Aşk sadece iki insan arasında gerçekleşmez. Sevdiğiniz her şeye âşık olabilirsiniz. Kadın, çiçek, hayvan, nehir, göl, manzara…
Sayın sayabildiğiniz kadar!
Benim listemde şehirler de var. Anım olan, sokakları, evleri masalları çağrıştıran, kaldırım kahvelerinde renkli yaşamları seyrettiğim şehirler de aşk listemin başköşesinde yer alırlar. Bu listem uzuncadır.
Onları hiç unutmam.
Mısır’ın İskenderiye şehri de bunlardan biridir. Sık sık olmasa da bu şehre yolumu düşürüp hasretimi gidermeye çalışırım.
İskenderiye antik çağın en renkli öykülerine sahiptir. Büyük İskender’in kurduğu bu liman kenti, her ülkenin iştahını kabartmıştı. Yunan, Mısır, Yahudi, Roma ve tüm Akdeniz ülkelerinin ağzını sulandıran dev bir bilim ve ticaret merkezi olmuştu.
Tarihî kayıtlara bakılırsa şehir MÖ 331 yıllarında kurulmaya başlandı. Şehrin planını ise mimar Dinokrates hazırladı.
Her kentin bir başlangıç öyküsü vardır. İskenderiye’nin öyküsünde de un başrolü oynar. Arşivdeki sessiz şahitler, Büyük İskender’in kentin sınırlarını un ile çizdiğini belirtirler.
Antik dönem anlatıları, Kleopatra’nın en ateşli aşklarını burada yaşadığını öne sürerler.
Bu konuya girersek işin içinden çıkamayız. En iyisi bugünlere yaklaşalım.
Bu kenti, ünlü yazar Lawrence Durrell’in kitaplarından öğrendim. Gittim, gezdim, romanlarda yazanları yaşadım ve sırılsıklam âşık oldum.
Buyurun, o günkü notlarıma bakarak kenti gezelim:
“Kahire'den, henüz aydınlanmamış serin bir sabah vakti yola çıktım. Onca yolu kat edip gece geri döneceğimi biliyordum. Sahra'yı yaran yola vardığımda, beyaz bir sisin içinde buldum kendimi. Artık görmeden gidiyordum. Gözü gören ama göremeyen bir kör gibi.
Hedefimde İskenderiye vardı. Lawrence Durrell öylesine etkilemişti ki beni, kente bu kadar yaklaşmışken görmeden dönemezdim. Siste beyaz bir körlüğün içindeydim ama düşüncelerimde her şey berraktı.
Cecil Oteli'nin karanlık holündeki boy aynasında, Durrell’in roman kahramanlarından biri olan Justine'i göreceğimden çok emindim. Tutkularıyla kabına sığmayan, ilişkileri İskenderiye kadar gizemli olan Yahudi güzelinin hayali, o aynada sanki beni bekliyordu.
Durrell, İskenderiye Dörtlüsü'nün ilk kitabı Justine'in ön sözünde şöyle yazmıştı:
“Roman kahramanlarının, yaşayan insanlarla benzerlikleri yoktur. Onlar hayal mahsulüdür. Sadece kent gerçektir.”
İşte bu gerçek kente vardığımda kuşlar bile henüz uyanmamış, yanık sesli müezzin, bilmediğim bir makamdan ezan okuyordu.
Bir yerlerde bu kentin, "aşk cenderesine" benzediğini okumuştum. Sevenleri un ufak eden, suyunu çıkaran, posaya dönüştürüp bir kenara atan acımasız bir cendereye.
Upuzun "corniche"te bir banka oturup güneşi beklemeye başladım. Önce bir martı uçtu.
Ardından Durrell'in anlattıkları:
“Neler gizlidir İskenderiye sözcüğünde?.. Tozların savrulduğu binlerce sokak birden aydınlanıyor zihnimde. Sinekler ve dilenciler, onların elinde kent bugün. Bir de ikisi arasında bir yerde varlıklarını sürdürenlerin.”
Durrell yazısında kentin renkleri üzerine de şu notları düşmüştü:
“Uzayıp giden renk uyumları. Limon kokuları arasından süzülen ışık. Hoş kokulu tuğla tozuyla dolu bir hava, suyla söndürülmüş kızgın kaldırımların kokusu... Hafif, ıslak bulutlar, sonraları toprak, ama yağmur ummayın pek. Bu fon üzerine, toz kırmızısı, toz yeşili, tebeşir moru ve sulandırılmış fes rengi fışkırtın. Yazın denizin nemi, hafifçe verniklerdi havayı. Bir zamk örtüsü altındaydı her şey...”
Rehberimle karşılaştığımda gün ağarmıştı. Adı Mazlum'du. Yaşını çıkartamadım. Müflis bir "commercant"mış. Yani, tükenmiş bir tüccar. Tuz ve "tafya" denen şekerkamışı rakısı kokuyordu.
Gözlerinin akındaki kırmızılara bakılırsa gece lambayı geç söndürmüştü.
Bir faytonla pazarlık yaptı. Atlar limana doğru koşmaya başladı. Mazlum, önce evleri anlattı. Kordonun uzunluğunun kaç metre olduğunu söyledi, sonra kentin tarihine girişti. Ama ben hiçbirini duymadım.
Aklım, Lawrence Durrell'e takılıp kalmıştı. Ben onun İskenderiye'sini merak ediyordum:
“Saat altı... İstasyon yönünden gelen beyaz giysili insanların ayak sürümeleri... Soeurs Sokağı'nda akciğer gibi dolup boşalan mağazalar. Öğle sonu güneşinin soluk ve uzun ışığı Esplanade'n geniş kıvrımlarını yağ lekelerine buluyor. Gözleri kamaşan güvercinler, güçsüzleşen son ışınları kanatlarına almak için, havaya saçılmış kâğıt parçaları gibi, minarelerin tepesine tırmanıyorlar.”
Durrell etrafı kolaçan edip akşamın biraz öncesini benim belleğime böyle çiziyordu.
Rehberim Mazlum, uzaktaki bir binayı gösterip yeni kitaplık olduğunu söyledi. Modern mimarisiyle, balkonları ferforjelerle süslenmiş, eski Yahudi evlerinin arasında sırıtıp kalmıştı.
Faytondan inip kaleye girdik. Lacivert Akdeniz'in beyaz köpüklü dalgaları kalenin eteklerini dövüyordu.
Karşıda, çok uzaklardaki Türkiye'ye baktım. Ünlü İskenderiye Feneri biraz ileride, denizin dibinde yatıyordu.
Sonra Roma'dan kalma bir mezarlığa doğru yola koyulduk.
Sessizce Mazlum'u izliyordum. Sokaklar daraldıkça kokular da değişiyordu: Amonyak, sandal ağacı, kimyon, güherçile, balık.
Karmaşık bir ağ gibiydi.
Sanki Durrell'i duyar gibi oluyordum:
“Rıhtım, dönen sokaklar, yıkık dökük, çürümüş evleri sırtlamış, soluklarını birbirlerinin ağzına üfleyen, alabora olmuş sokaklar. Farelerin cirit attığı kepenkli balkonlar, saçlarının içi kene kanlarıyla dolu yaşlı kadınlar. Sıvaları dökük, ağırlık merkezlerinin doğusuna veya batısına eğilmiş sarhoş duvarlar. Kara bir şerit gibi çocukların dudaklarından, gözlerinden sarkan sinekler. Çürük bir merdiven halısı gibi kokan terli Berberiler. Sonra sokak sesleri. Geçtiği duyulsun diye madenî kupalarını birbirine çarpan sucu Saidi'nin şakırtıları...”
Mazlum'a, Lawrence Durrell'i, İskenderiye Dörtlüsü'nü, Justine'i, Balthazar'ı, Mountolive'i, Clea'yı sordum. Bilemedi. Onun oturduğu el-Aktar kahvesini de, el-Bab kahvesini de çıkaramadı. Onun anlattığı yerleri, onunla gezip ondan ayrıldım. Sonra rıhtımda denize bakıp Durrell’le baş başa kaldım.
Onun kahramanlarını, çukur belli Nessim'i, Melissa'yı, gizemli Justine'i ve sözcüklerine yüklediği anlamları düşündüm.
Ve bir günlük aşk yaşadığım İskenderiye'ye, sonsuza kadar teslim olmaya karar verdim.”
Bu kent civarına yolunuz düşerse mutlaka uğrayın.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


