Suriye’de kritik dönemeç ve yansımaları

Suriye’de kritik dönemeç ve yansımaları

SDG anlaşmayı reddederse, her iki tarafta da daha büyük zayiatlı çatışmalar başlar. Kürt nüfusa sahip komşu ülkeler de belli ölçülerde etkilenir. Ama SDG bu ortamda kazançlı çıkmaz... Sahada yaşanan son gelişmeler Türkiye’nin lehine tecelli etmiştir

Suriye’de kritik dönemeç ve yansımaları

Suriye ordusunun ocak ayının ilk haftasında Halep'te Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) karşı başlattığı operasyon, Suriye'nin siyasi ve güvenlik zemini ile ülke topraklarının kontrolü haritasını değiştirdi.

SDG, Halep, Deir ez-Zor ve Rakka'dan sürüldü, artık ülkenin kuzey doğusunda Haseke vilayetinin belli bir kısmına sıkışmış durumda.

Petrol sahaları, barajlar, sınır kapıları gibi stratejik ve gelir getiren noktaların neredeyse tamamını kaybetti.

SDG 10 Mart (2025) anlaşmasını uygulamakta bu kadar ayak diredi ama 18 Ocak (2026) “Ateşkes ve Tam Entegrasyon Antlaşmasını” imzalamak zorunda kaldı.

Ahmed el-Şara ile Mazlum Abdi'nin 20 Ocak’ta Şam'da yaptıkları görüşmenin ardından ilan edilen dört günlük ateşkese, bazı bölgelerde çatışmalar devam etmekle birlikte, genel olarak uyuluyor.

SDG Şam’daki görüşmede yapılan önerilere yanıtını yarın verecek.

SDG mutabakat oluşmasını engellemeyecek çapta birkaç karşı öneri ve kuyruğu dik tutucu bir tutum açıklaması yapabilir ama yanıtı çok muhtemelen olumlu olacaktır.

Olumlu bir yanıt, hem ateşkesi kalıcı barışa dönüştürme imkanı sunacak, hem Suriye hükümetine ülkeyi yeniden inşa etmeye, geçiş dönemini yönetecek bir siyasi sistem kurmaya ve çok ihtiyaç duyulan yabancı yatırımları çekmeye odaklanma imkânı verecektir.

SDG anlaşmayı reddederse, her iki tarafta da daha büyük zayiatlı çatışmalar başlar. Kürt nüfusa sahip komşu ülkeler de belli ölçülerde etkilenir. Ama SDG bu ortamda kazançlı çıkmaz. 

Gelinen noktada üçüncü tarafların rolü ve yoğun diplomasi trafiği

Suriye'deki gelişmelere, şekillenmekte, daha doğrusu şekillendirilmekte olan  “yeni Ortadoğu” nazarından bakılmalıdır.

Suriye’de bugün gelinen nokta, başta Türkiye, ABD, İsrail, Suudi Arabistan, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi olmak üzere kilit dış aktörler ve Suriye’deki tarafların dahil olduğu, kapalı kapılar ardında cereyan eden sıkı pazarlıkların ve yoğun bir diplomasi trafiğinin sonucudur.

ABD, Trump yönetiminin ülkenin siyasi, ekonomik ve askeri gücüne dayanarak fütursuzca ve en kaba şekilde kullandığı arabuluculuk, kolaylaştırıcılık ve ikna edicilik özellikleriyle, Suriye’yle ilgili bu yumağın da merkezinde duruyor.

Suriye’deki gidişatı etkileyen en önemli unsur, ABD'nin SDG'nin yerine Ahmet el-Şara ve Türkiye'yi koymak suretiyle, sahadaki güvenlik ortağı tercihlerinde yaptığı değişikliktir.

ABD Büyükelçisi Tom Barrack sosyal medya hesabı üzerinden birkaç gün önce yayınladığı açıklamada, Suriye hükümetinin IŞİD'le mücadele eden küresel koalisyona katılmasıyla durumun temelden değiştiğini ve bunun sonucunda “SDG'nin sahadaki başlıca IŞİD karşıtı güç olma durumunun büyük ölçüde sona erdiğini” söyleyerek bu değişikliğin parametrelerini ortaya koydu.

Golan’ın tamamını işgal eden, Suriyeli Dürzileri kullanan ve Suriye'nin güneyinde fiili bir askerden ve silahtan arındırılmış güvenlikli bölge ilan eden İsrail’in sessizliği dikkat çekiyor.

Bu sessizlik, ABD'nin arabuluculuğunda Paris'te Suriye ile yapılan görüşmeler sonucunda imzalanan anlaşmayla, ayrıca, Türkiye ve Suriye ile yapılan pazarlıkların İsrail’in Al-Şara hükümetinin politikaları ve Türkiye'nin Suriye'deki varlığıyla ilgili endişelerinin, en azından şimdilik, giderilmiş olmasıyla açıklanabilir.

Türkiye'nin gelişmelerle ilgili tutumu ve hassasiyetleri

Türkiye, SDG’nin Fırat’ın doğusunda adeta bağımsız bir devlet gibi hareket etmesinden, bu fiili durumu ve yönetim tarzını “Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde özerklik, özyönetim” gibi isimler altında, hukuki garantilerle kalıcı bir hale getirmeye çalışmasından kaygı duyuyor ve kabul etmeyeceğini söylüyordu.

Bu açıdan bakıldığında, sahada son yaşanan gelişmeler Türkiye’nin lehine tecelli etmiştir.

Türkiye’nin diğer mülahazası da sınırın bir tarafındaki gelişmelerin yekdiğeri için emsal oluşturacak veya emsal olarak gösterilebilecek nitelik taşıması dolayısıyla, Suriye’de yaşananların ülkemizdeki sürece etkileridir.

Türkiye, Suriye'de taraflar arasında varılan mutabakatlarda yer alan unsurların nasıl hayata geçirileceğini bu nazardan da izleyecek ve değerlendirecektir.

DEM Parti'nin Suriye’deki gelişmelerle ilgili açıklamaları ve öncülük ettiği eylemler, halihazırda Türkiye’deki süreçle ilgili yaşanan zorlukları da göstermektedir.

DEM Parti milletvekillerinden birinin, “(Suriye’de) ikinci bir Lozan’a izin vermeyeceğiz” şeklindeki açıklaması, bu kişinin cumhuriyetimize bakış açısını göstermesi bakımından sadece ibretlik değildir, düşmanlık ifadesidir.

Umarım, DEM ve TBMM çatısı altındaki başka bazı siyasi partilerden vekillerin de farklı vesilelerle dışa vurdukları Cumhuriyet düşmanlığı, mensubu oldukları siyasi partilerde sadece azınlık bir kesimin görüşlerini temsil etmektedir…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin Başkanı Özgür Özel‘e kadar Türkiye siyasetinin (malum istisnalar hariç) tüm kesimleri, Türk ve Kürt arasındaki kardeşlik hukukuna vurguyla, mücadelenin Kürtlere değil, PKK ve uzantılarına karşı olduğunun altını çiziyorlar.

PKK/YPG yıllardır asıl Kürtleri baskılıyor. YPG‘nin çekildiği bölgelerdeki Kürtlerin tavrı bu konuda çok şey söylüyor.

En çarpıcı ve isabetli saptama, Kürt dünyasının en önde gelen siyasetçisi ve akil adamı olarak tanımlanan Mesut Barzani’den geldi. Barzani, “PKK'nın Kürtler için bir yük haline geldiğini” beyan etti.

Örgüt içindeki görüş farklılıkları

Yaşanan gelişmeler, SDG/ YPG/PKK saflarında ortaya çıkan görüş farklılıklarını ve ayrışmayı da ortaya koyuyor.

Mazlum Abdi, sanıyorum Türk yetkililer dahil tüm ilgili taraflarca daha gerçekçi ve esnek, ayrıca, Washington'un telkinlerini dinlemeye, Şam ve Türkiye ile angajmana girmeye daha açık taraf olarak değerlendiriliyor.

Kandil'deki PKK liderliği ve etkisi altındaki gruplar, Suriye’de talepleri karşılanmadığı takdirde çatışmaya devam edilmesi yönünde bir tutum sergiliyor.

PKK taraftarları organize bir şekilde Türkiye’nin muhtelif yerlerinde, Irak’ın Kürt bölgesinde protesto gösterileri düzenliyorlar. Birçok Avrupa şehrinde Türklere ile Araplara ve onlara ait işyerlerine saldırdılar, polisle çatıştılar.

Kamuoyuna yansıtılan bilgilere göre, Abdullah Öcalan ise Suriye'deki olayları Türkiye'deki barış sürecini baltalamaya yönelik bir girişim olarak nitelendirmiş ve Kandil'i yönlendirmelerine uymadığı için eleştirmiş.

Geleceğe dair belirleyici unsur, kağıda dökülenlerin uygulaması olacaktır

Suriye’de son dönemde varılan mutabakatlar ve yayınlanan genelgeler, uygulamada yoruma açık olabilecek gayet hassas konular ve maddeler içeriyor.

Örneğin, entegrasyon anlaşmasının 4. maddesindeki “Kürt bölgelerinin özel durumunun dikkate alınması” ifadesinden, el-Şara’nın imzaladığı 13 sayılı kararnamede belirtilen, Kürtlerin kültürel ve Kürtçe lisanın kullanımıyla ilgili hakları ile “Kürt bölgelerinde” tesis edilecek idari yapının şekli, yerel kolluk kuvvetlerinin ihdası ve ellerinde kalan çok az sayıdaki petrol sahasından elde edilecek gelirin dağılımı gibi konularda yapılması gereken düzenlemeler yapılacağı anlaşılmalıdır.

Kürtlerin en yoğun oldukları Haseke vilayetinde dahi nüfusun yarısından azını oluşturdukları bir ortamda bu düzenlemeler konusunda herkesi tatmin edecek bir formülasyon geliştirilebilmesi başlı başına bir sınama olacaktır.

Cumhurbaşkanı El-Şara’nın imzaladığı 13 sayılı kararnamenin 3. maddesinde “Kürtçenin ulusal bir lisan olduğu” belirlenmiş ama bunun Kürtçenin de Arapça ile birlikte Suriye’nin resmi lisanı mı olacağı, yoksa “Kürt bölgesi” olarak tanımlanan yerlerde eğitimde vs’de kullanılacağı mı kast edilmiş, belli değil.

Diğer önemli konu, Dürzilerin ve Alevilerin, ayrıca Türkmenlerin, Şam ile SDG arasında yapılan bu anlaşmaya nasıl tepki verecekleridir. Bu grupların Kürtlere tanınan ayrıcalıkların kendilerine de tanınmasını talep etmeleri muhtemeldir.

Bu ayrıcalıkların yeni anayasada ne şekilde yansıtılacağı da çözümlenmesi gereken bir diğer temel meseledir.

İsim ve görüntü değişebilir ama hedefler, imkanlar ve yapı kalır

ABD, Suriye sahasındaki güvenlik ortakları ile ilgili yeni tercihlerini yaptı ve SDG’yi bir kenara koydu. Ama bu tercihini, yıllardır eğitip donattığı örgütün yok edilmesine göz yumacağı şeklinde yorumlamak hatalı olur.

Suriye Kürtlerine özel haklar tanıyan bir anlaşma yapılmasına ve SDG birliklerinin Suriye ordusuna entegre edilmesine, örgütün yapısını korumaya yönelik bir yöntem ve SDG’nin muhafazalı bir şekilde yedeklenmesi olarak bakılması da mümkündür.

Konunun bu boyutunu değerlendirirken, Büyükelçi Tom Barrack’ın sosyal medya hesabından yaptığı açıklamanın şu bölümünü göz önünde tutmak yararlı olacaktır:

“Mevcut durum, Kürtler için eşsiz bir fırsat yaratmaktadır: yeni Suriye devletine entegrasyon, tam vatandaşlık hakları, Suriye'nin ayrılmaz bir parçası olarak tanınma, Kürt dili ve kültürünün anayasal olarak korunması (örneğin, Kürtçe eğitim, Nevruz'un ulusal bayram olarak kutlanması) ve yönetişime katılım gibi, SDG'nin iç savaş kaosu ortamında sahip olduğu yarı özerkliğin çok ötesinde haklar sunmaktadır.”

ABD’nin, özellikle de Trump‘ın dış siyaset yaklaşımının, politika değişikliklerini her an ve herkes lehine veya aleyhine yapabilecek bir özelliğe sahip olduğunu göz ardı etmemek gerekir.

Trump, “dostluk, ortaklık ve takdir” kelimelerinin kendi lügatında çok farklı tanımlamalara sahip olduğunu uyguladığı politikalarla her gün ortaya koyuyor.

İlgili İçerikler