Geçtiğimiz günlerde T24’te “Bir Toyota Land Cruiser’ın bana öğrettiği: Japonya ile Türkiye arasındaki hayata bakış ve fiyat farkı” başlıklı bir yazı yazdım.
Ancak yazımı tamamladıktan sonra zihnimde kalan şey otomobilin kendisi değildi. Asıl üzerinde düşünmeye devam ettiğim konu şuydu:
Türkler neden otomobillerine bu kadar güçlü bir bağlılık duyuyor?
Türkiye’de otomobil yalnızca bir ulaşım aracı değildir?
Otomobil, sahibinin yaşam biçimini, değerlerini ve toplum içindeki konumunu da yansıtır.
Ben her yıl ilkbahardan yaz ortasına kadar İstanbul’daki bir sitede yaşıyorum.
Temmuz ayının ortalarına gelindiğinde ise her yıl aynı değişimi gözlemliyorum. Normalde otomobillerle dolu olan otoparkta giderek daha fazla boş yer görülmeye başlıyor. Muhtemelen birçok aile eşyalarını otomobillerine yükleyerek Ege ya da Akdeniz kıyısındaki yazlıklarına veya konaklama tesislerine doğru yola çıkıyor.
Otomobil sevgisinin kaynağı nereden geliyor?
Sabahları sitenin içinde yürüyüş yaparken ister istemez park etmiş otomobillere gözüm takılıyor. Her zamanki gibi Avrupa markaları çoğunlukta.
Böyle zamanlarda bir Japon otomobili gördüğümde ise nedense içimde küçük bir sevinç oluşuyor. Muhtemelen Japon olduğum içindir. Tasarımını beğendiğim bir Japon otomobili görünce kendimi tutamıyor, aracın arkasına geçip markasını ve modelini kontrol ediyorum.
Aslında gözlediğim otomobiller üzerine düşünüyorum:
Bu otomobil hangi ülkenin ürünü?
Yakıt tüketimi nasıl?
İkinci el piyasasında değerini koruyabiliyor mu?
Türkiye’de otomobile bakış açısını anlatan ilginç bir atasözü vardır.
“Ayran yok içmeye, atla gider...”
Bu söz, ayran içecek parası olmadığı hâlde ata binerek tuvalete gitmeye çalışmayı anlatır.
Biraz alaycı bir ifadedir.
Ancak aynı zamanda Türk toplumunda insanların başkalarının gözünde nasıl göründüğüne önem verme duygusunu da yansıtır.
Bir başka söz ise şöyledir:
“Arabanın taşı yolda belli olur.”
Yani bir otomobilin gerçek değeri ancak yolda kullanıldığında anlaşılır.
Önemli olan yalnızca dış görünüşü değil, günlük yaşamda gerçekten işe yarayıp yaramadığıdır.
Attan otomobile: Türkiye’nin otomobil kültürü sandığımızdan daha karmaşık
Eskiden bir varsayımım vardı. Türklerin otomobile duyduğu sevginin arkasında göçebe geçmişlerinin bulunduğunu düşünüyordum. Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türk toplulukları için at, yalnızca bir hayvan değildi. Türkler atlarıyla Orta Asya’dan Anadolu’ya, oradan Avrupa’nın içlerine ve Afrika’ya kadar ulaştılar. Belki de günümüzde atın yerini otomobil almıştı.
Uzun süre böyle düşündüm. Ancak bugünkü Türkiye’de otomobilin taşıdığı anlam yalnızca bununla da açıklanamaz. Otomobil aynı zamanda toplumsal güvenin ve başarının da bir göstergesi hâline gelmiştir.
Türkiye’de birçok insan, ev satın almadan önce otomobil satın almayı tercih eder.
Japonya’da ise çoğu zaman önce ev alınır, ardından ihtiyaçlara uygun bir otomobil seçilir.
Buna karşılık Türkiye’de iyi bir otomobile sahip olmak; bir yandan tasarruf aracı, diğer yandan kişinin yaşam standardını ve toplumsal statüsünü gösteren ölçütlerden biri olabilir.
Otomobil hem bir varlıktır hem de kişinin kendisini ifade etme biçimidir.
İşte tam da bu noktada, Japonya’dakinden farklı bir Türk otomobil kültürü ortaya çıkmaktadır.
Sedanı tercih eden Türkler, yaşam tarzına göre otomobili değiştiren Japonlar
Türkiye yollarındaki otomobillere bakıldığında, araçlardan öncelikle bir varlık hissi beklendiği anlaşılır.
Hangi marka tercih ediliyor?
Araç ne kadar büyük?
Çevresine nasıl bir izlenim veriyor?
Bütün bunlar önemlidir.
Buna karşılık Japonya’da son 40 yıl içinde otomobilden beklenen şey büyük ölçüde değişti. Bu değişimin en belirgin simgesi ise hafif sınıf otomobiller (kei otomobiller) olmuştur.
Kei, Japonya’nın ortaya çıkardığı bir otomobil anlayışıdır.
Türkiye’de kei otomobili diye bir kategori yoktur.
Ancak bugün Japonya yollarına bakıldığında bu araçların varlığı son derece belirgindir.
Japonya’da satılan yeni otomobillerin yaklaşık yüzde 35-38’ini kei otomobilleri oluşturuyor.
Başka bir ifadeyle, Japonya’da satılan her üç yeni otomobilden biri kei otomobilidir.
Buna karşılık, bir zamanlar Japonların hayalini süsleyen sedanlar bugün yeni otomobil pazarında yaklaşık yüzde 5 seviyesine kadar gerilemiştir.
Japonlar otomobilleri büyütme yönüne gitmedi. Bunun yerine otomobili kendi yaşam tarzlarına uyarladılar. İşte kei otomobili bunun simgesidir.
Kei otomobili yalnızca küçük bir otomobil değildir. O, Japon toplumunun koşulları içinde ortaya çıkmış özgün bir otomobil anlayışıdır. Bugünkü yasal ölçülere göre uzunluğu 3,4 metrenin, motor hacmi de 660 cc’nin altındadır. Normal otomobillere kıyasla vergi ve sigorta yükü daha düşüktür; satın aldıktan sonraki kullanım maliyeti de daha ekonomiktir.
Yeni bir kei otomobilinin fiyatı genel olarak 1,5 milyon ile 2,5 milyon yen arasında değişmektedir. Döviz kuruna göre değişmekle birlikte, bugünkü değerle bu yaklaşık 400 bin ile 750 bin Türk Lirası arasına karşılık gelmektedir.
Ancak Japonların kei otomobilini tercih etmesinin nedeni yalnızca fiyatının uygun olması değildir.
Her yıl ödenecek vergiler…
Sigorta…
Yakıt giderleri…
Araç muayenesi…
Bakım ve onarım masrafları…
İnsanlar otomobili 10-15 yıl kullanacaklarını düşünerek, bunun bütün yaşam bütçelerine nasıl yansıyacağını hesaplarlar.
Kei otomobiline bakınca Japon toplumunun düşünce biçimi görülür
Japonya’nın kırsal bölgelerinde küçük otomobiller kullanan yaşlı insanlarla sık sık karşılaşılır.
Hastaneye giderler.
Alışverişe giderler.
Tarlaya giderler.
Arkadaşlarını ziyaret ederler.
Araç küçüktür. Fakat yaşamın gereksinimlerini eksiksiz karşılar.
İşte burada Türkiye ile Japonya arasındaki otomobil anlayışının farkı ortaya çıkar.
Türkiye’de otomobil, insanların hareket alanını genişleten bir araç olarak gelişmiştir.
Aileyle birlikte uzak mesafelere gitmek…
Aynı zamanda güçlü bir markaya sahip bir otomobil kullanarak kendi başarısını ve toplumdaki konumunu göstermek…
Böyle bir bilinç de vardır.
Japonya’da ise otomobil zamanla gündelik yaşamın ayrıntılarını destekleyen pratik bir araca dönüşmüştür.
Bunun hangisinin doğru olduğu kesin ifadelerle söylenemez. Toplumların yapısı ve hayata bakış biçimleri farklı olduğu için, insanlar da otomobillerini farklı şekilde seçmektedir.
Son 40 yıl içinde Türkiye’de toplu taşıma sistemi büyük bir değişim geçirdi.
1980’lerin İstanbul’unu bilenler bu dönüşümün büyüklüğünü çok iyi hisseder.
Ben de gençliğimde Türkiye’nin sokaklarında çok sayıda eski büyük otobüs ve minibüsün çalıştığını hatırlıyorum.
Bugün ise İstanbul; metro, metrobüs, Marmaray ve tramvay gibi dev bir kenti ayakta tutan gelişmiş ulaşım ağlarına sahiptir.
Buna rağmen otomobil, Türkler için hâlâ yalnızca bir ulaşım aracı değildir.
Toplu taşıma insanları taşır. Otomobil ise insanın kendi zamanını ve kendi tercihlerini taşır.
Sanırım Türkiye’de otomobile duyulan güçlü ilginin bugün de devam etmesinin nedenlerinden biri budur.
Ve bugün Türkiye’nin otomobil kültüründe yeni bir değişim başlamaktadır.
Bu değişimin adı, sedandan SUV’ye geçiştir.
Türkiye’de SUV otomobillere ilgi giderek artıyor
Değişmeye başlayan Türklerin otomobil tercihi
Türkiye’de otomobil “başarının simgesi”nden “yaşama yapılan yatırım”a dönüşüyor.
Bu ülkede uzun yıllar boyunca otomobil, toplumsal bir anlam taşıdı. Hangi otomobile bindiğiniz, hangi markayı tercih ettiğiniz v.s…
Bunlar kişinin çabasını ve ekonomik başarısını gösteren unsurlardan biri olarak görüldü.
Japonlar için bu yaklaşımı anlamak biraz zor olabilir.
Japonya’da otomobilden çok konut ve eğitim yatırımlarına önem verme eğilimi daha güçlüdür. Ancak Türkiye’de iyi bir otomobile sahip olmak, kişinin güvenilirliği ve toplum içindeki konumuyla bağlantılı olabilir. Türkiye’de otomobil yalnızca bir tüketim ürünü değil, değer taşıyan bir varlık olarak da görülür.
Elbette zaman değişiyor.
Özellikle genç kuşaklar arasında otomobil seçimine ilişkin farklı bir anlayış yayılmaya başladı.
Yakıt tüketimi nasıl?
Bakım maliyeti ne kadar?
Günlük yaşamımda gerçekten bir otomobile ihtiyacım var mı?
İnsanlar artık yalnızca “büyük görünen bir otomobil” değil, “kendi yaşamına uygun bir otomobil” düşünmeye başlıyor.
Japonya da benzer bir değişim yaşadı.
Geçmişte Japonya’da büyük sedanlara binmek bir tür başarı göstergesiydi.
Ancak toplum değişince otomobiller de değişti.
Şehirlerde park yeri sorunu büyüdü.
Kırsal bölgelerde yaşlı nüfus arttı.
Bakım masraflarına olan ilgi yükseldi.
Ve Japonlar, “büyük bir otomobile sahip olmayı” değil, “yaşam için gerekli/yeterli olan otomobili seçmeyi” daha fazla önemsemeye başladılar.
Türkiye’de de gelecekte benzer bir değişimin yaşanması mümkündür. Otomobil artık yalnızca sahip olunan bir nesne değil, yaşam içinde nasıl bir rol oynadığı daha önemli hâle gelen bir araç olacaktır.
Michi-no-Eki: Türkler için ilginç olabilecek Japon sistemi
Japon otomobil kültürünü düşünürken, Türkler için özellikle ilginç olabilecek bir sistem vardır. Bu sistemin adı “Michi-no-Eki”dir. Bunlar, otomobilin oluşturduğu Japonya’nın yeni bölgesel merkezleridir.
Japonya’nın dört bir yanında bugün 1200’den fazla Michi-no-Eki bulunmaktadır.
Ancak bunlar yalnızca yol kenarında bulunan dinlenme tesisleri değildir.
Birçok Michi-no-Eki’de bölgenin turizm bilgilerini sunan alanlar, yerel ürünlerle hazırlanan yemeklerin servis edildiği restoranlar ve yöresel ürünlerin satıldığı mağazalar bulunur.
Daha büyük ölçekli olan bazı tesislerde ise kaplıcalar, konaklama alanları, kamp yerleri ve karavan kullanıcıları için özel bölümler vardır.
Hatta günümüzde bazı insanlar yalnızca Michi-no-Eki’leri ziyaret etmek amacıyla otomobil yolculuğuna çıkmaktadır.
Çiftçiler ve yerel üreticiler için Michi-no-Eki yeni bir satış noktası hâline gelmiştir.
Şehirlerde yaşayan insanlar için ise kırsal bölgelerin kültürünü ve yaşam biçimini tanıma kapısı olmuştur.
Bu sistem yalnızca turistik merkezlere değil, küçük kasaba ve köylere de insan çekilmesini sağlayan bir mekanizma hâline gelmiştir.
Michi-no-Eki’nin afet yönetimindeki rolü
Japonya’nın Michi-no-Eki sistemi içinde Türkiye açısından da önemli olabilecek başka bir işlev vardır. Bu işlev afet yönetimidir.
Japonya; deprem, tayfun ve sel gibi doğal afetlerin sık yaşandığı bir ülkedir. Bu nedenle bazı Michi-no-Eki tesisleri, afet zamanlarında bölgesel afet merkezleri olarak kullanılabilecek şekilde düzenlenmiştir.
Michi-no-Eki tesisleri büyük bir afet meydana geldiğinde:
* İnsanların sığınabileceği alanlar,
* Kurtarma çalışmalarının yürütüleceği merkezler,
* Yardım malzemelerinin dağıtılacağı lojistik noktalar olarak görev yaparlar.
Normal zamanda bölgesel ekonomiyi destekleyen bir yer, olağanüstü durumda bölge halkını koruyan bir merkeze dönüşür.
Burada Japonya’nın yol politikası ile bölgesel kalkınma politikasının özellikleri görülür.
Burada Türkiye’nin kırsal bölgelerini düşünmek istiyorum.
Türkiye’de çok güzel doğal alanlar, zengin bir yemek kültürü ve tarihi kasabalar bulunmaktadır. Ancak bunları otomobille seyahat eden insanlarla buluşturan, Michi-no-Eki benzeri tesisler Japonya’daki kadar gelişmiş değildir. Ancak Türkiye’de de otoyolların ve kırsal yolların gelişmesiyle insanların hareket alanı genişlemektedir. Gelecekte Michi-no-Eki’ye benzer bölgesel merkezler ortaya çıkarsa, bunlar yalnızca bir dinlenme noktası olmayacaktır.
Aynı zamanda:
* Bölgesel ekonomi,
* Turizm,
* Afet yönetimi,
* İnsanlar arasındaki iletişim için yeni bir sistem oluşturma potansiyeline sahip olacaktır.
Japonya’nın en yüksek dağı Fuji’nin eteklerinde bir Michi-no-Eki tesisi
Otomobilin oluşturduğu yeni toplum: Otonom sürüş
Otomobilin geleceğini düşünürken önemli olan yalnızca yeni teknolojiler değildir. Asıl bakılması gereken nokta, otomobilin toplum içinde nasıl bir rol üstleneceğidir.
Japonya’daki Michi-no-Eki sistemi bunun bir örneğidir.
Ve şimdi ikinci büyük değişim başlamaktadır.
Bu değişimin adı otonom sürüştür.
Birçok insan “otonom sürüş” ifadesini duyduğunda, en ileri teknolojilerle donatılmış geleceğin şehirlerini hayal eder. Ancak Japonya’da otonom sürüşten en fazla beklenti duyulan yerler, nüfusu azalan kırsal bölgelerdir.
Kırsal alanlarda geçmişte hizmet veren otobüs seferlerinin sayısı azalmaktadır. Sürücü eksikliği de giderek daha ciddi bir sorun hâline gelmektedir. Özellikle yaşlı insanlar için hastaneye gitmek, alışveriş yapmak ve bölgedeki insanlarla bir araya gelmek giderek zorlaşmaktadır.
Böyle bölgelerde otonom sürüş yalnızca “rahatlık sağlayan yeni bir otomobil” değildir. O insanların hareket özgürlüğünü korumak için gerekli olan toplumsal bir sistem hâline gelir. Araç kullanamaz duruma gelen insanların yaşam özgürlüğünü kaybetmemesi için kullanılan bir teknolojidir.
Türkiye yollarının gösterdiği gelecek
Türkiye’de de otomobil bundan sonra büyük değişimler geçirebilir.
Bugüne kadar Türk otomobil kültürü; özgürlük, başarı, aileyle birlikte hareket etme ve toplum içinde görünür olma duygularıyla güçlü biçimde bağlantılı olmuştur.
Ancak kırsal bölgelerde yaşlanan nüfus ve ulaşım imkânlarının korunması giderek daha önemli hâle gelmektedir. Bu noktada otomobil, yalnızca sahip olunan bir eşya değil, toplumu destekleyen bir altyapı unsuru olarak görülmeye başlanabilir.
Japonya’nın kei otomobilleri…
Michi-no-Eki sistemi…
Ve otonom sürüş…
Bunların her biri farklı biçimlerde bize “otomobil ile toplum arasındaki ilişkiyi” göstermektedir.
Tek bir otomobile baktığımızda bile o ülkenin toplumunu görebiliriz.
İnsanların gerçekten ihtiyaç duyduğu şey aslında yalnızca otomobilin kendisi değildir.
Otomobil sayesinde ortaya çıkan zamandır.
Özgürlüktür.
İnsanlarla kurulan bağdır.
Otomobil, birey ile toplum arasındaki aynadır.
Ben bundan sonra da Türkiye’yi dolaşırken, her bir otomobilin arkasında bulunan insanların yaşamlarını ve toplumdaki değişimleri izlemeye devam etmek istiyorum.
Çünkü yollarda ilerleyen şey yalnızca bir otomobil değildir.
Orada, o ülkenin insanlarının değerleri ve değişmekte olan toplumun hikâyesi birlikte hareket etmektedir.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


