Maçtan bir gün önceki basın toplantısında Okan Buruk’un dudaklarından dökülen “Hiç tam kadro olamadık” cümlesi, santra yapıldığında zihinlerde kocaman bir soru işaretine dönüştü. Sahaya bakıyorsunuz; takımın yeni sakini Batrakov hariç, 4 yıldır bu topraklarda şampiyonluk kupasını kimseye kaptırmayan o bildik omurga. İnsan sormadan edemiyor: Bundan daha ideal bir “tam kadro” illüzyonu olabilir mi Hocam? Tabeladaki skoru bir kenara bırakırsanız, yenilen acemi golleri çıkardığınızda karşımızdaki tablo yine bildiğimiz Galatasaray. Fakat hikâyenin iç sayfalarına girdiğinizde iş değişiyor.
Gecenin karanlığında parlayan tek bir fener vardı: Batrakov. Kadronun tek yeni yüzüydü ama sahada eski bir usta edasıyla gezindi, gecenin en iyisi oldu.
Gençlerbirliği maçının galibiyetine rağmen faturanın kesildiği Lemina kenardaydı. Peki, Lemina’sız orta saha bize ne anlattı? Açıkçası buram buram mazi kokan bir özlem... Gol atmasına rağmen ne Torreira eski Torreira’ydı ne Gabriel Sara.. Kazanan takımı giyotine götürmek adetimiz değildir belki ama 4 yıldır ezberlediğimiz o dominasyon bu değil. Yeni Galatasaray atıyor, öne geçiyor fakat cebindeki parayı dikkatsizce düşüren bir mirasyedi gibi basit goller yiyor.
İlk yarının Galatasaray adına tek kelimelik özeti vardı: Ürkeklik.
Hani insan bazen tanıdığı sokağa girer de sebebsiz bir gölge hisseder ya; işte öyle anlamsız bir “acaba” vardı kafalarda. Oyun, Galatasaray’ın ezberinden çıkmıştı bir kere. Derken Sallai’nin adrese teslim ortasına, vaktinde Saşa İliç’in ceza sahasına yaptığı unutulmaz sızmaları hatırlatan bir dokunuş yaptı Batrakov. O beraberlik golü sadece tabelayı değil, tüm senaryoyu değiştirdi.
İşte tam burada Okan Buruk’un kenar yönetimi eleştirilerine adeta ders niteliğinde bir cevap geldi. Soyunma odasından dönen takım, sadece dizilişi değil, zihniyeti de değiştirmişti. Sallai, ikinci 45’te adam adama takibi bırakıp alan savunmasına geçince; ilk yarının iki gollü kahramanı Diaoune merkeze kaydı ve kilit çözüldü. İkinci yarıda ikili mücadeleleri söke söke alan, deplasman fobisini soyunma odasının kapısında bırakan ve sahaya ağırlığını koyan bambaşka bir Galatasaray izledik.
Gelelim madalyonun öbür yüzüne, yani sahada ritmi bozanlara...
Gabriel Sara adeta eskimiş bir plak gibi. Batrakov geriye gelip top çıkarsın diye alan boşaltıyor, Sanchez top rakipteyken Sara’nın sızdığı bölgeyi yamamak için öne pres yapıyor. Top Galatasaray’dayken rakip kaleye, rakipteyken kendi kalesine fersah fersah uzak bir Sara var sahada. Okan Hoca’nın bu Sara sevdası artık analiz edilebilir olmaktan çıktı. Soyunma odasına 2-2 ile gitmek büyük şanstı; 2-1 girilseydi bu hikaye bambaşka bir trajediye dönüşebilirdi.
Ve insan düşünmeden edemiyor: Gabriel Sara’nın şu oynadığı kadarını İlkay Gündoğan da oynamaz mıydı?
Kötüler listesine Abdülkerim’i eklemezsek tablo eksik kalır. Bir stoper ceza sahasına düşen sahipsiz topları bile süpüremeyecekse, o formanın sahadaki ağırlığı tartışılır hale gelir. Abdülkerim artık çok ağır kalıyor ve rakiplerin tüm kurnaz orta sahaları bu zaafın farkında. Önümüzdeki derbi, stoper kurgusunun miladı olacaktır. Sakatlığını tamamen atlatan Singo’nun artık Sanchez’in yanına montajlanacağı kesin gibi.
Şampiyonlar Ligi’ndeki üçüncü sınavında nihayet yediğinden fazlasını rakip filelere bırakan Galatasaray, ilk 3 puanına kavuştu. Ama defanstaki fay hatları alarm veriyor. Lille’e atılan 4 gol de dahil olmak üzere atılan 6 gole karşılık ağlarında 9 gol gören bir takımdan bahsediyoruz. Bu rakamlar geçen sezonun savunma istatistiklerini mumla aratıyor.
İşte bu yüzden Okan Buruk, repertuarındaki eski şarkıları rafa kaldırıp yeni bir beste yapmaya hazırlanıyor.
Bu bestenin ilk notaları elbette savunma hattında basılacak. Singo’nun dönüşü sadece bir oyuncu değişikliği değil, bir anlayış değişimi. Gabriel Sara tercihiyle kötü başladığı geceyi soyunma odasındaki taktik dokunuşlarıyla tamir eden Okan Buruk; ortada Batrakov merkezli bir hücum aklı, arkada Singo sigortalı bir savunma kurgusuyla yeni eserini piyasaya sürecek.
Madem sahne yeniden kuruluyor, madem yeni bir şarkı besteleniyor; o zaman avaz avaz şarkı söyleme zamanı...
Tüm bu tablonun hemen arkasında ise gözümüzü alamadığımız o büyük randevu var: Fenerbahçe derbisi...
Bir tarafta Kadıköy’de Sparta Prag karşısında son dakika golüyle bir puana tutunabilen, saha içi bocalayışları ve felsefesi sürekli tartışılan İsmail Kartal’ın Fenerbahçe’si; diğer tarafta ise Lille maçının ikinci yarısında tahtadaki taşların yerini değiştirip adeta bir satranç ustası gibi matı bulan Okan Buruk’un Galatasaray’ı. Bir yanda kriz anlarında bocalayan bir zihin karmaşası, diğer yanda krizden yeni bir beste çıkaran bir taktik zekâ...
Şimdi önümüzde sadece bir 90 dakika değil; iki farklı futbol aklının, iki farklı dokunuşun büyük kapışması duruyor. Okan Buruk’un Batrakov ve Singo hamleleriyle tazelemeye hazırlandığı oyunu, Kadıköy’ün çimlerinde nasıl bir yanıtlara gebe olacak? Hep birlikte göreceğiz. Ama kesin olan bir şey var ki; bu taktik savaşını izlemek, haftanın en heyecanlı hikâyesi olacak.


