Bin dokuz yüz yetmiş beş yılında bir akşam Sadri Alışık, ‘Gel bakalım güzel kız’ diyerek elinden tutup sahneye çıkardığında Türk müzik tarihine bir ikonun daha eklenmekte olduğunu kimse bilmiyordu. Selçuk Ural sahnesini yeni bitirmiş, mekânda program sona ermiş, konukların çoğu gitmişti. Kalanlarsa eğlenceyi biraz daha uzatmak istiyorlardı. Sahneye fırlayıp arkadaşlarına biraz tuluat yapan Sadri Alışık, salonda gözüne ilişen genç kıza, ‘Kim bu güzel kız acaba’ diyerek onu da sahneye davet etmişti. “İsmin ne senin” diye sordu. “Nihal efendim” cevabını aldı. Bir şarkı söylemesini isteyince, Londra’dan İstanbul’a tatile gelen bu Kıbrıslı turist kız, ‘Turist Ömer’ tiplemesiyle zamanın en popüler aktörlerinden olan Alışık’ın yanında Beatles’tan “Something”i söyledi. Akdenizli sıcak sesiyle mekânı bir anda saran o güzel kız, o gece seslendirdiği altı yedi parçayla konuklarının gözlerini alamadığı bir yıldıza dönüşüyordu. Zamanın ünlü eğlence mekânlarından olan Playboy gece kulübünde o akşam sahneye Nihal Munsif çıkıyor, Nil Burak iniyordu…
Sahnede Selçuk Ural vardı. Onu dinlemeye gelenler ise adeta dönemin yıldızlar geçidiydi: Sadri Alışık, Ayhan Işık, Çolpan İlhan, Ekrem Bora, Nebahat Çehre… En ön masada da Zeki Müren oturuyordu. 1970’lerin Türkiye’sinde aynı kareye sığması bile başlı başına bir olay olan isimler, o gece aynı salondaydı. Güzel Nihal’e ise sahne adını, o akşam sesi ve icrasını çok beğenen Zeki Müren koyuyordu. Bir davet üzerine çıktığı sahnede, o güneşli, sıcak ve kişilikli sesiyle, dinleyicilerin büyülenmiş bakışları arasında Nil Burak doğdu.

O gecenin ardından, sesinin alamet-i farikası olan o minik pürüz, o Akdeniz güneşi ses yanığıyla hayat verdiği unutulmayacak şarkılar, Altın Plak’lar hızla geldi. İstanbul’a tatile gelen Nihal, bir ay içinde Nil Burak ismiyle Elmadağ’da, Taksim’de gazinoların neon ışıklarla adı yazılan sanatçıları arasındaydı.
“Tatlı Tatlı” geldi önce. Sonra “Birisine Birisine”, “Yalnızım Ben”, “Boş Vere Boş Vere”, “Olmaz Olmaz Deme”, “Bağışladın”, “Sen de Başını Alıp Gitme”… Sesinde garip bir şey vardı. Sanki hep biraz uzaktan, mesafeli geliyordu ama bir anda da sarıp sarmalıyordu. Biraz buğulu, biraz kırgın, biraz neşe biraz keder, üzerine biraz da Akdeniz’in tuzu. Ama her zaman kendine özgü gücüyle, o özel ses rengi ve yorumuyla kendi yolunu çizdi. Ne tamamen hüzünlüydü sesi ne de neşeli. Hayat gibiydi. Acı tatlı. O yüzden Nil Burak şarkıları yalnızca dinlenmedi, yaşandı. Uzun ömürlü oldular. Belki de onu kalıcı yapan buydu. 1990’lara kadar albümleri, televizyon programları ve sahne çalışmalarıyla müzik hayatındaki yerini korudu. Sonra zaman geçti, müzik endüstrileşti, bir şarkıyı dinleyebileceğimiz medyalar farklılaştı. Plaklar, kasetler, CD’ler derken dijital platformlar çıktı. Gazinoların yerini dijital mecralar aldı. Ama Türkiye’nin bazı sesleri vardı ki onlar bu öğütücü zaman değirmeninin dışında kalmayı başardılar. Nil Burak da bu değirmenin öğütemediklerinden…

Yorumunun yanına bestesini yaptığı şarkılar da ekledi Nil Burak. Cem Karaca’nın yorumuyla bildiğimiz “Sen de Başını Alıp Gitme”, kendi bestesiydi. İyi şarkılar, kendilerini unutturmazlar. Yıllar sonra Çağan Irmak’ın “Issız Adam” filmiyle kendini hatırlatan “Yalnızım Ben” de bir Nil Burak yorumuydu. Onun gibi Türk müziğinde yılları devire devire gelen pek çok şarkı var elbette. Yıllar önce plaklardan yükselen sesler, sahnelerde dolaşıyor, radyodan evlere giriyor, kasetten arabaya taşınıyor, oradan ceplere sığıyor, yıllar sonra bir tık kadar yakınımıza gelip bazen de bir film sahnesinde yeniden ortaya çıkabiliyorlardı.
Şarkılar yaşlanmıyor, geçip giden biziz. 1975’te yazılan bir şarkı 2026’da da birinin hayatına pekâlâ dokunabiliyor. Çünkü iyi şarkıların bizim kullandığımız gibi bir takvimleri yoktur. Nil Burak’ın sesini ve yorumunu özel yapan da belki tam burada başlıyor. O takvimsizlik. O ses pürüzsüz değildi, kristal değildi. Dijital olarak kusursuzlaştırılmış hiç değildi. Ancak güzelliği de zaten buradaydı. Ara ara hafifçe kısık. Çok küçük yanık. Kusursuz sesler hayranlık uyandırabilir belki ama o pürüzlü sesler herkes için hatıralar biriktirebiliyor. Nil Burak’ın sesi bir hatıra sesi. Anıların sesi. O güzel günlerin bugünlere taşınan tortusu…

Gazinolar, plakçılar, canlı orkestralar. Mikrofon başındaki solistler, masaları dolaşan sanatçılar. Radyonun başında şarkı bekleyen evler. Caddelerde Anadol’lar, Murat 124’ler, sokaklarda kapı önü sohbetleri, eskiciler, yoğurtçular. 1960-70’lerin Türkiye’sinden, plak iğnesinin hışırtısına gizlenen memleket seslerini işitiyoruz. Nil Burak, o plak iğnesi hışırtısını taşıyan benzersiz sesiyle anıları hep canlı tutuyor.
İBB Kültür Daire Başkanı Tolga Volkan Aslan, ‘Neydi O Günler’ diyerek Harbiye’de bir gazino gecesi programı yapsa, plakların döneminden gelen o şarkıları, plak iğnesi gibi yüreğimizi çize çize dinlesek. O sanatçılar arasından sağlığı elverenleri bir kez daha sahnede görsek; Nükhet Duru, Seyyal Taner, Füsun Önal, Alpay, Selçuk Ural, Neco, Hümeyra, Gökben, Ömür Göksel ilk aklıma gelenler. Harbiye’de 70-80’lere gitsek, zamanı bir güzel unutsak. Her şey çok güzel olsa…
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


