Deniz Göktaş ve ifade özgürlüğü

Deniz Göktaş ve ifade özgürlüğü

Sevgili Deniz, senin gösterinin milyonlarca kişi tarafından izlenmesinin, siyasal iktidarın da bundan rahatsız olarak seni apar topar “kuyu”ya atmasının ortaya çıkardığı bir gerçek var. Beğenmediğimiz, doğru olmadığını düşündüğümüz şeylere itiraz etmek, hakikati söylemek cesaretini göstermeliyiz. Böyle bir toplumsal talebin olduğu seninle ortaya çıktı. Toplumdaki sessizliği bozdun. O nedenle sana teşekkür etmek isterim...

Deniz Göktaş ve ifade özgürlüğü

Deniz Göktaş olayı Türkiye’de gündemin başına oturdu. Olay çok yönlü. Toplumsal, siyasal, hukuksal boyutları var. Deniz Göktaş, Harbiye’de “Ölü Deniz” gösterisinde yaptığı espriler nedeniyle “Cumhurbaşkanına hakaret” (TCK md. 299) ve “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” (TCK md.216/3) ile suçlanarak tutuklandı.

Bu olay Ankara’daki NATO Zirvesi’nden bir hafta önce meydana geldi. Böylelikle Deniz Göktaş’ı tutuklamanın, NATO toplantısında Türkiye bakımından olumsuz hava yaratacağını, buna yol açmamak için iktidarın Deniz’i tutuksuz yargılamayı isteyeceğini düşünenler yanıldı. İktidar, NATO müttefiklerinde güvenlik düşüncelerinin ağır basacağı, hukuk devleti, demokrasi, ifade özgürlüğü gibi daha az önemli (!) konularla uğraşmayacaklarına güvendi. Bu tutumunda haklı çıktı.

Olay nereden çıktı? Deniz, tabuları tanımayan, bütün tabuları kendi mizah anlayışı kapsamına sokan, bütün tabulara eşit bir biçimde saldıran, eleştiren, mizah konusu yapan bir komedyen. Yalnız Deniz’in bilmediği bir şey var. Türkiye’de bütün tabular aynı değil. Bazı tabulara hiç dokunulmaz. Onlar tabunun da tabusu. İşte Deniz bu tabulardan ikisine “Ölü Deniz” gösterisinde dokundu. Sen misin dokunan? Soruşturmalar, tutuklamalar, kaçmasın diye özel güvenlikli cezaevine göndermeler. Deniz’in kapatıldığı Çorlu Karatepe Güvenlikli Y tipi cezaevi en sıkı tecrit ve güvenlik rejiminin uygulandığı cezaevi. Kuyu tipi cezaevi deniyor. Herhalde öbür cezaevlerinin Deniz’in kaçmasını önleyemeyeceği düşünüldü.

Siyasal iktidar, olayı böylesine büyütmeseydi kimse farkında olmayacak, Deniz bu denli bir üne erişmeyecek, Ölü Deniz gösterisi hoş bir gösteri olarak akıllarda iz bırakacaktı, o kadar. Siyasal iktidarın bu olayı büyüterek ne elde etmek istediğini Deniz’in Çorlu cezaevinde çekilen fotoğrafından anlıyoruz. Deniz’in infaz memurlarıyla fotoğrafı önce önden çekiliyor. Ancak Deniz cezaevi hatırası fotoğrafı çektirir gibi gülümseyerek poz verdiği için istenilen sonuç alınamıyor. Fotoğraf çekimi 3-4 kez yenileniyor. Hiçbirinden istenilen sonuç elde edilemiyor. Bunun üzerine Deniz’in elleri arkadan kelepçeli fotoğrafı çekilerek basına veriliyor. Bu fotoğraf töreninden de anlaşılıyor ki iktidarın amacı topluma korku salmak. Deniz’in başına gelenler, iktidarı eleştiren herkese ibret olsun, caydırıcı etki yaratsın isteniyor.

Korku otoriter iktidarların toplumu kontrol etmek için başvurdukları en etkili silah. Korku toplumda yaygınlaştıkça sadece muhalefeti bastırmanın aracı olmaktan çıkar. Toplumu sarar, rejimin bir özelliği olma niteliğini kazanır. İnsanların davranışlarına yön verir.

Korku, iki yanlıdır. Sadece baskı altındakiler korkmaz. Aynı zamanda baskıyı uygulayanlar da korkar. Onların korktuğu kendi halkıdır. Halkın iktidarlarına son vermesinden korkarlar. Bu korkunun gerçekleşmesi olasılığı arttıkça baskı da yoğunlaşır. Korku iktidarı çürütür.

Deniz tabuları devirirken bunun başına ne işler açacağını bilmiyor muydu? Rejime muhalif olduğu için dokuz yılını Sovyetler Birliği’nde bir cezaevinde geçiren Sharansky’e göre, korku toplumlarında üç grup insan vardır: Rejimi destekleyenler, rejime karşı olsa bile korkudan ses çıkarmayanlar, yaşamını tehlikeye atarak rejime olan muhalefetlerini açığa vuranlar. Deniz bu üçüncü gruptan. Bu gruptan olanlar söylememeye, susmaya daha fazla dayanamazlar, içlerinde tutamazlar.

Deniz’in Türkiye’ye geri dönmesi Sokrates’in ölüm cezasından kurtulmak için kaçmayı reddetmesine benzer. Sokrates ölünce mahkûm edilen ilk düşünce suçlusuydu: Haksız bir yargılama sonucu ölüme mahkûm edilmişti. Öğrencisi ve arkadaşı Kriton onu ikna etmeye çalışır. Kaçış planı hazırdır. Sokrates kaçmayı kabul etmez. Bunu yasalara karşı ihanet olarak görür. Hücresinde kalıp zehir içerek yaşamına son verir.

Soruşturma açıldığında Deniz yurt dışındaydı. Türkiye’ye dönmesinin sonuçlarını elbette tahmin edebiliyordu. İsterse Türkiye’ye dönmeyebilirdi. Ama dönmeye karar verdi. Bugün Çorlu’daki cezaevinde tutuklu bulunmayı, kendi iradesiyle seçti. Sokrates gibi.

Uluslararası hukukta ifade özgürlüğünün sınırları nereden geçiyor? Bir söylem ne zaman ifade özgürlüğüne giriyor ne zaman hakaret oluşturuyor? Bu sınırlarla ilgili kriterleri AİHM kararlarında bulabiliriz:

AİHM ifade özgürlüğüne yaklaşımını Handyside/İngiltere (1976) kararındaki şu çok bilinen paragrafta açıklar: “İfade özgürlüğü... Yalnızca lehteki ya da zararsız, kayıtsız kalınabilecek bilgi ve düşünceler için değil, aynı zamanda devletin ya da nüfusun bir bölümü için saldırgan, şok edici, ya da rahatsız edici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir.”

Her şeyden önce şunun altını çizmek gerek. Cumhurbaşkanı’na hakaret diye ayrı bir suç artık tarihe karışmak üzere. AİHM böyle bir suçun varlığını bile ifade özgürlüğünün ihlali olarak görüyor (Colombani/ Fransa Kararı 2002). AİHM’e göre devlet başkanının saygınlığını korumadaki devlet çıkarı, onunla ilgili görüş ileri sürmek hakkını ortadan kaldıramaz. (Mandragon /İspanya 2011)

Eleştiri ile hakareti ayıran sınır, şikayetçinin siyasetçi olup olmadığına göre değişir. Siyasetçiyi eleştirme sınırı daha geniş. Siyasetçi, siyaset alanına girmekle kendini eleştiriye açmıştır. Siyasal eleştiriyi cezalandırmak, eleştiri yapanlar üzerinde caydırıcı etki yaratır. Bu da halkın doğruları öğrenme ve kamuoyunu ilgilendiren konuları serbestçe tartışma hakkını kullanmalarını engeller. Bütün bunlara karşın, ifade özgürlüğünün sınırlanmasının çok önemli bir toplumsal nedenden kaynaklandığını ispat yükü hükümete aittir.

ABD Yüksek Mahkemesi’ne göre, kamu görevlilerine hakaret ancak kötü niyet kanıtlanırsa söz konusu olabilir. AİHM, Lingens / Avusturya kararında da başvurucunun iyi niyetli olup olmadığına baktı.

AİHM’in ifade özgürlüğünün sınırlarını çizerken kullandığı başka kriterler de var. Suçlanan ifadenin, somut verilerden mi kaynaklandığı, yoksa bir değer yargısı niteliği mi taşıdığı önemli. Değer yargısıysa ispat edilmesi istenmez. Türk yargı organının ifade özgürlüğü davalarında böyle bir ayrım yapmaması, büyük bir eksiklik. Bu eksiklik nedeniyle AİHM’den ihlal kararları çıkıyor.

AİHM ayrıca konunun kamuoyunu ilgilendirip ilgilendirmediği, hangi bağlamda söylendiği gibi hususları göz önünde bulunduruyor. İfade özgürlüğü demokrasinin temeli. O nedenle AİHM, bütün bu kriterleri içine alan çok dikkatli bir inceleme sonunda söz konusu ifadenin ifade özgürlüğüne girip girmediğine karar veriyor. Bizde ise Cumhurbaşkanı’na yöneltilen her eleştiri, hakaret sayılıyor, cezalandırılıyor. 2017 yılı itibariyle Cumhurbaşkanı’na hakaretten açılan dava sayısının 5150 olması, bunun 2099’unun mahkumiyetle sonuçlanması boşuna değil. (Ahmet Necdet Sezer döneminde açılan dava sayısı 163, Abdullah Gül döneminde ise 848)

Deniz Göktaş, AİHM’e başvurduğu takdirde yukarda değinilen kriterler çerçevesinde ifade özgürlüğünün ihlal edildiği yolunda bir karar çıkacağı çok açık.

Dini değerlerin aşağılanması önemli bir konu. Bir yanda insanların hassasiyetleri, öbür yanda ifade özgürlüğünün korunması var. AİHM, bir din tarafından saygı gösterilen amaçlara uygunsuz saldırıların yasaklanmasını Sözleşme’ye uygun buldu. Ancak AİHM, kararlarını dindar insanların hassasiyetleri yerine nesnel kriterlere dayandırmakta. AİHM, dine ve dinin kutsal sembollerine hakaret niteliğindeki söylemlerin yasaklanmasını kabul eder. Ancak bu dinle ilgili eleştirel görüşlerin ileri sürülemeyeceği anlamını taşımaz. Bu tür görüşler, ifade özgürlüğü çerçevesine girer. Deniz’in gösterideki dinle ilgili sözlerini bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Deniz neden tutuklu? Neden tutuksuz yargılanmıyor? Kendi iradesiyle Türkiye’ye döndüğüne göre, kaçma kuşkusu yok. Kanıtların karartılması söz konusu değil. Ev hapsi gibi başka adli kontrol önlemleri neden yetersiz? Hiç belli değil.

Demokrasilerde hükümet güçlü konumu nedeniyle kendisine yönelik en ağır eleştirilere bile hoşgörü ile yaklaşmak zorundadır. Ayrıca, hükümet siyasal ifadeler üzerinde caydırıcı etkiler doğuracak önlemler almamalıdır. Bu ilkeleri AİHM’in pek çok kararında bulabilirsiniz.

Siyasal mizah yoluyla yapılan eleştirileri hoşgörü ile karşılamak, o devletin demokrasi standardını belirler. Hoşgörü, kamusal alanda kendi düşüncelerinden farklı bir söylemin kabul edilmesi ve tanınması anlamına gelir. Bu bakımdan çoğulculukla yakından ilgilidir. Farklı düşünceleri, kimlikleri tanımayan, tek tip bir toplum yaratmak isteyen otoriter bir iktidarın siyasal mizah yoluyla yapılan eleştiriye hoşgörüyle yaklaşmayacağı açık.

Sevgili Deniz,

Senin gösterinin milyonlarca kişi tarafından izlenmesinin, siyasal iktidarın da bundan rahatsız olarak seni apar topar “kuyu”ya atmasının ortaya çıkardığı bir gerçek var. Beğenmediğimiz, doğru olmadığını düşündüğümüz şeylere itiraz etmek, hakikati söylemek cesaretini göstermeliyiz. Böyle bir toplumsal talebin olduğu seninle ortaya çıktı. Toplumdaki sessizliği bozdun. O nedenle sana teşekkür etmek isterim.

İlgili İçerikler