Geçtiğimiz günlerde yakın bir Türk arkadaşım bana aniden şu soruyu yöneltti:
“Japonya’da, Türkiye’de yeni satışa sunulan bir Toyota Land Cruiser Prado’nun fiyatı ne kadar?”
Bir an düşündüm ve şöyle cevap verdim:
“Japonya’da yaklaşık 6 ila 8 milyon Yen arasında değişiyor. Bugünkü kurla hesaplandığında bu da yaklaşık 1,4 ila 1,9 milyon Türk Lirası’na denk geliyor.”
Yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.
“Bu kadar mı ucuz? Türkiye’de yaklaşık 14-15 milyon lira!”
Aynı otomobilin* iki ülkede yedi kat civarında fiyat farkına sahip olması beni de şaşırttı.
Elbette bu fark, Toyota’nın (veya benzer başka markaların) Türkiye’de -üretici ülke olan- Japonya’dakinden kat kat fazla kâr ettiği anlamına gelmiyor. Türkiye’deki satış fiyatının önemli bir kısmını, oranı motor hacmine göre değişen ve yüzde 220’ye varan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV), Katma Değer Vergisi (KDV) ve Gümrük Vergisi gibi vergiler oluşturuyor. Aldığım bilgilere göre, yüzde 20 oranındaki Katma Değer Vergisi de, Özel Tüketim Vergisi uygulanmış toplam tutar üzerinden hesaplanıyor.
Ben de ona başka bir soru sordum:
“Peki bugün Türkiye’de bu aracı 2 milyon liraya satın alabilsen ne yapardın?”
Hiç düşünmeden, hafifçe öne eğilerek cevap verdi:
“Şimdi hemen gidip alırım.”
Bu kadar içten ve tereddütsüz verdiği cevap beni gülümsetti. Ancak gülümsememin ardından şunu düşündüm: Aslında bu konuşma yalnızca otomobil fiyatlarıyla ilgili değildi. Tek bir otomobil üzerinden, Japonya ile Türkiye’nin hayata ve ekonomik değerlere nasıl farklı baktığını görmek mümkündü.
Peki Türkiye’de otomobiller neden bu kadar pahalı?
Bunun birkaç temel nedeni var.
İlk olarak, otomobillerden alınan vergiler devlet bütçesi açısından önemli bir gelir kaynağı oluşturuyor.
İkinci olarak, motor hacmi yüksek ithal otomobillerin daha yüksek oranda vergilendirilmesi, döviz çıkışını sınırlamayı amaçlayan ekonomik bir politika niteliği taşıyor.
Üçüncü olarak da, yerli otomotiv sanayisini desteklemeye yönelik sanayi politikalarının da bu sistemde payı bulunuyor.
Son olarak, yüksek fiyatlı otomobiller lüks tüketim kapsamında değerlendirilirken, yüksek gelir grubunun daha fazla vergi yükü üstlenmesi gerektiği anlayışı da bu yaklaşımın temel unsurlarından biri.
Bu gerekçelerin her biri kendi içinde makul ve anlaşılabilir.
Ancak ortaya çıkan toplumsal tablo da en az bunlar kadar ilgi çekici.
Türkiye’de otomobil, çoğu insan için hayatın en büyük yatırımlarından biridir. Bu nedenle araçlar uzun yıllar özenle kullanılır. Daha küçük motor hacmine sahip modeller tercih edilir. Otomobil yalnızca ulaşım aracı değil, aynı zamanda birikimin ve servetin bir parçası olarak görülür.
Japonya’da ise durum oldukça farklıdır.
Yaklaşık 25 yıl önce yeni bir Honda’yı 1,5 milyon Yen civarında satın almıştım. Beş yıl ve yaklaşık 50 bin kilometre sonra aynı aracı 750 bin Yen’e sattım. Satın alma fiyatının yaklaşık yarısına…
Japonya’da bu son derece olağan bir durumdur. Çünkü otomobil, satın alındığı andan itibaren değer kaybetmeye başlayan bir tüketim malı olarak görülür.
Buna karşılık Japon ikinci el otomobilleri uzun yıllardır dünya çapında büyük ilgi görüyor. Kaliteli üretim, düzenli bakım ve güvenilirlik sayesinde bu araçlar dünyanın pek çok ülkesine uygun fiyatlarla ihraç ediliyor. Bu yönüyle Japonya ile Türkiye’nin otomobil kültürleri birbirinden oldukça farklı.
Görsel yapay zekâyla oluşturuldu
Türkiye, uzun yıllardır yüksek enflasyon ve para biriminin değer kaybı gibi ekonomik dalgalanmalar yaşadı. Bu nedenle birçok kişi için serveti nakitte tutmaktansa gayrimenkul ve otomobile dönüştürmek daha güven verici olabiliyor. İyi bir otomobile sahip olmak yalnızca konforu değil; birikimi değerlendirmeyi, ekonomik güvenceyi, statüyü de ifade edebiliyor.
Bu yüzden Mercedes, BMW, Land Cruiser vb. gibi modeller birçok insanın gözünde yalnızca otomobil değil, aynı zamanda toplumsal statü sembolünün bir parçası hâline gelebiliyor.
Ancak sohbetimize konu olan araç ve benzeri araçlar söz konusu olduğunda mesele sadece bunlar olmayabiliyor. İstanbul gibi büyük şehirlerde büyük gövdeli ve dört çeker bir araca gerçekten ihtiyaç duyulan durumlar sınırlı olabilir. Fakat Doğu Anadolu başta olmak üzere Türkiye’nin birçok bölgesinde şartlar tamamen farklıdır. Sert kışlar, yoğun kar, stabilize yollar ve dağlık araziler düşünüldüğünde bu araçlar bir lüks değil; hayatı ve işi sürdürebilmenin güvenilir bir aracı olabiliyor. Devlet kurumlarının, inşaat şirketlerinin ve arazi koşullarında çalışan birçok kuruluşun bu tür araçları tercih etmesi de dayanıklılık ve güven arayışının sonucu olabiliyor.
Bu kısa sohbet bana, Japonya ile Türkiye’nin farklı tarihsel ve ekonomik yolculuklarının toplumların değer yargılarını nasıl şekillendirdiğini de yeniden düşündürdü.
Japonya’da otomobil uzun yıllar teknolojinin, verimliliğin ve ulaşılabilir üretimin simgesi oldu. Kaliteli ürünü mümkün olduğunca makul fiyatlarla sunabilmek Japon sanayisinin en önemli başarılarından biriydi.
Türkiye’de ise otomobil çoğu zaman yalnızca bir ulaşım aracı değil; emekle elde edilen birikimin, ekonomik güvenliğin ve geleceğe duyulan umudun somut bir ifadesi.
Burada doğru ya da yanlış olan bir taraf yok.
Her toplumun ekonomik geçmişi, sosyal yapısı ve yaşadığı tecrübeler, insanların eşyaya yüklediği anlamı belirliyor.
Dünyayı gezerken sık sık aynı düşünce aklıma geliyor:
Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca kişi başına düşen millî gelirle ölçülemez. İnsanlar neyi değerli buluyor? Kazandıkları parayı neye harcıyor? Çocuklarına ve ailelerine nasıl bir gelecek bırakmak istiyor? Hayattaki başarıyı neyle tanımlıyor?
Bu ve benzer soruların cevapları, o toplumun hayata bakışını ortaya koyuyor.
Arkadaşımın “Fiyatı 2 milyon lira olsa hemen gider alırım” derken yüzündeki ifadeyi hâlâ unutamıyorum.
O ifadede yalnızca iddialı bir otomobile duyulan özlem yoktu. Daha iyi bir hayat kurma arzusunun, daha güvenli bir gelecek istemenin son derece insani ve evrensel duygusu vardı. Güçlü bir otomobilin, Türkiye’de, kişi başına milli geliri çok daha yüksek olan ülkelerden bile çok daha yüksek fiyata satılmasına, refaha erişimin çok daha maliyetli olmasına eleştiri de vardı.
Bir otomobil sohbeti bana iki ülke arasındaki farkları da gösterdi. Ama aynı zamanda çok daha önemli bir ortak noktayı da hatırlattı:
İnsan, hangi ülkede doğmuş olursa olsun, kendisi ve ailesi için daha iyi bir gelecek kurmayı ister.
Otomobiller yalnızca makineler değildir.
Bazen bir ülkenin tarihini, ekonomisini, toplumunu ve insanların hayallerini yansıtan sessiz bir aynaya dönüşürler.
* Herhangi bir işbirliğine, maddi veya herhangi bir karşılığa dayanmayan, örtülü/açık bir reklam amacı bulunmayan bu yazıda; yeni satışa sunulmuş bir model üzerinden Türkiye ile Japonya arasındaki fiyat farkı, yüksek vergiler ve sosyo-ekonomik faktörler ışığında ele alınmaya, karşılaştırmalı sosyolojik / kültürel değerlendirme yapılmaya çalışılmıştır.


