Otoriter güçlü liderlikten demokratik yaşama: Devlet, işyeri, sendika ve ailede iktidarın biçimleri

Otoriter güçlü liderlikten demokratik yaşama: Devlet, işyeri, sendika ve ailede iktidarın biçimleri

Demokrasi yalnızca sandıkta değil, işyerinde, sendikada, partide ve toplumun bütün örgütlü alanlarında yaşamalıdır. Güçlü toplumun temeli güçlü liderler değil, güçlü ve özgür yurttaşlar ve demokratik örgütleridir

Otoriter güçlü liderlikten demokratik yaşama: Devlet, işyeri, sendika ve ailede iktidarın biçimleri

Kimileri oldukça otoriter olan güçlü liderler döneminde Ankara’da 6-12 Temmuz tarihlerinde NATO Liderler Zirvesi yapılacak. Siyasal iktidar konuklarını Ankara’da “misafir odası” rahatlığında ağırlayacak. Zirve hazırlıkları bazı ilçelerde görev yapan kamu personeline idari izin verileceği konuşuluyor. Yani kimi kamu hizmetlerinin verilememesi pahasına Ankara’nın tatiller ve izin kullanımları nedeniyle boşalacağı dönemlerde bu yapılıyor. Ankara’da “çıt çıkmayacak, liderler rahatsız olmayacak!” havası şimdiden hissediliyor. Ankara’da yapılan 200’ün üzerindeki gözaltı da bu sürecin bir parçası olsa gerek. Başka ülkelerde böyle günlerde bu tür önlemler alınıyor mu bilmiyorum. Seçme ve seçilme haklarımız artık askıya alındığına göre kamu hizmetlerinin verilmemesinde yurttaş olduğunu düşünenlerin duyacağı rahatsızlığın da bir önemi olmayacak, liderler sağ olsun yeter! 

* * * 

Gündelik konuşmalarımızı bir hayli etkilemiş bir tanımlama olan “güçlü lider” üzerine düşünmeye ihtiyacımız var.Sözcüğün ilk etapta tınısı olumlu. Herkesin kendine göre ifade ettiği güçlü lider imgeleri var. Lider deyince fiziksel, duygusal, bilişsel, sosyal özellikleri birbiri ardına sıralanıyor. En nihayetinde kendilerine göre fiziği de kimyası da güzel liderler aranıyor. Hakkımızda birçok şeye karar veren, uyguladığı politikaları hakkında düşünmeden onların sonuçlarına maruz kaldığımız bir liderin varlığı ne kadar da rahatlatıcı geliyor pek çok insana! Bu olgu aşırılaştığında bizleri yapabilirliklerimizden uzaklaştıran sivil ölüm anlamına gelse bile…

İşyerinde, evde, komşuda, sokakta yaptığımız politik tartışmalarda bir siyasal partinin politikaları değil, liderlerin özellikleri ve sözleri karşılaştırılıyor. Liderlerin fotoğrafları, karikatürleri, resimleri süslüyor kitle iletişim araçlarını ve sosyal medyayı. Liderler konuşuluyor. Lider, tüm takipçileri ve ulusun bütününü temsil ediyor. Lider toplumsallıktan arınıyor ve tekleşiyor. Demokrasi nefretiyle ortaya atılan teklerin sayısı da bir hayli çoğalıyor: tek (totaliter) parti, tek (totaliter) lider, tek (totaliter) millet, tek (totaliter) devlet. Sonra devam ediyor… Bilimin tek bir biçimi, sanatın tek bir biçimi, yaşamın tek bir biçimi ve nihayetinde düşlerimizin tek bir biçimi kodlanmaya başlanıyor. Tek lider mitiyle sadece piyasalarda mallar ve hizmetler sonsuzca çeşitlenebilir, ama yurttaşların çoğulluğu ve çeşitliliği yok sayılır. Yani liderlik, aşırı merkezileşmeyi, nihayetinde belli bir kişide odaklanmayı getiriyor. Buna otoriter liderlik diyebiliriz, ama tersinden taban, kurum ve süreç odaklı demokratik liderliği, kolektif liderliği de tartışmalıyız başka bir yazının konusu olarak.

* * *

Güçlü lider kavramı, siyasal ve toplumsal tartışmalarda sıklıkla istikrar, hızlı karar alma ve kriz yönetimi kapasitesiyle ilişkilendirilen bir yönetim biçimini ifade ediyor. Ancak bu kavram yalnızca teknik bir yönetsel yeterlilik meselesi değil; aynı zamanda iktidarın nasıl kurulduğu, nasıl sınırlandığı ve toplumsal katılımın hangi düzeyde tanındığıyla doğrudan bağlantılı ideolojik bir çerçeveyi ortaya koyuyor. Bir yandan etkinlik ve düzen vaat ederken, diğer yandan demokratik katılım mekanizmalarının zayıflaması, kurumların ikincilleşmesi ve karar alma süreçlerinin kişiselleşmesi gibi riskleri de beraberinde getiriyor. Bu nedenle “güçlü lider/lik” tartışması, yalnızca liderin performansı üzerinden değil, aynı zamanda toplumun örgütlü yapılarının, temsil ilişkilerinin ve demokratik denge-denetim mekanizmalarının nasıl etkilendiği üzerinden ele alınması gereken çok katmanlı bir kavram.  

Amerikan halkının önemli bir kısmı Donald Trump’ı “güçlü liderlik” üzerinden tanımlıyor. Popülist ve otoriter eğilimleri içinde barındıran bir tartışma bu. Popülist yönüyle, halk ve elitler karşıtlığı kuruyor, geleneksel kurumlara (medya, yargı ve bürokrasi) güvenmiyor, liderin halkın gerçek temsilcisi olduğunu iddia ediyor, siyaseti karmaşık kurumlar yerine doğrudan lider iradesine indirgiyor. Öte yandan otoriter eğilim yönüyle kurumsal denge-denetleme mekanizmalarına baskı, seçim sonuçlarını sorgulama eğilimi, güvenlik aygıtını ve yürütme gücünü geniş yorumlayarak uygulama, lider merkezli siyasal mobilizasyon Trump’ın söylem ve pratiklerinde karşılık buluyor.  

Federice Finchelsen Faşizme Heves Etmek[1] adlı kitabında bu yönüyle Trump’ı “… faşizm ve popülizmi beklenmedik şekillerde yeniden birleştiren ve “faşist” özentisi olarak tanımlanabilecek yeni bir küresel otoriter lider türünü temsil ediyor. Bu yeni tür popülist şunları yapıyor: 

“.. Yasalara uygun olarak seçilmiş bir liderdir ve faşizmden uzak duran eski popülist liderlerin aksine totaliter yalanlara, ırkçılığa ve demokrasiyi içeriden yok etmeye yönelik yasa dışı yollara başvurur. Faşist özentisi, faşizmi arzulayan bir popülist diye tanımlanabilir. Ancak bu özentilik henüz emekleme aşamasındadır; tam anlamıyla faşizm değildir, çünkü henüz diktatörlüğe dönüşmemiştir ve şiddet tekelini sınırsız biçimde kullanmak için teröre başvurmamıştır.”  

Düşünür, Trump için ‘faşist’ kavramını kullanmanın doğru olmayacağını savunuyor. Bu iddia, şu gerekçelerle makul karşılanabilir. ABD’de henüz tek parti yapısı yok, tam bir devlet kontrolü yok, muhalefetin sistematik tasfiyesi yok, militerleşmiş toplumsal mobilizasyon yok. Trump’ın politikaları eleştirilse bile ABD’de çok partili sistem, bağımsız yargı federal denge yapısı, medya ve sivil toplum çeşitliliği var. Ancak yine de düşünüre göre Amerikan demokrasisi ciddi biçimde tehdit altında!

Benzer bir bakış açısı ile irdelendiğinde, Türkiye’de demokrasi daha ciddi bir tehdit altında! Türkiye ile oldukça sıcak ilişkiler geliştirmiş olan Donald Trump hükümetinde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın Türkiye için uygun gördüğü yönetim modelini ve Ortadoğu’da yalnızca “güçlü liderlik rejimlerinin” işe yaradığını ifade etmesini anımsayalım[2]. 

“Bu ideolojik bir tercih değil, onlarca yıllık gözlemin sonucudur. Arap Baharı'ndan sonra Batı tarzı demokrasiyi hızla benimsemeye çalışan ülkelerin çoğu kaosa, iç savaşa veya yeni otoriterliklere sürüklendi. Buna karşın, Körfez monarşileri gibi istikrarlı ve sonuç odaklı liderlikler; güvenliği, ekonomik büyümeyi ve halkın yaşam kalitesinde iyileşmeyi sağladı.” 

Tom Barrack’ın totaliter bir zihinle Ortadoğu için güçlü liderliklere ve monarşik yapılara atıf yapan bu sorunlu sözleri yalnızca bölgeye ilişkin bir dış politika değerlendirmesi olarak görülemez. Bu yaklaşım, halk egemenliğine dayanan demokratik siyaset yerine karar alma süreçlerinin dar bir merkezde toplandığı yönetim biçimlerini daha işlevsel bulan bir siyasal anlayışı yansıtıyor. ABD kapitalizmi emperyalizminin tam da istediği bu! Oysa Türkiye Cumhuriyeti, bu anlayışa karşı verilmiş bir mücadele sonucunda kurulmuş; egemenliği hanedandan alıp halka veren tarihsel bir dönüşümün ürünü olmuştu. 

Bugün Türkiye’de yaşanan siyasal tartışmalar da bu açıdan okunmayı hak ediyor. Belediyelere yönelik kayyum atamaları, CHP’ye yönelik yargısal ve siyasal müdahaleler, belediyelere dönük baskılar ve son olarak “mutlak butlan” kararı ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun göreve getirilmesi, yalnızca teknik hukuk tartışmaları değildir. Bunlar, siyasetin ve halk iradesinin hangi ölçüde tanınacağına ilişkin daha büyük bir mücadelenin parçalarıdır.

Hukukta mutlak butlan, yok hükmünde sayılacak kadar ağır sakatlıklar için başvurulan istisnai bir kavramdır. Bir siyasi partinin kurultayını, delegelerin iradesini ve ortaya çıkan yönetim yapısını bu kavram üzerinden tartışmaya açmak, yalnızca bir partiye müdahale anlamına gelmez; siyasal örgütlenme özgürlüğünün ve demokratik meşruiyetin sınırlarını yeniden tanımlama girişimi olarak da değerlendirilir. Bu nedenle mesele CHP’nin iç işi olmaktan çıkıp demokrasi sorununa dönüşüyor. 

Barrack’ın güçlü liderlikleri öven yaklaşımı ile CHP’nin kurumsal varlığını ve demokratik işleyişini tartışmalı hale getirmeye çalışan siyasal iklim arasında dikkat çekici bir paralellik bulunuyor. Her ikisinde de ortak olan, örgütlü topluma, çoğulculuğa ve halkın kendi temsilcilerini belirleme kapasitesine duyulan güvensizliktir. Oysa demokrasi, kusurlarına rağmen, halkın iradesinin yerine başka bir iradenin geçirilmesini değil; halkın iradesinin genişletilmesini esas alır. 

Cumhuriyet ve demokrasi fikri, güçlü liderlerin değil kamu yararını esas alan güçlü kurumların; mutlak otoritenin değil denetlenebilir iktidarın, tek sesliliğin değil çoğulculuğun üzerine kuruludur. Bu nedenle CHP’ye yönelik mutlak butlan tartışmaları da muhalefete yönelik diğer müdahaleler de yalnızca bir partinin değil, Türkiye’de demokratik siyaset alanının geleceği açısından değerlendirilmelidir. Çünkü cumhuriyetin özü, halkın kendi kaderi üzerinde söz sahibi olmasıdır. Bu ilkenin aşınması, yalnızca muhalefetin değil, demokrasinin tamamının zayıflaması anlamına gelir. 

Güçlü liderliğin aile içindeki yansıması

Barrack’ın savunduğu türden güçlü liderlik ve hiyerarşik yönetim anlayışını yalnızca devlet yönetimi açısından değil, toplumsal ilişkiler açısından da düşündüğümüzde bunun eve ve haneye yansıması dikkate değerdir. Bu anlayışın aile içindeki karşılığı, kararların ortaklaşa alınmasından çok tek bir otorite figürünün belirleyici olmasıdır. Geleneksel olarak bu otorite çoğu zaman baba ya da erkek aile büyüğü olarak tanımlanmıştır. Böyle bir modelde aile üyelerinin eşit söz hakkından ziyade itaat, hiyerarşi ve yukarıdan aşağıya karar alma öne çıkar. 

Bunun sonuçları şunlar olabilir: ⁠Kadınların ev içindeki karar süreçlerine katılımı azalabilir. Çocuklar, hak sahibi bireyler olarak değil, otoriteye uyması gereken kişiler olarak görülebilir. Aile içindeki sorunların müzakere ve uzlaşmayla çözülmesi yerine emir-komuta ilişkisi güçlenebilir. ⁠Bakım yükümlülükleri ve ev işleri daha fazla kadınların sorumluluğu olarak kabul edilebilir. ⁠Kadınların çalışma yaşamına, sendikal faaliyetlere veya kamusal yaşama katılımı ikinci plana itilebilir.

Buna karşılık demokratik aile anlayışı, aileyi küçük bir yönetim piramidi olarak değil, farklı bireylerin hak ve sorumluluk temelinde bir arada yaşadığı yatay bir topluluk olarak görür. Burada amaç otoritenin ortadan kalkması değil; kararların katılımla alınması, kadınların ve çocukların özne olarak kabul edilmesi ve herkesin sözünün değer taşımasıdır.

Bu nedenle “güçlü lider” anlayışı ile “güçlü aile” anlayışı aynı şey değildir. Güçlü aile, tek kişinin her şeye karar verdiği aile değil; üyelerinin birbirine güven duyduğu, sorumlulukları paylaştığı ve herkesin sesinin duyulduğu ailedir.

Güçlü liderliğin işyerlerine etkisi 

Bu tür “güçlü liderlik / merkezi otorite daha etkilidir” yaklaşımının işyerine yansıması, genellikle yönetim anlayışının katılımcılıktan uzaklaşıp daha hiyerarşik ve yukarıdan aşağıya bir yapıya doğru kayması şeklinde olur. 

İşyerinde bunun karşılığı, kararların çalışanların katılımı olmadan, çoğunlukla yönetim kadroları tarafından belirlenmesidir. Bu durumda “verimlilik” ve “disiplin” gibi gerekçeler öne çıkarılsa da emek sürecinde çalışanların söz hakkı daralacaktır. 

Somut etkiler şu alanlarda görülebilir: ⁠Çalışma koşulları, vardiya düzeni ve üretim hedefleri çalışanlarla müzakere edilmeden belirlenebilir. ⁠İşyerinde sendikal örgütlenmeye mesafeli veya sınırlayıcı bir tutum güçlenebilir. ⁠Toplu sözleşme süreçleri bir denge ilişkisi olmaktan çok, “idari kararların iletildiği” bir sürece dönüşebilir.  ⁠İşçilerin itiraz, öneri ve katılım kanalları zayıflayabilir. ⁠Disiplin ve performans baskısı artarken, iş güvencesi ve işyeri demokrasisi gerileyebilir. 

Bu modelde işyeri, çalışanların birlikte karar aldığı bir ortak alan olmaktan ziyade, emir ve talimatların uygulandığı bir organizasyon olarak kurgulanır. Oysa modern emek ilişkilerinde sendikal hareketin temel iddiası bunun tersidir: işyeri sadece üretim yapılan bir yer değil, aynı zamanda demokratik hakların yaşandığı bir alandır. 

Bu yüzden işyeri demokrasisi kavramı önemlidir. Çünkü çalışanların karar süreçlerine katılması üretimin niteliğini artırır, işçi sağlığı ve ⁠iş güvenliğini güçlendirir, ⁠çatışmayı azaltır ve en önemlisi emekçiyi “uygulayıcı” değil “özne” haline getirir. 

Bu çerçeveden bakıldığında, güçlü liderlik vurgusunun aşırıya kaçtığı bir model, işyerinde sendikal alanı daraltma riski taşır. Buna karşılık demokratik işyeri modeli, yalnızca ücret ve haklar değil, aynı zamanda karar alma süreçlerinde eşit söz hakkı anlamına gelir. İşyeri, tek kişinin karar verdiği bir hiyerarşi değil; emeğin ortak üretim alanıdır. Demokrasi işyerinde zayıflarsa, toplumun geri kalanında da güç kaybeder. 

Güçlü liderliğin sendikalar üzerindeki yansıması

Özellikle sendikalı kadınların ve kadın hareketinin perspektifinden bakıldığında mesele daha da belirginleşir. Çünkü demokrasi yalnızca parlamentoda ya da belediyede değil; evde, işyerinde, okulda ve sendikada da yaşanır. Ev içinde eşitliği savunmadan toplumda demokrasiyi tam anlamıyla kurmak mümkün değildir. Bu nedenle kamusal alandaki otoriterleşme eğilimleri ile aile içindeki hiyerarşik ve eşitsiz ilişkiler çoğu zaman birbirini besleyen süreçler olarak değerlendirilir. 

Sendikalar, demokratik toplumun en temel ara kurumlarından biridir. İşçilerin ve emekçilerin kendi iradeleriyle örgütlenmesini, yöneticilerini seçmesini, karar süreçlerine katılmasını ve iktidar karşısında bağımsız bir güç oluşturmasını sağlar. Buna karşılık güçlü liderlik ve merkezi otoriteyi esas alan siyasal anlayışlar genellikle toplumsal örgütlenmeleri bir denge ve denetim mekanizması olarak değil, kontrol edilmesi gereken yapılar olarak görme eğilimindedir.

Bu açıdan bakıldığında, “güçlü lider” anlayışının hakim olduğu siyasal iklimlerde sendikaların özerkliği zayıflayabilir. ⁠Toplu sözleşme süreçleri daha merkezi ve yukarıdan belirlenen mekanizmalara dönüşebilir. Sendikal çoğulculuk yerine tek tip veya denetim altındaki sendikacılık teşvik edilebilir. Grev ve toplu eylem hakları kamu düzeni ya da ekonomik istikrar gerekçeleriyle daha kolay sınırlandırılabilir.  ⁠İşçilerin tabandan katılımı yerine liderler ve bürokratik yapılar öne çıkabilir. 

Oysa sendikal hareketin tarihsel gelişimi, tam tersine, işyerlerinde ve toplumda demokrasinin genişletilmesi mücadelesiyle iç içedir. Sendika sadece ücret pazarlığı yapan bir kurum değildir; emekçilerin kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olmasının aracıdır. 

Bu nedenle CHP’ye yönelik mutlak butlan tartışmalarıyla sendikal alan arasında da bir ilişki kurulabilir. Eğer bir siyasi partinin delegelerinin iradesi, kurultay kararları ve seçilmiş yöneticileri hukuki müdahalelerle tartışmalı hale getirilebiliyorsa, benzer anlayışın sendikaların kongrelerine, seçimlerine ve iç işleyişlerine yönelmesi de teorik olarak mümkündür. Demokratik meşruiyet yerine idari veya yargısal müdahalelerin öne çıkması, yalnızca siyaseti değil, sendikal yaşamı da etkiler.

Bu nedenle sendikalar açısından mesele sadece bir partiye yönelik müdahale değildir. Asıl mesele, örgütlü toplumun kendi yöneticilerini seçme ve kendi kaderini belirleme hakkının korunmasıdır. Çünkü siyasi partiler, sendikalar, dernekler ve kooperatifler demokratik toplumun farklı yüzleridir. Birinde yaşanan hak kaybı, zamanla diğer alanlara da sirayet edebilir.

Sendikal hareket açısından savunulması gereken ilke şudur: Demokrasi yalnızca sandıkta değil, işyerinde, sendikada, partide ve toplumun bütün örgütlü alanlarında yaşamalıdır. Güçlü toplumun temeli güçlü liderler değil, güçlü ve özgür yurttaşlar ve demokratik örgütleridir.


[1]  Federico Finchelstein (2025) Faşizme Heves Etmek Demokrasine Karşı En Büyük Tehdidi  Anlamak İçin Bir Rehber, (Çeviren: Zeynep Şarlak) İstanbul: İletişim Yayınları, s.23.

[2] https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/tepkilerin-odagindaydi-abd-nin-ankara-buyukelcisi-tom-barrack-tan-monarsi-sorusuna-yanit-dikkat-ceken-erdogan-vurgusu-2497523

İlgili İçerikler