Referans alınan iki önemli anket şirketine; henüz açıklaması yapılmamış, alandan gelen, ham sonuçlara göre hangi partinin birinci sırada olduğunu sordum. İkisi de AKP diye yanıt verdi. Yeni Parti’de ise az da olsa bir kayıp olduğunu söylediler. Kendi kendime düşündüm: Son dönemin en büyük ekonomik krizlerinden biri yaşanıyor. Yoksulluk halkası genişliyor. Son dönemin en büyük hukuk krizi yaşanıyor. Adaletsizlik halkası genişliyor. Son dönemin en büyük ifade özgürlüğü krizi yaşanıyor. Kitap toplatmadan sosyal medya paylaşımından tutuklamaya baskı halkası genişliyor. Son dönemin en büyük seçmen iradesi-oyunu yok sayma krizi yaşanıyor. En son Üsküdar örneğinde olduğu gibi yüzbinlerin oyu yerine bir avuç iktidar mensubu (destekçisi) oyu ile yönetimleri devir alma halkası genişliyor. Onlarca ‘son dönemin’ örneği verebilirim.
Peki bu kadar olumsuzluklar alt alta yazıldığında, üstüne çeyrek asrı bulan iktidar yıpranması konduğunda hala iktidar partisinin önde çıkmasını sadece baskı-kutuplaşma-devlet gücü ile açıklayabilir miyiz? Kısmen evet. Hatta buna bir de “etkili rakiplerin hapsedilmesinden ana muhalefetin yargı eliyle dağıtılmasını da” ekleyebiliriz. Ancak ortada hala açıklanması-üstüne düşünülmesi gereken bir durum var. Bu durumun bir kısmı da muhalefet üstüne düşünceler. Evet özellikle son 14 yıldır ağır baskı ile karşı karşıya muhalefet ama bir yandan da kendi içinde ‘geleceğe dair projeksiyon, umut yaratma, ezber bozma, adeta yeniden kurulan dünya düzeninde cesur çıkışlar ortaya koyma konularında’ yeterli mi?
Bunu düşünürken, kendini sol liberal olarak tarif eden Nobel ödüllü Daron Acemoğlu’nun son kitabı ‘Hangi Liberal Demokrasi’ çalışması da beni farklı kalıplara götürdü. Kitap hakkında söyleşi de yaptığım Acemoğlu kendini de dahil ederek aydınların-elitlerin yaşadıkları ülkelerde ‘tabanı anlayamamaları’nı dan da bahsetmiş.
Kitapta iki önemli örnek var. Mesela Arthur Miller'ın 2004 yılında ‘Kim oy verecek Bush'a? Ben anketlere bakıyorum ama etrafımda kimse yok’ deyişi. Ya da Trump 2016'da seçilmeye doğru giderken üniversitelerin tamamen ondan ve onun kitlesinden habersiz bir şekilde uzakta oluşu. Yani aslında demokratlar, entelektüeller, aydınlar sınıfsal anlamda, işçi sınıfıyla uzaklaşarak bir kopuş yaşadılar. Yine kitapta ‘merkez solun ‘entelektüel merkezli’ dönüşümünün düşük eğitimli kesimin ve işçi sınıfının siyasi gücünü zayıflattığından’ bahsedilerek bu siyasi gücün yeniden inşasının öncelikle merkez sol partiler açısından önemine değiniliyor. Acemoğlu’na ‘geleni anlayamama üzerine sorduğum soruya’ şu yanıtı aldım:
“Trump ilk seçimde 2016'da neredeyse yüzde 50 aldı. Ama ben Boston'da, Boston'un daha eğitimli birçok mahallesinde yaşayıp okuyup dışarıya çıktığım mahallelerin hiçbirinde Trump'la ilgili bir şey görmedim. Yani Trump'a oy verecek, bir pankartları asılmış falan. Ondan sonra seçimden 1-2 hafta sonra daha böyle işçi sınıfına, yine işçi sınıfı diye düşünebileceğiniz mahallelere gittiğimde orada görmeye başladım. Yani sanki biz öyle bir ekosistemin içindeyiz ki biz bir kendimize konuşuyoruz ve onun dışında olan zorlukları göremiyoruz. Onun dışında insanların nelere önem verdiğini göremiyoruz.”
Acemoğlu burada konuyu Türkiye’ye getiriyor:
“1990'larda MSP'nin oyunun artması, ondan sonra 2002'den başlayarak AKP'nin bu kadar güçlü bir şekilde Türk politikasını değişime sokması, bunlar birçok insanın anlamadığı, beklemediği şeylerdi. Ve hala niye olduğunu doğru bir analizle yapmamamızdan dolayı AKP'ye muhalefet de kuvvetli olamıyor. AKP'yi bir tek Erdoğan'ın karizması olarak düşünürseniz bu yeterli değil. AKP'nin başarısı hiçbir zaman muhalefetin başarısızlığından ayrı olarak düşünülemez. Muhalefet genel tabanı heyecanlandıracak bir şey söyleyemediğinden de dolayı görebiliyoruz bunu. Örneğin düşünün Macaristan'da neler oldu? Macaristan'daki Orban rejimi de aynı şekilde Trump gibi olsun, Erdoğan gibi olsun o tür kutuplaşmayı önde götüren demokrasiye karşı, liberalizme karşı bir rejimdi. Ama ortaya çıkan bir adayın Macar insanının kültürel ve ekonomik açıdan istediklerini anlayabilecek bir aday çıktığı anda Orban sanki bir kâğıt kaplan gibi ortadan kalktı. Bu muhalefetin çok önemli olduğunu vurguluyor bizim için.”
Daron Acemoğlu ‘daha güçlü bir demokrasi ve daha eşitlikçi bir toplum için aydınlar ile çalışan kesimler arasında bir iş birliği ve dayanışma modeli’ öneriyor aslında. Ve ‘liberalizm tekrar yükselecekse merkezinde işçi sınıfı olarak yükselmelidir’ diyor. İşçi sınıfından kastı sadece mavi yakalılar değil, üst düzey yöneticiler hariç beyaz yakalılar da dahil geniş bir çeper. Türkiye’de bu mümkün mü? Kimlik konusunun tam çözülemediği bir süreçte, kimliklerin tam-demokratik temsilinin, barışın, birlikte yaşamın bile hala ayrıştığı-geniş kitlelerin farklılaştığı bir dönemde ana parantezin işçi sınıfı olduğu bir manifesto mümkün mü?
Bitirirken…
Muhalefette özellikle Yeni Parti'de zorunlu savunma hattının zorluğu ortada. Ama bir yandan da gerçek anlamda yeniyi inşa etmek için çaba gerekmiyor mu?
Acemoğlu’nun kitabının başında Frederick Douglass’tan güzel bir alıntı var:
“Kölelik ifade özgürlüğüne tahammül edemez. İfade özgürlüğünün beş yıl uygulanması, Güney’deki köle pazarını ortadan kaldırır ve bütün zincirleri kırardı.”
Demokrasi, hukuk, seçim sandığı. Her biri birbiriyle bağlantılı. Her ne kadar aradaki bağ zayıflatılmak-kopartılmak istense de…Her kesimin birbirini duyduğu, anladığı bir döneme özlem büyük. Ötekileştirmeden yeniyi söylemek kulakları ‘doğru söze’ çevirecektir.


