Yeni Parti kurulalı partiler birbiriyle karıştırılıyor. Ses benzerliğinden doğan dil sürçmelerini bir yana bırakıyorum, “Yeni” diyecekken yanlışlıkla “İyi” ya da “Yeni Yol” diyenler ânında düzeltiliyor nasıl olsa. Ancak “CHP” deyince, işin esasıyla ilintili bir yanlışlık doğuyor.
Bu yanlışlığı yazmak bir süredir aklımdaydı ama, 12 Ağustos Çarşamba günü butlan CHP’si ile ilgili bir haberin görselinde bu partinin duvarında “Türkiye’nin birinci partisi” pankartının asılı olduğunu görünce yazmak kaçınılmaz oldu. Gerçeği göstermiyor çünkü o pankart. “Türkiye’nin birinci partisi” olan CHP, bu CHP değil. Adını koymak gereken açık gerçeklik şöyle:
Yeni Parti’nin kurulmasıyla iki değil, biri geçmişte kalmak üzere, üç parti oluştu: Birincisi, bildiğimiz, “Atatürk’ün kurduğu parti” CHP. O artık Eski CHP, yani “tarih oldu”. Bugün yok. Son seçimlerde “Türkiye’nin birinci partisi” olan, oydu. Bugünkü, Butlan CHP’sidir (BCHP), butlanla oluşturuldu ve başka bir işlev edindi. Önümüzdeki seçimlerde hangisinin “Türkiye’nin birinci partisi” olacağı konusunda hepimizin güçlü tahminleri var. B-CHP için böyle bir olasılık kimsenin aklından geçmiyor.
Denebilir ki tarihte de farklı CHP’ler hep oluşmuştur. Genel başkanın partiye damgasını vurma derecesine göre kabaca, Atatürk CHP’si, İnönü CHP’si, Ecevit CHP’si... şeklinde sıralanabilir. Her damganın bir olumluluk göstergesi olduğu söylenemez elbette. Bir bütün olarak olumsuzluk yüklenmiş damgalar da vardır. Örneğin, “hizipçi” Deniz Baykal CHP’si böyledir. Bugün ona Kılıçdaroğlu CHP’si de eklendi.
Kendilerini mutlak başkan saymış poliitikacılar bunlar. Ancak bu zihniyetin pekişmesinde cumhuriyetimizin askerî vesayet altında olduğu yılların da etkisi var. “Cumhuriyetin korunup kollanması” görevinin bir “iç hizmet” yönetmeliğiyle askeriyeye havale edilmiş olmasından söz ediyorum. Biz halk olarak demokrasi meselesinde işi devletin asıl sahibi saydığımız askerlere bırakmayı huy edinince, olanlar oldu, on yılda bir darbe yedik: 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat...
Biz halk olarak dedim ama, bunu derken halktaki ön kabulü besleyenin o Eski CHP olduğu da unutulmamalı. Her ne kadar İsmet İnönü 1950’de “biz kaybettik ama demokrasi kazandı” demişse de, bu sözün toplumcak içselleştirilmiş olduğu çok su götürür. Bizde politikacılar birer “zevahiri kurtarma” ustasıydılar.
Aslına bakılırsa, 1946 öncesini de düşünürsek cumhuriyet boyunca oluşmuş CHP sayısı en az dörde çıkar. Ne de olsa, çokpartili hayata geçildiği 1946 yılına kadar günahıyla sevabıyla herkes CHP’liydi. Kök CHP! Şimdi bu adı taşıyan parti, kendi tarihinin sonuna gelmiş görünüyor. İktidar Kılıçdaroğlu ve grubu yardımıyla ufalttığı “CHP”yi bu haliyle yaşatmaya çalışacaktır, o başka.
Yeni Parti ise belki biraz eski CHP’yi içerecek, yani Bonapartizm ile sol sosyal demokrasi arasında salınacak. İçlerinde hâlâ, “eşitlik vatandaşlık” deyince onun Anayasa’da zaten var olduğunu, meselenin uygulamadan ibaret kaldığını söyleyenler, anadili konusunda kafayı kuma gömenler var.
“Bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme...” Hepimizin ezberinde olan bu söz elbette doğru. Doğru ama, epey eski. Atatürk’ün bu sözü söylediği 1921 yılı sonlarında emperyalizmin ve kapitalizmin bizi mahvetmek ve yutmak arzusu henüz “isteme” aşamasındaydı. Aradan geçen yüz küsur yıllık süre içinde Türkiye halkı olarak kapitalizm tarafından çoktan yutulduk, emperyalizm tarafından da yarı yarıya mahvedildik. Kapitalizm yalnızca halkı yutmuyor, kendine işbirlikçiler bulup onlarla bu yutma işinde ortaklık da kuruyor. Çünkü kapitalizm doymak bilmeyen bir bünye yaratıyor, zaten “emperyalizm” adını da o yönüyle alıyor, tıpkı eski imparatorluklar gibi.
Çok değil, bilemediniz otuz yıl kadar önce, ABD’den “imparatorluk” diye söz eden düşünürleri ilk okuduğumda şaşırmıştım. Terimi uygun bulmadığımdan değil, düşünürün metafora filan başvurmayan doğrudanlığına şaşırmıştım. Şimdi Trump hazretleri bir orayı bir burayı ABD’ye katmaktan söz ettikçe, imparatorluğun azman gerçekliği fazlasıyla aşikâr oldu. Yalnızca ABD’nin değil, çeşitlisinin, her boy ve soydan emperyalin her alanda payı ve parmağı var. Yığınla “stratejist”e de bunun için para döküyorlar.
Peki, böyledir diye dünya halkları olarak kendimizi kedinin oynadığı fare gibi mi hissetmeliyiz? Toplumlar olarak hiç mi iç dinamiğimiz yok? Elbette var. Maden işçilerine bakıyorum da, kapitalizmin, sömürünün ve sınıf bilincinin fotoğrafı gibiler.
Son bir nokta olarak, “İkinci Cumhuriyet” kavramına değineceğim. Fransız esintisi bir kavram bu. Fransızlar 1789 devriminden sonra 2. Napolyon darbesi başta olmak üzere her darbede seçimlere son verilip ardından yeniden “demokrasiye” geçildiğinde cumhuriyete yeni bir numara verdiler. Çünkü “cumhuriyet”, yönetimin seçimle gelmesi demek.
Bu hesapla bizim “İkinci Cumhuriyet”imiz 1960 darbesinden sonra kurulmuştur. Ve üçüncüsü 12 Mart 1971’de, dördüncüsü 12 Eylül 1980’de... dememiz gerekirdi. Başka bir deyişle bugün artık “İkinci Cumhuriyet” kavramının geçerliği yok. İlle de numaralandıracaksak şu an Dördüncü Cumhuriyet içindeyiz. Gelin biz birincisinin devrimine sahip çıkalım.
Gerçi o da CHP gibi eskimiştir, yenilenmeden olmaz. Ancak, alelacele postu yine faşizme kaptırmayalım. Takiyecilerin bizden kurnaz ve eli çabuk olduğunu unutmayalım.


