Bunaltıcı sıcaklarda, bunaltıcı sıcakları konu etmenin garip olduğunun farkındayım.
Çaresizim!..
Bu sıcaklarda değil bir yerlere gitmek, gölgede oturmak bile zor.
Sağ olasın not defterlerim!..
Karıştım, aşağıdaki hikâye takıldı parmaklarıma…
Uzatmayalım, anlatmaya başlayalım:
Gittiğim ülkenin adını, uçak bileti elime tutuşturulduğunda öğrenmiş, hareketten bir gün önce de haritadan yerini bulmuştum.
Orta Amerika'da, Meksika ile Guatemala'nın arasına sıkışmış eski bir Maya kenti ve İngiliz sömürgesi, Belize'e gidiyordum. İstanbul, Londra, Miami, Belize...
Uçuş yine saatler sürecekti.
Belize'e vardığımda, zaman kavramını yitirmiştim.
Yöneticiler, ulaşım ucuz olsun diye, “Arapsaçına” benzeyen bir rota seçmişlerdi.
Dur kalklar; havaalanı koltuklarında kısa kestirmeler, pasaport kontrolleri, gümrük memurlarının klasik suratsızlığı…
Gece ile gündüz birbirine karışmıştı yine.
Uçağın merdivenlerinden inerken, Yucatán Yarımadası'nın o insafsız sıcağıyla tanıştım. Öyle böyle bir sıcak değildi. Nefes alırken ciğerlerim adeta yanıyordu. Böylesine sıcak bir havayı solumanın yerine, soluksuz kalmayı tercih ederdim.
Bu, tıpkı çölde sıcak su içmek gibi iğrenç bir duyguydu.
Derme çatma bir binadan içeri girdim. Tavanda dönüp duran pervaneler, sıcak havayı öfkelendirmekten başka bir işe yaramıyordu.
Hamamın göbek taşındaydım sanki.
Pervanenin kanatları döndükçe, sıcak hava daha da köpürüyordu.
Polis, oldukça sert ve sorgulayıcıydı. Beni otobüste bekleyen gruba katıldığımda, terden sırılsıklam olmuştum.
Otobüsün camından görünenlere bakılırsa, yoksul bir ülkenin yoksul bir başkentindeydim. Kalacağım hotel, Karayip Denizi'nin kıyısında, yıldız fakiri bir oteldi.
Odama çıktım.
Çırılçıplak soyunup, pervanenin altındaki yatağa uzanıp serinlemeye çalıştım. Banyoda suyu açınca, birkaç tane karafatma benzeri böcek hızla kaçıştı.
Soğuk su musluğunu açmama rağmen inatla sıcak akan suyun altında, derime yapışan terden kurtulmaya çalıştım.
Balkona çıkıp, turkuvaz lekeleri olan lacivert Karayip Denizi'ni seyrettim. Uçsuz bucaksız denizi, yelken açmış balıkçı teknelerini, bahçedeki palmiye ağacına konan rengârenk kuşları görmek, yorgunluğumu biraz olsun aldı.
Sonra fotoğraf makinemi sırtlayıp, kenti gezmeye çıktım. Dönüşte kente uğramayacağım için, yarım günde ne görürsem onunla yetinecektim.
Dar sokaklarda ağır bir koku vardı. Kanalizasyonlar sanki açıktan akıyordu.
Ortalıkta pek kimse göremedim. Sadece çığlık çığlığa koşuşturan çocuklar vardı. Sıcaktan bunalıncaya kadar, sokakların gölgeliklerinde dolaştım durdum.
Bu küçük kenti tanımak için öyle uzun uzun dolaşmaya da gerek yoktu aslında. Her tarafta olduğu gibi Belize'de de varlıklı kesim, deniz kıyısındaki nispeten düzgün evlerde oturuyor, yoksullar ise kara tarafındaki daracık sokakları paylaşıyordu.
Ertesi sabah erkenden, kamp kuracağımız yere doğru hareket ettik. Yolun bir bölümünü otobüs, geri kalanını da nehirden botlarla kat edecektik. İki saatlik yolculuktan sonra otobüsten inip teknelere bindik. Nehrin iki kıyısında, dallar, kökler, sarmaşıklar ve yosunlu ağaç gövdelerinden oluşmuş karanlık orman yer alıyordu.
Arada bir dallardan sarkan sarmaşıkları yılana benzetip heyecanlanıyordum.
Kıyıda, nilüfer çiçeklerinin arasında, sadece gözleri görünen timsahlar nedense o kadar korkutucu gelmiyordu.
Kamp yerine vardığımızda nemli sıcak dayanılmaz hâl almıştı.
Nefes almakta zorlanıyordum. Üstümdeki gömlek, suya düşmüşüm gibi sırılsıklam olmuştu.
Biraz yürüyüp, ormanın içinde konaklayacağımız yere geldik. Çadırımı kurarken vücudumun tüm gözeneklerinden ter fışkırdığını hissediyordum.
Ter… Ter… Ter…
Yolculuğum boyunca kuruduğumu hiç hatırlamıyorum. Derimin üstündeki gözenekler hiç durmamıştı… Zavallılar!..
Daha çadırın içine girmemiştim ki, çok yakınlardan gelen ve çığlığı andıran korkunç sesler duydum. Yanımda koşuşturan gazeteciler, değişik yorumlar yapıyordu.
Kimine göre çok yakınımızda bir jaguar vardı, kimine göre de büyükçe bir goril. Sesin geldiği yöne doğru ürkek adımlarla ilerlemeye başladık. Bu bilinmedik canavara karşı silah olarak elimde küçük bir çakı vardı.
Sık dalların arasında yürümek oldukça zordu. Bir yağmur ormanında ilk kez yürüyordum ve karşılaşacağım tehlikelerden habersizdim.
Kamp arkadaşlarımın da benden pek farkları yoktu.
Korkunç çığlık tam tepemizde patladı. O anda yüzümün renginin limon sarısına döndüğünü sonradan söylediler.
Dehşetle sesin geldiği yere baktım. Önce bir şey seçemedim. Kendimi biraz toparlayınca, dalların arasında gezinen bir maymun sürüsü gördüm.
Bizi korkutan çığlıkları atan, sürünün ortasındaki, küçük bir çocuk büyüklüğünde olan, sakalları çenesinden sarkan erkek maymundu. Gülmeye başladım. İlerleyen günlerde yerliler, bu maymunlara "uluyan maymun" dendiğini, sürünün reisinin dişileri etkilemek için bu sesleri çıkardığını anlattılar.
Buraya kadar olan bölümü okuyunca, Belize'e ne için gittiğimi, birlikte kamp kurduğumuz kişilerin kimler olduğunu yazmayı unuttuğumu fark ettim.
Biz, dünyanın dört bir yanından gelmiş gazetecilerdik ve dikkatleri yağmur ormanlarına çekmek için düzenlenen bir etkinliği izliyorduk.
Çadırları kurduktan sonra, bir uzman bizi meydana topladı ve buradaki yaşam koşulları ve tehlikeler hakkında bilgi verdi.
Duyduklarım hiç de iç açıcı şeyler değildi. Örneğin, dünyanın en zehirli yılanları bu ormanda yaşıyordu. Yılanları kaçırmamız için, yürürken gürültü çıkarmamız isteniyordu.
Ve avuç büyüklüğünde, kuş yiyen tarantulalar!..
Ayrıca su kaybına karşı da günde üç dört litre su içmemiz gerekiyordu.
Kampta tek serin yer ofis odasıydı. Ama oraya girmek yasaktı.
Ofisin önünde yasağı delmek için çözümler düşünürken, gözüm hava durumunun yazılı olduğu tabelaya ilişti: "Sıcaklık gölgede 43 derece, nem oranı yüzde 86." Ağaçların gölgesi bile cehennem gibiydi.
Burası yoksa gerçek cehennem miydi?..
Bir çarşaf büyüklüğündeki palmiye yaprakları bile, sıcağın ormana sızmasına engel olamıyordu.
Akşam yemeğinden sonra, yanıma bir şişe su alıp çadırıma çekildim. Onca yorgunluktan sonra, deliksiz bir uyku uyuyacağımı sanıyordum. Yanılmışım... Çadırın içi bir sauna kadar sıcaktı. Ciğerlerime hava yerine su çekiyordum sanki…
Börtü böceğin girmesinden korktuğum için de çadırın kapısını sıkı sıkıya kapattım. Ter içinde, uzandığım yerde dönüp duruyordum.
Gece yarısına doğru sıkıştıran tuvalet ihtiyacı da yaraya tuz bastı.
Hışır hışır seslerini duyduğum yılanların arasından geçip tuvalete gitmeye, beni hiçbir kuvvet zorlayamazdı.
Sabahı zor ettim. İlk işim tuvalete koşmak oldu. Kulübelerin önündeki kuyruğu görünce, gece boyunca ızdırap çekenin tek ben olmadığımı anladım.
O geceden sonra çadırı terk edip, nehrin üstündeki kırık dökük iskeleye taşındım. Etraftaki tehlikelere aldırmıyordum artık.
İskelenin altından geçen timsahlar bile, beni sıcak hava kadar etkilemiyordu.
Sabaha karşı biraz olsun serin esen rüzgâr her şeye değiyordu. Bir gece sonra, kampın diğer sakinleri de iskelenin etrafına taşındı.
Gündüzleri yerlilerin palalarla açtıkları yollardan ilerleyip, kâh etkinlikleri izliyor, kâh Maya medeniyetinin kalıntıları arasında dolaşıyorduk. Bu arada, ağaçlardan hindistan cevizi düşürüp, onun içindeki lezzetli suyu içecek kadar orman tecrübemi geliştirdim.
Geceleri ise yemekten sonra iskeleye çekilip, şarap içerek, yıldızlı gökyüzünü seyrediyor, ormanın derinliklerinden gelen vahşi sesleri dinliyordum.
İşte bu anlar içimi korkuyla karışık bir keyif sarıyordu.
Her geçen gün hem sıcağa alışıyor hem de birtakım korkularımdan sıyrılıyordum.
On gün sonra etkinlikler bitti. Dönüş için otobüslere bindiğimizde, tüm ekibin keçi gibi koktuğuna (ben de dâhil) yemin edebilirdim. Ama hepimiz aynı derecede kirlendiğimiz için, bu kokudan kimse rahatsız olmuyordu.
Şimdi cehennemden cennete gidiyorduk. Bizi yağmur ormanlarına davet eden organizasyon, çektiklerimizi unutturmak için, Karayip Denizi'nde, küçük bir mercan adasında iki günlük tatil ayarlamıştı.
Akşamüstü "St. George's Cay" adlı adaya doğru yola çıktık.
Tekneleri kullanan sürücüler, kırk beş dakika sonra adada olacağımızı belirttiler.
Ardı ardına patlayan şampanyalar, şarkılar, türküler neşe içinde gidiyorduk. Biraz sonra hava karardı. Kara görünmez oldu. Birden teknenin altından garip gürültüler gelmeye başladı. Ve durduk. Sürücünün ettiği küfürlere bakılırsa başımız beladaydı.
Sonra anladık ki, sevgilisiyle lafa dalan sürücü, rotayı şaşırıp bir mercan resifinin üstüne çıkmıştı.
Telsizler açıldı. Yardım istendi. Ama nafile... Kimse yanıt vermiyordu. Zifirî karanlıkta, uzaklarda çakan şimşeğin ışığından başka bir şey görünmüyordu. Fırtınalarıyla ünlü denizin ortasında öyle kalakalmıştık.
Tam sekiz saat sonra yardım geldi. Adaya vardığımızda soğutulmuş odama girince, her türlü olumsuzluğu unuttum. Temizlenebilmek için yaklaşık bir saat suyun altında kaldım.
Daha sonra yatağa bir külçe gibi düştüm.
St. George's Cay, tipik bir tropikal adacıktı. Beyaz kumları, turkuvaz renkli denizi, hindistan cevizi ağaçları, hortumlar yüzünden her yıl yıkılıp yeniden yapılan ahşap evleri, her şeye razı olmuş, sıcakkanlı, güleç insanlarıyla cennetin bir köşesine benziyordu.
Sıcak hariç!..
İşte bu adada yağmur ormanlarını, cehennem sıcağını, yaşadığım korkuları unutup Türkiye'ye döndüm.
Yağmur ormanlarını düşününce, İstanbul’daki sıcaklık beni pek etkilemiyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


