Bugün kimseye kızmayacağım!

Bugün kimseye kızmayacağım!

Engellilerin maruz kaldığı sıkıntılı yaklaşımların bir de üsttencilik kodlaması var. Üstenci davranışlar kent sosyolojisinde mikro saldırganlık, ötekileştirme ve hükmetme kalıpları olarak belirginleşiyor ve bunların tümü engellileri bir özne, bir şahsiyet olarak göremeyiş cehaletinden besleniyor

Bugün kimseye kızmayacağım!

Hemen her gün Bursa Görükle Semti'ndeki evimden çıkarken; "Bugün kimseye kızmayacağım, ne söylenirse söylensin sakin olacağım!" diye kendimi telkin ediyorum. Zira gündelik yaşamımda can sıkan pek çok davranışla karşılaşıyorum. Bu tutumları şu ana değin yazmadım. İşin gerçeği kendime dair özel metinler olur düşüncesiyle yazmayı da doğru bulmuyordum. Ancak birkaç gün önce bana sorulan bir soru o kadar garipti ki... "Artık yazayım, sizlerle paylaşayım bunları" diye düşündüm. Yazma motivasyonum biraz da olup bitenlerin tüm engellilerin yaşamına projeksiyon olabileceği düşüncemden kaynaklanıyor. Elbette kent yaşamında bir dolu fiziksel engel ile karşılaşıyoruz. Fakat inanın fiziki engellerden çok sosyal tutumlar bizleri demoralize ediyor, yaşam enerjimizi alıyor ve çevremizi kültürel engeller olarak kuşatıyor.  

Buradan bakıldığında asıl engellilerin kimler olduğu tartışması karşımıza çıkıyor. "Bununla mı yürüyorsun?"  Bursaray'dayım, kent merkezine gidiyorum. İneceğim yer olan Şehreküstü'ne yaklaşınca ayağa kalkıyor vagon kapısı önünde bir demiri tutarak beklemeye başlıyorum. Yan taraftan bir el bastonumu tutuyor ve "Sen bununla yerlere dokunarak mı yürüyorsun?" diyor. Bu söz karşısında ne diyebilirim ki! Susuyorum, bir ara"Hayır ben bunu havaya atıyor, tekrar tutuyor, akrobasi haraketleri yapıyorum" demek geliyor içmden, sonra vazgeçiyorum. Evden çıkarken kendimi telkin ettim ya, "Bugün kimseye kızmayacağım" diye. O beyefendinin düşünme yoksunu, gereksiz sorusuna, kısaca"Evet" diye cevap veriyorum. Ama bitmedi sırada yeni sorular var. Bir kör gördü, onları da sormasa olmaz. "Hiç mi görmüyorsun? Böyle çok zor olmuyor mu?" kızmayacağım ya, fakat sorulara da cevap vermeye niyetim yok. "Bir ara tekrar karşılaşırsak anlatırım." diyorum. Bu kez acıma cümleleri devreye giriyor, sıra onlarda "Yanlış anlama, ben de bir gün senin gibi olabilirim.Allah ne gösterir bilinmez, Allah yardımcın olsun" diyor. Ben de "Cümlemizin" diyorum ve ayrılıyoruz.  

Şehreküstü İstasyonu'nda üst kata çıkıp güvenlik personelini buluyorum. İstasyondan çıkıp Heykelönü'ne gidecek Burulaş otobüsüne binmek için destek almam gerekiyor. Güvenlik personelinin pek çoğu tanıdık. Sıklıkla Bursaray'ı kullandığım için artık dost olduk güvenlik görevlisi arkadaşlarla. Onlar da kendilerine gerekli, gereksiz mütamadiyen sorular sorulmasından muzdaripler. Vatandaş mantıklı düşünse kolayca çözebileceği konuları onlara soruyor. Bu nedenle epey yoruluyorlar. İyi tanıyorum artık Bursaray personelini. Metro yoğun saatlerde peş peşe gelen sorulardan zihinleri harap, bitap durumda. Az önce trende yaşadıklarımı, maruz kaldığım soruyu belediye otobüsüne gitmek için bana yardım edecek personel arkadaşa anlatıyorum. O da gülüyor ve mesailerinde karşılaştıkları durumlardan söz edip: "Ah, ah ömrümüzü yedi bunlar!" diyor. Nihayetinde aynı dertten muzdaribiz: Düşünülmeksizin sorulan sorular...  

Tabii engellilerin maruz kaldığı sıkıntılı yaklaşımların bir de üsttencilik kodlaması var. Üstenci davranışlar kent sosyolojisinde mikro saldırganlık, ötekileştirme ve hükmetme kalıpları olarak belirginleşiyor ve bunların tümü engellileri bir özne, bir şahsiyet olarak göremeyiş cehaletinden besleniyor. Önce sizi karşıdan şöyle bir süzüyorlar. O ilk bakışın derinliklerinde bizleri bir birey, bir şahsiyet, bir özne olarak değil de sakatlığın gadrine maruz kalmış, yardıma muhtaç, aciz ve yetersiz kişiler olarak görme yanılgısı yatıyor.  

Bu kez farklı bir istasyondan BursaRay'a binmem gerekiyor. Turnikelere ulaşmak için merdivenlerden inip sola dönüyorum. Planını bildiğim bir istasyon burası. Şehreküstü, Acemler ya da Merinos İstasyonları gibi karmaşık değil. Birbirine simetrik iki T harfini düşünün. T harflerinin üst kısımlarından sağa ve sola merdivenler var. Sade, zihin haritası oldukça kolay bir istasyon burası. Özetle herhangi bir desteğe ihtiyacım yok. Merdivenleri inip turnikelere yöneldiğimde sağımdan bir ses "Nereye gidiyorsun sen?" diye soruyor. Tanımadığım bir kişinin "sen" ifadesiyle söze başlaması sorun yaşama ihtimalimin yüksek olduğunu gösteriyor. Sonrasında da emir verir gibi aynı üstenci ses tonu ile gelebilecek cümleler olabileceğini tahmin ediyor ve yanılmıyorum; " Gideceğim istasyonu söylemem ardından elimden tutuluyor ve yürüyeceğim yönde çekiliyorum. Oysa hiçbir yardım talebim yok. Ve de o vatandaş da "Size yardım edebilir miyim?" diye uygun bir üslupla yanıma gelmiyor. Sıkıntıyı biraz aşağıya çekme düşüncemden olacak, "Bir dakika, böyle daha kolay olur..." diyerek kılavuzla yürüyüş pozisyonuna geçip beyefendinin sağ dirseğini tutuyorum ve platforma çıkıp trene biniyoruz. Konuşmasına emir kipinden sözlerle devam edip beni bir yere oturtuyor ve yakın mesafemde dikiliyor. Ama benim de artık ayranım kabarmaya başlamış durumda. Bir taraftan da sabah evden çıkarken kendime yaptığım telkin belleğimde dönüyor. İneceğim yere yaklaşırken "Haydi kalk, iniyoruz!" deniliyor. Eh artık yetti yani... Beyefendiyle komutan er gibi olduk. Ama kızmayacağım ya... Sesimi pek fazla yükseltmeden "Bakın" diyorum; "Siz komutan değilsiniz ve ben de sizin emir eriniz değilim. Yanımdan gider misiniz!" ve hayret, gidiyor.  

"Göz damarların mı kurudu?", "Ameliyat oldun mu? Hiç mi çare yok? Gözlerini zemzem suyu ile yıkadın mı?" "Böyle yalnız dışarı çıkmasan. Evli misin? Ah bir çocuğun olsa elinden tutsa."  "Merdivenlerden çıkma düşersin!" “Hafız doğru git, dosdoğru, hiçbir yere sapma." "Beni tanıdın mı? Nasıl tanımazsın?" vb vb vb... Tırnak içine aldığım bu ifadelerin hepsinin bir öyküsü var. tek tek yazmaya kalksam bir yazı dizisi olur. Ancak ben mesajımı yukarıda verdiğimi düşünüyorum; Bizleri sakatlığın gadrine maruz kalmış yardıma muhtaç kişiler olarak görme yanılgısı ya da kültürü. "Peki can sıkmayan, sakatlığınız üzerinden değil de sizi bir özne olarak görenler, vatandaş kimliğiniz üzerinden diyalog gerçekleştirenler yok mu?" diye sorabilirsiniz. Evet, var. Fakat anlattığım bütüne kıyasla bu kategorideki kişilerin sayısı hayli az. Beni asıl üzen! Beni asıl üzen konu; çevremizdeki eğitimli arkadaşların kısmen de olsa bu kervana katılıyor olmaları. Örneğin kentin yoğun gürültüsü içinde karşıma çıkıp; "Necdet beni tanıdın mı?" diyenler oluyor. Böyle diyen arkadaşlardan yoruldum artık. "Yok birbirimizden farkımız, hepimiz bu toprağın insanıyız." sözü aklıma geliyor. Durumu izah edecek anlamda bir söz bu bence. Sonraki niteliği, kimliği ne olursa olsun nihayetinde herkes içine doğduğu bu kültürün kotlarıyla büyüyor.  

Dramatik olan bir şey daha var; kadın erkek ilişkileri. Bu kapsamdaki öykülerimi yazmak şu an uygun gelmiyor bana. Ancak bir miktar da olsa değinmeden geçmek istemiyorum. Eleştirisni yaptığım kültürel beslenmenin filizlerini burada da görmek mümkün. O dramatik baptan da değişik zamanlara dair replikler vereyim dilerseniz: "Kör değil mi? Ulema olsa istemem!" "Necdet gelmiş, yanına gitme.” "Annesiyle, ablasıyla bunun bizim evde ne işi var?" "Kör o, sen kendine mi ona mı bakacaksın?" "Gelemem, arabam bozuldu..." "Necdet herkes bize bakıyor." "Dayımlar var, kardeşlerim var, onlara ne söylesem?" vb vb vb... Aklıma gelenler bunlar. Tüm söylemleri kelimelerimi seçerek ve öyküleriyle yazmaya kalksam, ki doğru bulmuyorum, bazılarına acı acı gülerdiniz herhalde. Zira bu replikler feminizm kulvarında gözüken arkadaşlarla ilgili. Acı olan ne derseniz; jargonları toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın hakları olan bu arkadaşların da konu özel yaşamları olunca sessiz, eylemsiz kalmaları... Eleştirisini yaptıkları ataerkil kültüre boyun eğme kolaycılığını seçtiler. Bakın laf lafı açtı, nerelere geldik. Budur hal-i pür melalimiz diyerek bitiriyorum. Fakat aklıma gelen bir şey daha var. Artık olan oldu, bir şeyler yazdım, zülfiyare dokundum belki de... Ancak yazımın finalinde bunu da yazacağım; beni anlayan, körlüğümle kabul edip çekincesiz ailesine tanıtan bir arkadaş vardı, o feminist değildi.

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler