Sosyal medya şizofrenisi

Sosyal medya şizofrenisi

Bir yanda gerçek hayat var; dağınık evler, sokağa çıktığınızda somurtan kaba insanlar, yetişmeyen işler, ertelenen planlar, iç sıkıntısı, yorgunluk, kararsızlık. Diğer yanda ise ekranda gördüğümüz hayatlar; filtreli yüzler, kusursuz sofralar, düzenli evler, romantik ilişkiler, disiplinli sabah rutinleri, sürekli gülümseyen insanlar. Gerçek hayatla vitrindeki hayat arasındaki uçurum büyüdükçe, insan da kendi içinde bölünüyor...

Sosyal medya şizofrenisi

Sosyal medyanın ilk çıktığı günleri hatırlar mısınız? 3-5 gerçekçi beğeni alıp sevinirdik; çünkü o zamanlar insanlar hala gerçek bir dünyada yaşıyordu ve sosyal medya sadece bir eğlence alanıydı. Fakat artık bir vitrinden çok daha fazlası. Üstelik bunu sessiz bir şekilde başardı. Vitrin haline geldiği ilk zamanları hatırlıyorum. Oyuncu bir arkadaşım vardı, artık ajansların oyuncuları sosyal medyadaki takipçi sayısına göre seçtiğini söylemişti. Çok ama çok şaşırmıştım. Çünkü çoğu kişi için sosyal medya sahibi olmak hala bir tercih meselesiydi. Meğer ne özgür günlermiş. Çok özledim!

“Hadi şu iki dakikalık boş zamanımda biraz da telefona bakayım” de de gör!

Üstelik sonrasında kalbimizde kalan his, eskisi gibi minik bir gülümseme ya da merak değil!

Herkes çok fazla aşırı iyi(!)

Garip bir huzursuzluk. Sanki herkes bir yerlere yetişmiş, bir şeyleri başarmış, aşırı mutlu, aşırı sosyal. “Aşırı” artık yeni “normal!"

Sanki herkes sürekli motive, odalar hep toplu ve evler pırıl pırıl. Herkesin burnu pek de güzel, herkes sürekli bakımlı, sürekli sosyal, sürekli mutlu. Böyle bir hayat yok! Olmadı, olmayacak!

Ama sosyal medya ile bu yalana o kadar çok maruz kalıyoruz ki, bir süre sonra insanlar kendi sıradan günlerinden utanmaya başlıyor. Halbuki bizler artık yaşamıyor, sadece film çekiyor ve kendi hayatlarımızın reklamını yapıyoruz.

Herkesin en güzel/en iyi haline maruz kalıp bunu “normal” zannediyoruz.

Algoritma kölesi

Ekranı kaydırmaya bir başlıyorsun, bir daha bırakamıyorsun. Sosyal medya araçları, insanları ekranda uzun süre tutabilen içeriklere/ içerik üreticilerine daha çok ücret ödüyor. Fark ederseniz ki, bizlerin de ekran süreleri giderek uzuyor. İçerik üreticilerini suçlamaya çalışmıyorum. Ben de içerik üretiyorum. Bu bir iş. Herkes işini daha iyi yapmaya çalışıyor, belli ki başarılı da oluyorlar. Fakat şunun bilincinde olalım, sosyal medyada olan şey artık sadece basit bir “paylaşım kültürü” değil.

Sosyal medya artık sadece vakit çalmıyor; algıyı da bozuyor.

İnsan kendi ruh halini unutup başkasının vitrinine göre kendini yargılamaya başlıyor. Sonra da “neden hiçbir şey yeterli gelmiyor?” diye düşünüyorsun. Çünkü sana sürekli yetmediğin hissettiriliyor.

Bundan daha tehlikelisi ise, herkesin aynı anda anlaşmış gibi aynı şeyi yapma halleri. “Özgün” görünmeye çalışan fakat birbirinin kopyası olan milyonlarca insanız artık. Bunun sebebinin “algoritma” olduğunu biliyor muydunuz?

Bunu bilmek öyle yaralayıcı ki. Çünkü hangi yöne kaçmalı, bilemiyor/bulamıyor insan.

Ben de içerik üretiyorum diye belirtmiştim. YouTube’dan bize, konumuzla ilgili “trend” video önerisinin geldiğini biliyor muydunuz? Bu öneriye uyarsan videon çok izleniyor, uymazsan az izleniyor.

Ben uymuyorum.

Kurumsal kölelikten kurtuldum fakat şimdi de “algoritma köleliğiyle” mücadele halindeyim.

Elbette ki onun kurallarına uymayınca da “cezalandırılıyorsun”.

Hep aynı zaman diliminde aynı uzunlukta ve önerilen konuda video çekmen gerekiyor. Önerilen konu genelde bir başka içerik üreticisinin “tutturduğu” bir konu oluyor.

Hep aynı hep daha iyiye

O yüzden hep aynı kahveler, aynı pozlar, aynı cümleler, aynı tavsiyeler, aynı kişisel gelişim lafları, aynı yapay samimiyet. Yapmazsan sistemin dışında kalıyorsun, yapınca da “kirleniyorsun”. İşini bir yerde pazarlamak zorundasın, sosyal medya ise bunun en maliyetsiz yöntemi.

Sıradan hayat küçümseniyor. Oysa hayatın büyük bir kısmı zaten sıradan. Çoğu gün heyecanlı değil. Çoğu an estetik değil. Çoğu insan, her sabah ilhamla uyanmaz. Hayat dediğin şey çoğu zaman tekrar, bekleme, sıkılma, yetişememe, vazgeçme, dinlenme ve yeniden başlama halidir. Ama bunların hiçbiri sosyal medyada prim yapmıyor.

İşte bu yüzden bugünlerde “hep yorgunuz”. Çünkü fiziksel değil; ruhsal bir saldırı altındayız. Sürekli karşılaştırılıyoruz, sürekli uyarılıyoruz, her zaman bizden daha iyisi var! Aslında modern insanın en büyük yorgunluğu çalışmak değil, maruz kalmak!

Ben artık telefonuma uygulama indirmekten, email adresi yazmaktan, kurallara göre şifre bulmaktan, çerez ayarları yapmaktan bıktım. Bildirimlere hiç bakmaz oldum. Zamanımı olabildiğince “uyarılmak”tan kaçınarak kullanmaya çalışıyorum. Dikkat süremi ve derinliğimi artırmaya çalışıyorum.

Kendi kurallarıma uyarak sistemin içinde kalmaya çalışıyorum. Ne sosyal medya uygulamalarını silebiliyorum ne de sürekli sosyal medyada yaşayabiliyorum.

Sosyal medya tamamen kötü mü? Hayır. Ama mesele bu değil zaten. İlham almak için, bir şeylerin nasıl yapıldığını öğrenmek için sürekli kullanıyorum. Ama bana önerilen “reels” akışına girmiyorum. Orada kalıp saatlerce anlamsız videolar izlemiyorum ya da insanların “hikaye”sine çoğunlukla bakmıyorum. Yani kötü ve zarar verici tarafını kesinlikle küçümsemiyorum!

Sorun, sosyal medya değil; ona sorgusuz teslim oluşumuz.

Sorun, hem üretici hem tüketici olarak sosyal medya şizofrenisine yakalanma ihtimalimiz.

Sorun, insanın kendi içinde sürekli ikiye bölünmesi.

Her 3 çocuktan biri maruz kalıyor: Akran zorbalığı nedir; ebeveynlerin yaklaşımı nasıl olmalıdır?

Mükemmel ol(ma)!

Bir yanda gerçek hayat var; dağınık evler, sokağa çıktığınızda somurtan kaba insanlar, yetişmeyen işler, ertelenen planlar, iç sıkıntısı, yorgunluk, kararsızlık. Diğer yanda ise ekranda gördüğümüz hayatlar; filtreli yüzler, kusursuz sofralar, düzenli evler, romantik ilişkiler, disiplinli sabah rutinleri, sürekli gülümseyen insanlar.

Gerçek hayatla vitrindeki hayat arasındaki uçurum büyüdükçe, insan da kendi içinde bölünüyor.

Kimse bize “mükemmel ol” demiyor ama biz kendimizden hep “daha fazlasını” bekliyoruz. Hep iyi hissetmek zorunda değiliz, her gün harika geçmek zorunda değil, hayat sürekli estetik bir akışta ilerlemek zorunda değil.

Gerçek huzur, mükemmel görünmekte değil; kendi dağınıklığını, eksikliğini, sıradanlığını utanmadan kabul etmekte.

Ve belki de bugünlerde en devrimci şey, kusursuz görünmeden iyi bir hayat yaşayabilmek.

İlgili İçerikler