İki savaş da biteceğe benzemiyor

İki savaş da biteceğe benzemiyor

Yaptığımız hamlelerin toplamı gerçekten bir strateji mi oluşturuyor, yoksa sadece stratejinin yokluğunu örten sürekli bir hareketlilik mi üretiyor?

İki savaş da biteceğe benzemiyor

Kuzeyimizde Putin Rusyası’nın komşusu Ukrayna’yı 2022 Şubat ayında işgal girişimiyle başlayan savaş dört yılını doldurdu. Putin Kırım’ı zaten 2014’te yutmuştu. Güneyimizde Trump ABD’si ve Netanyahu İsraili’nin İran’a ortaklaşa saldırısıyla başlayan savaş da altıncı ayına girdi.

Bu savaşların ne biri ne diğerinin sonu ufukta gözüküyor. Putin için uzlaşmak kaybetmek demek. Kaybetmek de belki mutlak iktidarının sonu. Trump da benzer biçimde İran rejimin pes ettirmek derdinde. Rejim için ise tıpkı Putin gibi ABD’yle değil uzlaşmak, ABD’yi muhatap almak dahi teslim olmak demek.

Hem Rusya hem İran ABD ve AB’nin yaptırımları altında. Hem Rusya hem İran bizim birincil enerji ve ticaret ortaklarımız. Öyle olmasa bile her iki savaşın da küresel ekonomiye etkileri derinden sarsıcı ve kalıcı biçimde bozucu nitelikte. Bizim ekonomik durumuzu ise tarife hacet yok herhalde.

Hürmüz meselesinin askeri çözümü olmadığı artık apaçık ortada. İran’ın ablukasına ABD’nin karşı ablukası ve üzerine bindirdiği ambargo rejimi zorlasa da diz çöktüreceğe benzemiyor. Zira bu tür rejimler doğaları gereği acıya dayanıklı oluyor. İran’da da faturayı halk ödüyor ve ödeyecek.

Müçteba Hamaney veya onu oraya babası Ali Hamaney’in yerine oturtanlar rejimin tepesini yeniden düzenledi. İran’da artık adeta askeri bir rejim var. Rejimin güçlendiği haliyle iddia edilemez ama sertleştiği kesin. Zamanın kendilerinden yana olduğuna kesinlikle inanmış durumdalar.

Trump için ise Kasım ayında yapılacak Temsilciler Meclisi’nin tamamının ve Senato’nun üçte birinin yenileneceği Kongre ara seçimleri ortaya bir mühlet koyuyor. Trump bir yandan zafer ilan etmek derdinde: O kadar ki kâh Hürmüz Boğazı’nın adını Trump Boğazı olarak değiştirmekten, kâh Harg Adası’nı yerle bir etmekten söz edebiliyor.

Ama bir yandan da Hürmüz Boğazı’nda trafiğin aksamasının ABD seçmeninin satın alma gücünü aşağıya çektiğini, enflasyonu ise yukarı ittiğini herhalde dehşetle görüyor. Bir bakıma çelişkili biçimde ABD petrol devleri kârlarını katlıyor ve Venezuela petrolüne de çökerek kaynaklarını çeşitlendiriyor. Özetle petrol açısından ABD Ortadoğu’ya hele İran’a hiç bağımlı değil.  

O arada belki bugünkü konumuzun dışında ama bölgemizin içinde bir seçimin de Ekim’de İsrail’de yapılacağını gözden kaçırmamak gerekiyor. Trump gibi seçimden yenilgiyle çıkması kuvvetle muhtemel Netanyahu Türkiye’yi tahrik etmek ve Türkiye’nin ABD ile ilişkilerini bozmak için elinden geleni ardına koymuyor.

Ancak Netanyahu İsrail’in kurulduğu 1948’den bu yana özenle ve özellikle Batı nezdinde inşa edilmiş profilini yerle bir etmiş durumda. Yalnızca Gazze değil Batı Şeria da dahil bütün Filistin’deki tüm Filistinlileri topraklarından adeta kovmayı resmi politika haline getirdiği açıkça görülüyor. Teslim etmek gerekir ki kamuoyu yoklamalarına göre İsrail halkının farklı siyasal görüşlerinden de olsa ezici çoğunluğu da 7 Ekim 2023 Hamas saldırısından beri bu politikaları destekliyor.      

İran gibi Rusya da gerek yaptırımlar gerek Ukrayna’nın ülkesinin derinlerini vuran ve özellikle enerji altyapısını hedef alan karşı saldırıları karşısında zorlanıyor. Buna karşılık savunma sanayisini hızla çağın gereklerine uyarlamış durumda ve üretim kapasitesini artırıp çeşitlendirmeyi de başarıyor. Üstelik süpersonik seyir füzelerinde ve SİHA’larda olduğu gibi İran’la da kritik alanlarda askeri işbirliğini geliştiriyor.  

Ülkemizin yıllardır bunalımdan çıkamayan ekonomisinin her iki savaştan da olumsuz etkilendiğini belirtmek için uzmanlığa gerek yok. Bu olumsuz etkilenme her iki savaşın da ne zaman sona ereceklerinin ufukta görülmemesi nedeniyle katmerlenerek sürüyor. Enerji girdi fiyatlarının artması, petrol türevi tarım ve sanayi ürünlerinin tedarik zincirlerinin aksaması, buğday gibi temel gıda maddelerinde yaşanan benzer sorunlar cari açık başta ekonomimizi kökten sarsıyor.

Fırtınaya giren teknede yelkenlerin camadan vurularak küçültülmesi, lombozların kapalı tutulması, rotanın gözden geçirilmesi, sakin liman aranması gibi akılcı kararlar alınması beklenir. Ama herhalde hepsinden önemlisi gözler 360 derece ufuk çizgisinde olmalıdır ve mürettebat ne yaptığını, nereye gittiğini bilmelidir.

Bizde ise karar alıcıların, politika uygulayıcıların söylemlerine bakılırsa adeta “yelkenler fora, tam yol ileri” bir hava sezinleniyor. Nereden kaynaklandığı, neden gerek duyulduğu anlaşılamayan bir “oyun kuruculuk” iddiası hayalleri süslemenin ötesinde, karar alma sürecinin (halen böyle bir “süreç” kaldığı varsayılırsa) tam göbeğinde yer alıyor.

Daha düz anlatımla sınamalara yanıt aranıp, teknenin salimen yoluna devam etmesi değil mürettebat ve yolculara yönelik bir “anlatı” önceleniyor. Ancak bu anlatı bile ne kendi içinde tutarlı, ne tümleşik bir anlama sahip: Ankara’da NATO Zirvesi’ne sahipliği, Bişkek’te ŞİÖ Zirvesi’nde konukluk; AB savunma bütçesinden yararlanma arayışı, AB üyeliğinin öncelik olmamasını açıklama; dilekler listesi sıralamayı hikmet buyurma sanma, içeri başka dışarıya hatta her muhataba başka konuşma gibi örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bunun adı ne çok kutuplu veya kutupsuz dünyaya uyarlanma, ne denge siyaseti izleme, ne doğu-batı arasında köprü kurma, ne kısıtlı kaynakların etkin kullanımı olabilir. İzlenen bu dış politika ve ulusal güvenlik politikalarıyla Türkiye daha müreffeh, daha huzurlu, daha özgüvenli, daha korunaklı bir ülke olmadı. Dolayısıyla, ortada bir başarıdan söz etmenin olanağı bulunmuyor.

Çeyrek yüzyıla varan Erdoğan ve AKP iktidarında o yöne ilerlendiğine ilişkin bir belirti de yok. Aksine sözkonusu çeyrek yüzyıllık dönemde sanki üç hatta dört defa iktidar değişmiş gibi zigzaglar, U-dönüşleri, rota değişiklikleri, savrulmalar göze çarpıyor. Kalıcı olan “kısa günün kârı” tarzında “al-ver kafası”, “tüm yumurtaları Trump’ın küfesine yüklemek” gibi bir fırsatçılık, sürekli bir “voli vurma” arayışı ve saygınlık kısvesi altında gösteriş tutkusu.          

Bu çeşitlilik kendi başına bir sorun değildir. Sorun, farklı yaklaşımların ve ilişkilerin hangi uzun vadeli stratejik hedefe hizmet ettiğinin ve bu hedefler arasında nasıl bir önceliklendirme yapıldığının yeterince açık olmamasıdır.

Çok kutuplu bir dünyada aynı anda farklı güç merkezleriyle ilişki kurmak mümkündür. Hatta Türkiye’nin jeopolitik konumu bunu zorunlu ölçüde gerekli kılabilir. Ancak çok yönlülük ile stratejik belirsizlik aynı şey değildir. Denge siyaseti, ancak dengelerin hangi koşullarda ve hangi amaçlarla değiştirileceğine ilişkin açık bir strateji varsa sürdürülebilir. Aksi halde birbirinden bağımsız taktik hamleler toplamı, uzun vadeli bir dış politika stratejisi görüntüsü vermeyebilir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey her telden çalan daha yüksek sesli bir dış politika söyleminden ziyade daha açık bir stratejik çerçevedir: Türkiye hangi riskleri öncelikli görüyor, hangi ilişkileri vazgeçilmez kabul ediyor, hangi alanlarda taviz veremez ve hangi hedeflerden vazgeçemez?

MÖ 5. yüzyıldan kaldığı varsayılan ünlü eserinde Çinli askeri stratejist Sun Tzu “Taktik olmadan strateji, zafere giden en yavaş yoldur. Strateji olmadan taktik ise yenilgiden önceki gürültüdür” diyor.
Sun Tzu’nun bu sözleri tartışma açısından elverişli bir metafor sunuyor. Taktik hamlelerin stratejinin yerini alması durumunda çok sayıda hareket ortaya çıkabilir; ancak bunların hangi hedefe hizmet ettiği belirsizleşebilir.

Bugün Türkiye’nin dış politika tartışmasında asıl sorulması gereken soru belki de şudur: Yaptığımız hamlelerin toplamı gerçekten bir strateji mi oluşturuyor, yoksa sadece stratejinin yokluğunu örten sürekli bir hareketlilik mi üretiyor?


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler