“Gelmek üzere... Geldiğinde yanacağız... Ha bu akşam, ha yarın, eli kulağındadır...”
Ve beklenen geldi. Gelen şey, denizden karaya doğru esen sıcak bir rüzgâr.
Fırın ağzı gibi mübarek!.. Onun esmesiyle birlikte yaz da başlıyormuş.
Hem ne başlamak...
Umman’dayım ve yüzümü okşayan rüzgârdan, sıcağın farkına varıyorum. Dışarıda 38 derece sıcaklık var.
Sonbaharın erken sabahında sıcaklık böyle olursa… Hem de gölgede… Buna cehennem denmez de ne denir! Ama daha beteri de varmış. Burada yaşayanlar, önümüzdeki günlerde ve aylarda 40 derecenin çok üstüne çıkacak olan sıcaklığın, 50 dereceyi de bulduğunu ama bunun hiçbir zaman telaffuz edilmediğini söylüyorlar.
Çünkü 50 derecede kimse işe gitmiyormuş. Ve bunun için de herhangi bir mazeret göstermek gerekmiyormuş. İşlerin durmasını istemeyen resmî makamlar, bu nedenle sıcaklığın 50 dereceye vardığını hiçbir zaman açıklamıyorlarmış.
Konumuz yine dağ taş, yani gezi.
Anlatacağım ülke, çoook uzakta değil, yakında da sayılmaz!
Tanrı, bu ülkeye petrol bağışlarken oldukça cömert davranmış.
O kadar petrol varken, ayrıca Hürmüz Boğazı’nın tam ucunda yer alırken, kimsenin bu ülkeden bahsettiği yok.
Neden?
Çünkü bu küçük ülke, Amerika’nın arka bahçesi.
Bırakalım petrol ekonomisini, biz gelelim coğrafyaya…
Arap Yarımadası’nın “tabanı”nda yer alan Umman’ın başkenti Maskat’ta, sıcaklığın 49 derecede takılıp kalacağı bir mevsim başlangıcını yaşıyorum.
Maskat gördüğüm en düzenli, en temiz kentlerden biri. Ve burada, çölün kırmızımsı sarı rengi, yeşille yer değiştirmiş. Kente, yeşil renkli fırça darbelerini indiren de Sultan Kabus. 1970 yılında bir saray darbesiyle babasının yerine geçen Kabus bin Said, tahta oturur oturmaz, düşlediği ülkeyi inşa etmeye başlamış. Koltuğa oturduğu tarihte, ülkedeki asfalt yolun uzunluğu toplam 1 kilometreymiş. Bu yol da, Sultan Said’in iki sarayını birbirine bağlıyormuş. Sultan Kabus işe yol yapımıyla başlamış.
Şimdi ülkenin hemen her yerine, kaymak gibi asfalt yollardan gitmek mümkün. Bu yolların hemen hemen yarısını kat etmiş olan bendeniz, yol kalitesi konusunda gidecek olanlara garanti verebilirim.
Ülkenin başında şimdi, Sultan Haitham bin Tarık Al Said var.
Umman olmasaymış akaryakıt fiyatlarını dizginlemek mümkün olmazmış. Çünkü Arabistan’ın keçi boynuzunu andıran bu ülkesinden savaşa rağmen dünyaya günde 6-8 milyon varil petrol gönderiliyormuş.

* * *
Ülkenin adı Umman… Anlamı ise "uçsuz bucaksız okyanus" demek.
Hatta bizde çok sevilen bir şarkısı da var: “Derdimi Umman’a döktüm, asumane inledim!”
Biraz daha bilgi saçalım: Şarkının güftesi Süleyman Nazif’e ait. Hicaz makamındaki bu eseri Şerif İçli bestelemiş. Şarkının ünlü olmasındaki en büyük pay, Bülent Ersoy’a ait.
Başkent Maskat’ın (Muscat) en ilginç yeri balık hâli. Sardalyeden orkinosa kadar tüm balık çeşitlerini bulmak mümkün.
Hem sıcaktan kurtulmak hem de balıkçıların hâle gelişlerini izlemek için bir sabah saat 05.30’da sahile gittim.
Balıkçılar, içi balık dolu ağlarını temizliyor, balık satıcıları da tekne sahipleriyle, balıklar için pazarlık yapıyorlardı. Balıklar tezgâh yerine, yerlere serilmiş, ıslak kilimler üzerinde sergileniyordu. Özellikle büyük balık satın alanlar, arka bölüme geçip, az bir para karşılığı balığı temizletip, parçalattırıyorlardı.
Mürekkep balıkları, ahtapotlar, köpek balıkları, palamuta, mercana, karagöze benzer balıklar, ıstakozlar, dev yengeçler, çeşit çeşit deniz böcekleri, ıslak kilimlerin üstünde sıra sıra dizilmiş, müşteri bekliyordu. Hem de yok pahasına.
Eğer biraz vaktim olsaydı, bir balıkçı teknesiyle anlaşıp, denizin bu zenginliğinden nasiplenecektim. Sanırım, balık tutma keyfinin en yoğun yaşanacağı ülke Umman’dır. Eğer yolunuz düşerse, oltanızı denize salmayı sakın ihmal etmeyin.
Maskat’ın diğer bir güzelliği de camileri. Çiniyle kaplanmış kubbeleri, her biri değişik biçimde yapılmış kısa minareleriyle camiler birer sanat eseri. Söylendiğine göre Sultan Kabus, tam bir estetik düşkünüymüş. Bu yüzden, kentte yöre mimarisine aykırı, çirkin bina görmek olanaksız.
Ayrıca Kabus’un emriyle, bütün soğutucular tahta kafeslerin içine konulmuş. Böylelikle duvarların çirkin bir görünüm almasının önüne geçilmiş.
Umman’a gidilir de çöle uğranmaz mı? Vehibe Çölü, Maskat’a iki buçuk saat mesafede. Öyle göz alabildiğine kızıl kumluk bir çöl değil. Dikenli çalılar, mor çiçekler açan küçük bitkiler, klasik çöl görünümünü bozmuş.
Çölün çeşitli yerlerine kamplar kurulmuş. Bu kamplarda, ister günübirlik, ister birkaç gün konaklanabiliniyor. Çölde gerçek bir macera yaşamaktan ürkenler için ideal mekânlar. Her ne kadar bir turist grubuyla birlikteyseniz de, herkesi susturmayı başardığınızda çölün sihirli sessizliğini duymanız mümkün oluyor.
Umman’da çöller kadar vadiler de şaşırtıcı ve güzel. Su yatakları boyunca, kilometrelerce uzanan bu vadiler, dev palmiye ve muz ağaçlarıyla kaplı.
Nizva kenti yakınlarında, bunaltıcı sıcak bir günde girdiğim vadi, bir çöl ülkesinde olduğumu unutturdu bana. Taşlık bir su yatağında yaptığım on beş dakikalık yürüyüşten sonra, karşıma çıkan küçük gölü, çevre kayalardan çığlıklar atarak kendilerini bu göle bırakan küçük çocukları görünce, cennetin ortasına düştüğümü anladım. Bir palmiye gövdesine yaslanıp, yarı uykulu gözlerle, burada yaşayanları ve kızgın kumsalı mekân tutan bedevileri düşündüm.
Vadilerin yeşilliğine sığınanlar da, çölün kumuna hükmedenler de mutluydu.

* * *
Elbette. Yine hiçbir ekleme, çıkarma veya içerik değişikliği yapmadan yalnızca yazım, noktalama ve bariz yazım hatalarını düzelttim:
Ummanlılar Sultan’ın emri gereği “disdasha” adı verilen entarileriyle dolaşıyorlar. Ayaklarında ise sandaletler var. Bence oldukça yerinde bir “emir”. Çünkü bu sıcakta, şortla dolaşmak yasak olduğu için sürekli pantolon giyen ben, eteklikle dolaşan Ummanlılara gıpta etmedim desem yalan olur.
Ayrıca bu beyaz eteklerin, her daim tertemiz ve ütülü olduğunu vurgulamakta da yarar görüyorum.
Bu entarilerin en önemli tamamlayıcısı da, bele takılan ucu kıvrık gümüş hançerler. Ummanlı ustaların ellerinden çıkan bu hançerler, ülkenin ve erkekliğin simgesi.
Değerleri kabzalarındaki işlemelerle ölçülüyor. Sultan’ın ve diğer üst düzey yöneticilerin, altından yapılma hançer taktıklarını belirtmek gerekiyor.
Özetle, hançer Umman’da bir statü sembolü. Ucuzu, pahalısı, işlemelisi, gümüşü, altını… Hançerinizin cinsi, toplumdaki yerinizin hangi katmanda olduğunu belirtiyor.
Bellerindeki hançerlere rağmen Ummanlıların, gördüğüm en kibar, en yardımsever insanlar olduklarını söyleyebilirim. Yaya geçidi olmayan yerlerde bile karşıya geçmeye yeltendiğinizde, bütün araçlar durup size yol veriyor. Hem de kızmadan ve küfretmeden...
Mecburi eğitimin on bir yıl olduğu Umman’da, hemen herkes İngilizce biliyor ve size yardımcı olabilmek için ellerinden gelen gayreti sarf ediyorlar.
* * *
Umman’ın diğer ilginç bölgesi de Musandem Yarımadası. Bu bölüm Arap Yarımadası’nın tam ucunda, Hürmüz Boğazı’nın karşısında yer alıyor. Musandem her ne kadar Umman toprağı ise de arada başka bir ülke var.
Başkent Maskat’tan buraya kara yoluyla ulaşmak için, Birleşik Arap Emirlikleri’ni geçmek gerekiyor: Ben çöllerin ortasından uzanan bu zahmetli yol yerine, bir saat süren hava yolunu tercih ettim.
Hasab kenti, Musandem’in en önemli yerleşim birimi. Denizin bağrına hançer gibi uzanan dağların oluşturduğu fiyortlar görmeye değer.
Benim sevdiğim mekânlar, beni şaşırtan yerlerdir. Çok şaşırtanı çok, az şaşırtanı az severim. Musandem’de çok şaşırdım. Sürat motorlarıyla Umman-İran arasında kaçakçılık yapanları ve meddücezir olayını izlemek oldukça ilginç.
Sabah saatlerinde fotoğraf çekmek için gittiğim kıyıda denizin, neredeyse bir kilometre kadar karadan uzaklaştığını gördüm.
Kayıklar karaya oturmuştu. Bazı deniz böcekleri ise suyun bıraktığı çamurda koşuşturup duruyorlardı. Aradan birkaç saat geçtikten sonra aynı yere geldiğimde, suyun sahil şeridini tekrar küçük dalgalarla okşadığını gördüm.
Kayıklar yine suyun üstünde salınıp duruyorlardı. Yani birkaç saat içinde, deniz gidip tekrar gelmişti. Hayatımda bu kadar belirgin meddücezri ilk kez görüyordum.
İranlı kaçakçıları ise başka bir şaşkınlıkla izledim. Kıçlarında 200-300 beygir motor takılı olan büyük kayıklar, İran’dan yükledikleri keçileri karaya indiriyordu. Hem de ne indirme!.. Kaçakçı, belinden kavradığı keçiyi, karaya fırlatıyor, keçilerin kimisi denize düşüyor, kimisi toprağın üstüne sırtüstü uzanıyordu.
Kaçakçı, keçilerin karşılığında kayığını Amerikan sigarasıyla doldurup, yola çıkmak için güneşin batmasını bekliyordu. Ve kuvvetli motorları sayesinde sahil muhafaza botlarına yakalanmadan, Hürmüz Boğazı’nı geçip İran topraklarına varıyorlardı.
Kaçakçı oldukları için fotoğraf çekmeme karşı çıkacaklarını sandım. Yanılmışım. Keçileri enselerinden kaldırıp poz vermeyi ihmal etmediler.
Fiyortlardaki tekne turunda yunuslar bizi hiç yalnız bırakmadı. Etrafta sıçrayıp durdular. Bir de uçan balıklar, kanat çırparak su üstünde kayıp gittiler.
Deniz dibi meraklılarına burada dalmalarını hararetle öneririm. Diptekiler su üstünde bu kadar ilginçse, derinlikler kim bilir nasıldır?..
Zaten Umman kıyılarının, dünyanın en ilginç dalış alanları olduğu, bu işin meraklıları tarafından ballandıra ballandıra anlatılıp duruldu.
Su altında gezme becerim olmadığı için anlatanların yalancısıyım.
Umman gördüğüm ilginç ülkelerden biri. Çölün, vahanın, siyah dağların ve denizin keyfini aynı anda çıkarabilirsiniz. Siz de benim gibi gezerken şaşırmaktan hoşlanıyorsanız, Umman’ı gezi listenize dâhil edin.
Ama petrol savaşının tam ortasında kalacağınızı aklınızdan çıkarmayın. Eğer gitmeye niyetlenirseniz, ekim-mart ayları arasının en uygun zamanlar olduğunu unutmayın.

* * *
Mini rehber
OTEL: Ülkede yaklaşık elli otel var. Hepsi de çok temiz. Çat kapı gitseniz size çok pahalıya mal olur. Onun için turizm acentelerini tercih edin.
VİZE: Umman Türklerden vize istiyor. Umman Büyükelçiliği: Tel.: (312) 447 06 31
ULAŞIM: Gulf Air’in direkt ve aktarmalı Maskat seferleri var. Tel.: (212) 231 34 50
SAAT FARKI: Umman Türkiye’den bir saat ileride.
PARA BİRİMİ: Riyal.
YEME İÇME: Dünyanın hemen her mutfağını bulmak olası. Ama Hint yemeklerini seviyorsanız tam yerine gittiniz demektir. Her otelde birkaç restoran var. İçki serbest. Deniz mahsullerini, sebzeli pilavları, humusu ve cevizli patlıcan salatasını hararetle öneririm. Ayrıca otel barlarında canlı caz müzik, piyano, arp dinleyebileceğiniz gibi, gece kulüplerinde dansöz de izleyebilirsiniz.
ALIŞVERİŞ: Birçok alışveriş merkezi var. Bunlardan en ünlüsü Korniş’teki kapalı çarşı. Gümüş işleri oldukça pahalı. Ucuz olanlarını Türkiye’de de bulabilirsiniz. Küçük boyutta bir gümüş hançer 30 dolar civarında. Pek pazarlık etmiyorlar.
MEDYA: Otellerde, uydu aracılığıyla Arap kanallarının yanı sıra Batı ülkelerini de izlemek mümkün. Ülkede iki tane günlük İngilizce gazete yayınlanıyor. Kitapçılarda ülke hakkında İngilizce yayınlar bulunabiliyor.
UYARI: Fotoğraf çekerken izin almakta yarar var. Habersiz çekilen fotoğraflara tepki gösteriyorlar. Kadınların ve kız çocuklarının fotoğrafını kesinlikle çekmeyin. Şort ve kolsuz fanilayla sokağa çıkmamaya özen gösterin.
DİL: Hemen hemen herkes İngilizce konuşabiliyor.
CEP TELEFONU: Ülkenin orta kesimlerindeki çöllük bölgeler dışında cep telefonunu kullanmanız mümkün.
SÖZÜN ÖZÜ: EĞER T24’ÜN SÖZÜ DURDUK YERE KESİLMEZSE, DÜNYA HAKKINDA PEK ÇOK ŞEY ÖĞRENECEĞİNİZDEN EMİN OLABİLİRSİNİZ!
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


