçerli olur.

Türkiye düalist sistemi kabul etmiştir. Anayasa, bir uluslararası antlaşmanın iç hukukta geçerli olabilmesi için TBMM tarafından onaylanması koşulunu arar.

Anayasa 90. Maddeye göre, usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası antlaşmalar kanun hükmündedir. Böylelikle TBMM tarafından onaylanan bir uluslararası antlaşmaya, yasalarla eşit bir statü verilmiştir. Ancak 90. Madde iki bakımdan, uluslararası antlaşmaya, ulusal yasalara göre ayrıcalık ve öncelik tanır. 90. Maddenin son fıkrası gereğince, usulüne göre yürürlüğe konulmuş bir uluslararası anlaşma ile ilgili olarak Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Bu hükümle uluslararası anlaşmaya bir ayrıcalık tanınmış olmaktadır.

Aynı madde “temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmamalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, uluslararası anlaşma hükümleri esas alınır” hükmünü içermekte. Böylelikle insan haklarına ilişkin uluslararası antlaşmalara öncelik verilmekte.

Anayasa’nın 15, 16, 42, 92. Maddelerinde de uluslararası hukuka iç hukuka göre öncelik verildiği görülmekte.

Öte yandan, uluslararası hukuk bakımından da uluslararası antlaşmalar ulusal hukuka göre önceliğe sahiptir. 1980’de yürürlüğe giren Viyana Antlaşmalar Sözleşmesi, antlaşmalar hukukunda geçerli olan teamülü hukuk kurallarını kodifiye eden bir uluslararası belgedir. Başka bir deyişle bu kurallar teamüli hukuk kuralı niteliğinde olduğundan, Sözleşme’ye taraf olmayan Türkiye gibi devletler bakımından da bağlayıcı niteliktedir.

Viyana Sözleşmesi’nin 26. Maddesi şöyle: “Yürürlükte olan her antlaşma taraflar bakımından bağlayıcıdır ve iyi niyetle uygulanmalıdır.” Latincesi “pacta sunt servanda” ya da “ahde vefa” ilkesi uluslararası hukukun en temel ve belki de en eski ilkesi.

Bir devletin taraf olduğu bir uluslararası antlaşmayı uygulamaması bu ilkenin ağır bir ihlalidir. O zaman devletin uygulamayacağı antlaşmaya neden taraf olduğu sorusu ortaya çıkmakta.

“İyi niyet” her uluslararası antlaşmaların uygulanmasının bir ön koşulu. Bir devletin taraf olduğu uluslararası antlaşmayı amacına ve ruhuna aykırı olarak, kendi siyasal çıkarları için kullanması iyi niyetten yoksun olduğunu gösterir. Nasıl ki, AİHM Büyük Dairesi Osman Kavala ile ilgili olarak kabul ettiği 11.7.2022 tarihli kararında, Türkiye’nin Kavala hakkında aldığı önlemlerin “iyi niyetli” hareket etmediğini gösterdiği sonucuna vardı.

Viyana Antlaşmalar Sözleşmesi 27. Maddesinde şöyle der: “Bir taraf Devlet uluslararası antlaşmadan doğan yükümlülüğünü yerine getirmemesini, iç hukukunu ileri sürerek haklı gösteremez.”

Bu kuralı AİHM kararlarına uygularsak, AİHM kararını uygulamayan bir devlet “ulusal mahkemenin kararı başka yönde. Ben onu uygularım” diyemez. Asıl olan uluslararası antlaşmadan doğan yükümlülüğün yerine getirilmesidir.

Bu ilke, Uluslararası Sürekli Adalet Divanı, Uluslararası Sürekli Hakem Mahkemesi, Uluslararası Adalet Divanı kararlarıyla istikrarlı bir uluslararası içtihat niteliği kazandı.

Yukarıda belirtilen hususlardan da anlaşılacağı gibi, uluslararası antlaşmaların ulusal yasalara göre önceliğe sahip olması hem Anayasa’nın yani ulusal hukukun, hem de uluslararası hukukun gereğidir.

AİHM kararlarında da sık sık gördüğümüz ve 15 no’lu Protokol ile Sözleşme’nin girişinde yer alan ikincillik ilkesi ise bu gerçeği değiştirmez. İkincillik ilkesi, Sözleşme’de belirtilen temel hak ve özgürlüklerin uygulanması ve denetiminden birinci derecede ulusal makamların sorumlu olmasını öngörür.

Bu sorumluluk Sözleşme’ye taraf devletlerin yetki alanları içindeki herkese Sözleşme’deki hak ve özgürlükleri kullanmalarını sağlamakla yükümlü olduklarını belirten Sözleşme’nin birinci maddesinden, AİHM’e başvuru yapmak için önce ulusal yargı yollarının tüketilmesi koşulunu getiren 35. Maddeden; Sözleşme’deki hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği şikayetinin ileri sürülebileceği etkili bir yargı yolu bulunması gerektiğine işaret eden 13. Maddeden kaynaklanmakta.

Ancak ikincillik ilkesi devletlere verilen bir açık çek değildir. İlgili devlet Sözleşme’yi uygulama sorumluluğunu AİHM’in denetimi altında gerçekleştirir. Ulusal yargıç ya da ulusal makamlar, Sözleşme’yi uygularken AİHM ilkelerini ve standartlarını göz önünde bulundurmak zorundadır. Aksi takdirde Sözleşme’nin ihlali söz konusu olur ve AİHM denetimi devreye girer.

İkincillik ilkesi, ulusal yargı organlarının insan hakları şikayetlerinin özenle ve AİHM standartlarını gözeterek incelenmesini gerektirmekte. Ulusal yargı organlarını AİHM’e hesap verir bir konuma yerleştirmekte. AİHM ile ulusal yargı organları arasında sorumluluğun ortaklaşmasına, diyalog ve işbirliği mekanizmalarının kurulmasına yol açmakta. Taraf devletin sorumluluğu sadece AİHM’e karşı değil. Kolektif bir sözleşme söz konusu olduğu için, devlet aynı zamanda Sözleşme’ye katılan bütün devletlere karşı da sorumlu.

İkincillik ilkesi demokrasi ve hukuk devletiyle yakından bağlantılı. AİHM, Lekic/Slovenya ya da S.A.S./Fransa gibi birçok kararında ikincillik ilkesi ya daonun bir parçası olan takdir yetkisi öğretisinin uygulanabilmesi için ulusal makamların “demokratik meşruiyete” sahip olmaları gerektiğini belirtir. Demokrasiyle yönetilmeyen, hukuk devleti ilkelerinin geçerli olmadığı bir ülkede, ulusal yargının geniş yetkilere sahip olması demokratik meşruiyete sahip olmayan bir yargıyı desteklemekten başka bir sonuç vermeyecektir. Ulusal makamların geniş bir takdir yetkisine sahip olması için şikayet konusu olan kararın demokratik bir sürecin sonucu olması ve AİHM kararlarını dikkate alması gerekir.

Devletin taraf oldukları uluslararası antlaşmalardan doğan yükümlülüklerini iyi niyetle yerine getirmeleri hukuk devleti olmanın esaslı bir koşuludur. Bu aynı zamanda o devletin uluslararası toplumdaki yerini kararlaştıran en önemli unsurdur.

Kendi yurttaşlarının hak ve özgürlüklerini koruyan, hukuk devleti ilkesine saygılı, demokratik bir toplumun değerlerine sahip bir devlete uluslararası alanda duyulan saygının, topu, tüfeği, füzeleri, bombaları ya da önemli jeopolitik konumu olan devlete duyulan saygıdan çok daha fazla olduğunu unutmamak gerekir.  

 

İlgili İçerikler