Başlarken
Çerçeve yasa teklifi TBMM’ne getirildi. Kürt sorununun demokratik yollarla çözümü konusunda önemli bir adıma işaret eden çerçeve yasa teklifi tek başına değerlendirildiğinde silahların susması ve çatışmasızlık halinin oluşu bakımından önemli. Ayrıca insanların birbirleriyle konuşabildiği demokratik bir toplumun inşasında önemli bir adım olarak değerlendirilebilir.
Hukuk tekniği bakımından ‘çerçeve yasa’, ayrıntılı hükümler koymak yerine temel ilkeleri ve genel sınırları belirleyen; uygulamaya ilişkin ayrıntıları ise yönetmeliklere, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine veya idari düzenlemelere bırakan yasa türü. Batı ülkelerinde bu yöntem özellikle teknoloji, çevre, sağlık ve dijital dönüşüm gibi hızla değişen alanlarda tercih ediliyor. Çünkü yasaların her ayrıntıyı düzenlemesi yerine genel çerçeveyi çizmesi, uygulamanın değişen koşullara daha kolay uyarlanmasına imkân verir.
Türkiye’de çerçeve yasa tekniğinin siyasal iktidar için bazı önemli avantajları var. Değişen koşullara hızla uyum göstermesine olanak tanıyarak esneklik sağlıyor; teknik ayrıntıların uzman kurumlar tarafından güncellenmesini kolaylaştırıyor ve kimi durumlarda bürokrasiyi azaltabiliyor. Ancak çerçeve yasalar, hukuk devleti açısından ciddi riskleri de beraberinde getiriyor. Çünkü temel hak ve özgürlükleri doğrudan ilgilendiren konuların ayrıntılarının yürütme organının takdirine bırakılması, yasama organının yetkisinin fiilen daralmasına yol açabilir. Hukuki belirlilik zayıflayabilir; aynı kurallar farklı kişiler bakımından farklı biçimlerde uygulanabilir; idarenin geniş takdir yetkisi keyfî uygulamalara kapı aralayabilir.
Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri öngörülebilirliktir. Yurttaş, hangi davranışın hangi hukuki sonuçları doğuracağını önceden bilebilmelidir. Bu nedenle çağdaş anayasal demokrasilerde temel haklara ilişkin güvencelerin kanunda açıkça düzenlenmesi, teknik ayrıntıların ise ikincil mevzuata bırakılması genel kabul gören ilkedir. Dolayısıyla tartışılması gereken yalnızca çerçeve yasa tekniği değildir. Asıl tartışma, bu teknikle hangi yetkilerin yürütmeye devredildiği ve bunun hukuk devleti bakımından ne anlama geldiğidir.
Türkiye’de insan hakları mücadelesine çok önemli katkıları olan İnsan Hakları Derneği’nin çerçeve yasa hakkındaki uyarılarının TBMM Adalet Komisyonu ve Genel Kurulu'nda yapılacak tartışmalarda dikkate alınması oldukça önemlidir.[1] Kanun teklifinde yasadan yararlanacaklar arasında suç tipi ve suç tarihi gibi ayrımlar yapılarak yasanın genellik ilkesine aykırı bir yaklaşım sergileniyor. Genellik İlkesi, hukuk, ahlak ve siyaset felsefesinde önemli bir yer tutan, bir normun veya yasanın belirli kişilere veya durumlara değil, herkes için aynı şekilde uygulanması gerektiğini savunan temel bir prensiptir. Bu ilke, adalet, eşitlik ve ayrımcılık yasağı gibi kavramlarla yakından ilişkilidir. Yine çerçeve yasa, yargılama ve mahkumiyet kararlarının ertelenme süresi ile hak yoksunluğu (2 ve 3 yıl siyaset yasağı) süreleri sürecin nihai amacı olan siyasi katılımın önünde engel oluşturuyor. Ek olarak düşüncelerini açıkladıkları için terörle ile irtibat ve iltisak nedeniyle kamudan ihraç edilen kamu personelinin yasa kapsamının dışında tutulmuş olması başka bir sorundur. Diğer bir deyişle, Türkiye, “çerçeve yasa”yı ve örgüt üyelerinin geri dönüşünü tartışıyor; örneğin 10 yıl önce barış görüşmelerinin sürdürülmesini istedikleri için mesleklerinden olan Barış Akademisyenleri’nin mesleklerine dönmesine olanak tanımıyor.[2]
Toplumsal barış yalnızca silahların susması değildir
Kanun teklifinin adı, “Milli Dayanışmanın ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi”dir. Silahların susması, şiddetin sona ermesi ve demokratik siyaset alanının genişlemesi, toplumsal hayat açısından küçümsenemeyecek kazanımlardır. Dünyadaki barış süreçleri de bunu göstermektedir. Kuzey İrlanda’da, Kolombiya’da ve farklı tarihsel bağlamlarda Güney Afrika’da hukuki düzenlemeler, çatışma ortamından siyasal müzakereye geçişte önemli araçlar olmuştur. Ancak hiçbirinde tek başına yasa toplumsal barışı kurmaya yetmemiştir.
Çünkü toplumsal barış yalnızca güvenlik meselesi değildir; aynı zamanda adalet, güven ve ortak gelecek duygusu meselesidir. Bir toplumda insanlar mahkemelere güvenmiyorsa, hukukun herkese eşit uygulanacağına inanmıyorsa, ifade ve örgütlenme özgürlüğü sürekli tartışma konusu oluyorsa, yalnızca yeni bir kanun çıkarmak toplumsal bütünleşmeyi sağlayamaz. Toplumsal barışın en güçlü zemini, yurttaşların devlet karşısında kendilerini eşit ve güvende hissetmeleridir.
Barış, yalnızca çatışmanın sona ermesi değildir; insanların birbirlerine ve hukuka güven duyabildiği ortak bir siyasal hayatın kurulmasıdır. İşte bu nedenle bir kanunun başarısı, yalnızca güvenliği artırmasıyla değil, özgürlüğü ve adaleti de güçlendirmesiyle ölçülmelidir.
Egemenlik, barış ve demokratik siyaset
Düşünürlerin eşliğinde birlikte düşünmeye devam edelim. Her yasa, aynı zamanda belirli bir devlet anlayışını, yurttaşlık tasavvurunu ve siyaset anlayışını da yansıtır. Bu nedenle “Milli Dayanışmanın ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”ni anlamak için, egemenlik ile özgürlük arasındaki gerilimi ele alan bazı siyaset düşünürlerine başvurmak yararlı olacaktır.
Carl Schmitt: Egemenlik, karar ve istisna hâli
20. yüzyıl siyaset kuramının en tartışmalı isimlerinden Carl Schmitt, egemenliği şu cümleyle tanımlıyor: “Egemen, istisna hâline karar verendir.” Bu tanım, hukukun yalnızca kurallardan oluşmadığını; olağanüstü durumlarda hukukun nasıl uygulanacağına karar veren siyasal bir iradenin bulunduğunu ifade eder. Schmitt’e göre hukuk düzenini ayakta tutan şey yalnızca normlar değildir. Son kertede düzeni kuran ve sürdüren siyasal karardır. Bu nedenle olağanüstü dönemlerde egemen, hukukun uygulanmasını askıya alabilir ya da farklı biçimde yorumlayabilir. Schmitt’in “kararcılık” olarak bilinen yaklaşımı, hukukun kaynağını normlardan çok egemen iradede görür. Böylece siyasal iktidarın hareket alanı genişler; hukuki güvenlik ise egemenin kararına bağımlı hâle gelir.
Bu yaklaşım günümüz açısından önemli bir soruyu gündeme getirir: Bir kişi bir gün serbest bırakılırken kısa süre içinde yeniden neden tutuklanabilmektedir? Bir vakıf üniversitesi bir gün kapatılıp birkaç gün sonra nasıl yeniden açılabilmektedir? Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarına ‘uymama kararı’ nasıl verilebilmektedir? Schmitt’in kuramına göre bunun nedeni, hukukun değişmesinden çok siyasal değerlendirmenin değişmesidir. Egemen, tehdidin niteliğini yeniden tanımladığında hukuk da farklı işlemeye başlayabilir. Burada belirleyici olan yalnızca suçun hukuki tanımı değil, siyasal iktidarın güvenlik değerlendirmesidir.
Schmitt’in dost–düşman ayrımı da bu yaklaşımın merkezindedir. Ona göre siyasetin özü, toplumdaki farklı görüşlerin yarışması değil, dost ile düşmanın ayırt edilmesidir. Böyle bir siyaset anlayışında hukukun tarafsızlığı giderek zayıflayabilir; siyasal aidiyetler hukuki değerlendirmelerin önüne geçebilir. Bu nedenle Schmitt’in düşüncesi, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında güçlü eleştirilere konu olmuştur. Egemenin kararını hukukun üstüne yerleştiren bir anlayışın, hukuk güvenliğini ve temel hakları zedeleyebileceği ileri sürülmüştür. Modern anayasal demokrasiler, tam da bu nedenle egemen iktidarı bağımsız yargı, kuvvetler ayrılığı ve temel hak güvenceleriyle sınırlandırmaya çalışır. Çerçeve yasa siyasetin tam da bu yaklaşımının geçerli olduğu koşullarda Meclis’e getirilmiştir.
Spinoza: Barış korkunun sessizliği değildir
Baruch Spinoza ise Schmitt’in neredeyse tam karşısında duran bir siyaset anlayışı geliştirir. Spinoza için devletin gerçek gücü, yöneticilerin buyurma yetkisinden değil, yurttaşların birlikte hareket etme kapasitesinden doğar. Bu nedenle devlet, korku üreterek değil, insanların ortak yaşam iradesini güçlendirerek ayakta kalabilir. Spinoza’nın çok önemli bir tespiti vardır: Barış, savaşın yokluğu değildir. Barış; insanların korkmadan yaşayabildiği, haklarının güvence altında olduğu ve devlete güven duyduğu siyasal durumdur. Korkuya dayalı yönetimler ilk bakışta güçlü görünseler de uzun vadede kendi meşruiyetlerini aşındırırlar. Çünkü korku, insanların ortak eyleme gücünü azaltır; yurttaşları edilginleştirir ve toplumsal güveni zayıflatır. Bu nedenle toplumsal bütünleşme yalnızca güvenlik politikalarıyla sağlanamaz. Gerçek bütünleşme, eşit yurttaşlık duygusunun güçlenmesiyle mümkündür.
Hannah Arendt: Siyasetin özü birlikte eylemektir
Hannah Arendt, siyasal iktidarı zor kullanma kapasitesiyle değil, insanların birlikte hareket edebilme yeteneğiyle açıklar. Arendt’e göre iktidar, insanların ortak bir kamusal alanda konuşabilmesi, tartışabilmesi ve birlikte karar alabilmesiyle oluşur. Şiddet ise çoğu zaman iktidarın değil, iktidarsızlığın belirtisidir. Bu bakımdan toplumsal bütünleşme, farklı toplumsal kesimlerin susturulmasıyla değil; konuşabildiği, eleştirebildiği ve siyasal yaşama katılabildiği demokratik kamusal alanların genişlemesiyle mümkündür. Bir yasa, demokratik katılımı artırdığı ölçüde toplumsal barışa katkıda bulunur.
Gilles Deleuze: Yeni bir siyaset mümkün mü?
Gilles Deleuze, siyaseti iktidar–muhalefet, dost–düşman gibi ikili karşıtlıkların ötesinde düşünmeye çağırır. Ona göre gerçek siyaset, yalnızca iktidarın el değiştirmesi değil, yeni yaşam biçimlerinin ve yeni toplumsal ilişkilerin ortaya çıkmasıdır. Ancak Deleuze önemli bir uyarıda bulunur: Her yenilik gerçekten özgürleştirici değildir. Devlet de zaman zaman yeni görünen siyasal kanallar açarak toplumsal enerjiyi denetim altına alabilir. Bu nedenle her “kaçış çizgisi” özgürleşmeye çıkmaz; bazıları mevcut düzenin yeniden üretimine hizmet edebilir.
Bu düşünürler siyaseti, öncelikle duyguların dolaşımı olarak okur. Ona göre toplumları yalnızca kurumlar değil; korku, umut, öfke, güven ve ortak sevinç gibi duygular da biçimlendirir. Bu nedenle siyasetin temel sorusu şudur: İnsanlar birlikte düşünmeye, birlikte üretmeye ve birlikte yaşamaya daha mı fazla yöneliyor; yoksa birbirlerinden daha fazla korkmaya mı başlıyor?
Toplumsal barış da bu sorunun cevabında saklıdır. Gerçek barış, yalnızca çatışmanın sona ermesi değil; insanların ortak geleceğe dair güven duygusunu yeniden kurabilmesidir. Bu nedenle bugün tartışılan çerçeve yasa da yalnızca hukuki bir düzenleme olarak değil, toplumda nasıl bir siyasal duygu iklimi üreteceği açısından değerlendirilmelidir. Korkuyu azaltıyor, güveni artırıyor, demokratik katılımı genişletiyor ve yurttaşların ortak eyleme kapasitesini güçlendiriyorsa toplumsal bütünleşmeye katkı sunabilir. Aksi durumda, kalıcı bir toplumsal barışın üretilmesi güç olacaktır.
Üçüncü kutup: Demokratik muhalefet ve toplumsal barış
Bugün Türkiye siyasetinin en önemli özelliklerinden biri, toplumsal ve siyasal alanın büyük ölçüde iki ana blok etrafında şekillenmesidir. Böyle dönemlerde sıkça gündeme gelen tartışmalardan biri de “üçüncü kutup” arayışıdır. Peki üçüncü bir siyasal odak, demokratik siyaseti güçlendiren yeni bir imkân mıdır; yoksa mevcut güç dengelerini yeniden üreten bir ara form mu? Bu soruya peşin bir yanıt vermek mümkün değildir. Çünkü üçüncü kutbun siyasal anlamı, kendisini nasıl tanımladığından çok, pratikte ne yaptığıyla belirlenir.
Eğer üçüncü bir siyasal odak, farklı toplumsal kesimler arasında yeni dayanışma ilişkileri kuruyor; emek, demokrasi, kadın hakları, ekoloji, yerel katılım ve hukuk devleti gibi ortak talepler etrafında geniş bir toplumsal mutabakat oluşturabiliyorsa, yalnızca iki kutup arasında yeni bir seçenek sunmuş olmaz; siyasal alanın sınırlarını da genişletir. Böyle bir durumda üçüncü kutup, mevcut kutuplaşmayı yeniden üretmek yerine, demokratik siyasetin ufkunu genişleten kurucu bir rol üstlenebilir.
Buna karşılık üçüncü kutup, muhalefetin ortak hareket kapasitesini zayıflatıyor, toplumsal enerjiyi parçalıyor ve demokratik dönüşüm olasılığını azaltıyorsa, siyasal işlevi ne olursa olsun mevcut iktidar ilişkilerinin sürmesine istemeden de olsa katkıda bulunabilir. Bu nedenle üçüncü kutbun değeri, adından değil, ürettiği siyasal sonuçlardan anlaşılır.
Bu bağlamda, siyaset, yalnızca kurumlar ve partiler üzerinden değil, toplumda dolaşan duygular üzerinden de şekillenir. Korkunun hâkim olduğu toplumlarda insanlar birbirlerinden uzaklaşır; umut ve güvenin güçlendiği toplumlarda ise ortak hareket etme kapasitesi artar. Bu nedenle “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”nin başarısı, yalnızca belirli suçlara ilişkin yeni hukuki düzenlemeler getirmesinde değil; TBMM’de yürütülecek tartışmalar bağlamında toplumda nasıl bir güven ortamı oluşturacağına bağlıdır.
Gerçekten de kalıcı bir barış, yalnızca silahların susmasıyla kurulmaz. Barışın sürdürülebilir olması için yurttaşların hukukun herkese eşit uygulanacağına inanması, mahkemelerin bağımsızlığına güvenmesi, siyasal rekabetin demokratik kurallar içinde yürütülmesi ve farklı toplumsal kimliklerin eşit yurttaşlar olarak kamusal hayata katılabilmesi gerekir.
Bu nedenle bir çerçeve yasanın en önemli sınavı, yürütme organına ne kadar yetki verdiği değil; yurttaşlara ne kadar güvence sağladığıdır. Demokratik hukuk devletinde yasalar, belirsizliği artırmak için değil, belirsizliği azaltmak için vardır. Yurttaşın devlete güvenebilmesi, hukukun öngörülebilir olmasına bağlıdır. Hukuki güvenliğin zayıfladığı yerde toplumsal güven de zayıflar.
Buradan hareketle şu temel sonuca ulaşabiliriz: Toplumsal barış, yalnızca güvenlik politikalarının ürünü değildir; aynı zamanda adaletin, özgürlüğün ve demokratik katılımın ürünüdür. Hukukun üstünlüğü ile toplumsal güven arasında güçlü bir bağ vardır. Hukukun siyasal kararların gölgesinde kaldığı toplumlarda korku büyür; hukukun özerkliğinin güçlendiği toplumlarda ise ortak yaşam iradesi güçlenir.
Sonuç yerine: Spinoza’nın umudu mu, Schmitt’in istisnası mı?
Bir toplumun geleceğini belirleyen yalnızca çıkardığı yasalar değildir; o yasaların dayandığı siyaset anlayışıdır. Çünkü her hukuk düzeni, insan doğasına, devlete ve özgürlüğe ilişkin bir varsayıma yaslanır. Bu nedenle bugün tartışılan çerçeve yasa, yalnızca belirli maddelerden oluşan teknik bir düzenleme olarak değil; nasıl bir siyasal topluluk tasavvur ettiğimizi gösteren bir metin olarak okunmalıdır.
Bu noktada iki farklı siyaset felsefesi karşı karşıya gelir. Bir tarafta Carl Schmitt vardır. Schmitt’in dünyasında siyasal olan, dost ile düşmanı ayırabilme kudretidir. Devletin en yüksek yetkisi, olağanüstü hâle karar verebilmesidir. Düzeni korumak için gerektiğinde hukukun askıya alınabileceğini, son sözü normların değil egemenin söyleyeceğini savunur. Güvenlik, özgürlükten önce gelir; karar, hukuktan önce gelir.
Diğer tarafta ise Spinoza durur. Spinoza’nın siyaset felsefesinde devletin gerçek gücü, yurttaşların korkusunda değil; birlikte yaşama iradesinde yatar. Ona göre korkuyla yönetilen toplumlar sessiz olabilir, ama özgür değildir. Sessizlik barış değildir. Barış, insanların düşüncelerini açıklayabildiği, birbirlerine güven duyabildiği, haklarının korunacağına inandığı ve ortak geleceği birlikte kurabildiği siyasal yaşamdır.
İşte bugün Türkiye’nin önündeki asıl soru da budur. Toplumsal bütünleşme, farklılıklarıyla yurttaşların bastırılmasıyla mı sağlanacaktır; yoksa farklılıkların eşit yurttaşlık temelinde güvence altına alınmasıyla mı? Demokratik toplum, itaat eden yurttaşlar mı ister; yoksa eleştirebilen, katılabilen ve birlikte karar alabilen yurttaşlar mı? Bu sorulara verilecek yanıt yalnızca bir kanun teklifinin kaderini değil, Türkiye’nin demokrasi anlayışını da belirleyecektir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, istisna hâlini sürekli yeniden üreten bir siyaset değil; açlık ve yoksulluk sınırında yaşayan emekçilerin haklarını koruyan ve geliştiren, yurttaşları eşitleyen ve toplumu ortak bir gelecek fikri etrafında buluşturan demokratik bir cumhuriyettir.
[1] https://www.haberler.com/guncel/insan-haklari-dernegi-nden-cerceve-yasa-yorumu-20123140-haberi/
[2] https://t24.com.tr/yazarlar/gokcer-tahincioglu-yuzlesme/bir-yanda-cerceve-yasa-diger-yanda-yargi-kararlari-ibrahim-kaboglu-ve-akademisyenler-devlete-gore-hl-iltisakli,56315?_t=1784754977108#goog_rewarded
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


