Aşkın bulunduğu liman

Aşkın bulunduğu liman

Portofino, diğer küçük koylara benziyordu. Assos, Sığacık, Turunç, Gümüşlük, Bitez gibi. Bütün koylarda hava nedense buram buram aşk kokardı...

Aşkın bulunduğu liman

Milano'da, katedrale bakan bir kahvede otururken pat diye sormuştu: "Seni Portofino'ya götüreyim mi?" Suratına öyle bakakaldığımı hatırlıyorum. Pavlov’un şartlı refleksinde olduğu gibi, Portofino adını duyar duymaz kulağıma dalga sesleri gelmişti. Ardından da malum dize: "I found my love in Portofino (Aşkımı Portofino'da buldum)."  

Bütün bu çağrışımlar birkaç saniye içinde gerçekleşmiş, ardından yanıtımı vermiştim: "Evet..." Zaten başka bir yanıt vermem beklenemezdi. Ertesi gün erkenden yola koyulmuştuk. Söylediğine göre, Portofino'ya "bir çırpıda" gitmeyecektik. Çeşitli mekânlarda yemek ve manzara molaları verecektik. Benim için hava hoştu. Bir yerlere gidecektim ya, gerisinin pek önemi yoktu. 

Önce Po Ovasını geçmiştik. Bulmacalarda sıklıkla sorulan bu iki harfli ovadaki çeltik tarlaları göz alabildiğine uzanıyordu. Ova bitince, İtalya Alpleri'ne doğru tırmanan yola sapmıştık. Nefis bir yoldu: açık yeşil, koyu yeşil, zeytunî yeşil, zümrüt yeşili, sarılı yeşil... Tepelerde bütün bu tonlar mevcuttu. Arada bir görünen kırmızı ve pembe açalyalar tablodaki renkleri tamamlıyordu.  

Öğle yemeğini yiyeceğimiz dağ evine tırmanıyorduk... Zirveye doğru hava oldukça serinlemişti. Dağ evini sarmalamış olan bulutlar camlardan aşağı damlacıklar halinde süzülüyordu. Gürül gürül yanan şöminenin yanına oturup, elime tutuşturulan kadehteki kırmızı şarabı yudumlayarak ısınmaya çalışmıştım. Lokantada bizden başka kimse yoktu ve biz de yemek boyu hiç konuşmamıştık. Bu enfes tatlar karşısında sanki soluğumuz kesilmişti. (Mönü: krema soslu taze lazanya, şarap soslu dağ tavşanı yahnisi, beş çeşit peynir, konyaklı meyve tatlısı.) Yemek koyu bir espresso kahve ve oldukça sert "grappa"yla sona ermişti. Fesleğen ve sarmısak kokan dağ evini terk ettiğimizde, hazzın doruk noktalarında dolaştığımı hissetmiştim.

* * *

İtalya Alpleri'ni aşıp Cenova istikametine doğru giden yol çok virajlı ve tünelliydi. Bir tünel biter bitmez diğeri başlıyordu. Üç saat boyunca bazen zirveye çıkmış, bazen ovalara inmiştik. Bir süre sonra, yolun yüksekçe bir yerinden Cenova'yı görmüştüm. İtalya'nın bu en eski kenti, uzaktan gözüme hiç de hoş görünmemişti. Bir taş yığını gibiydi. Halbuki yıllar önce bu kentin dar sokaklarında dolaşmış, Cenova'nın çok güzel bir kent olduğuna karar vermiştim. 

Cenova'dan sonra 50 kilometre daha gidince, deniz kıyısında San Margherita kasabasına gelmiştik. Geceleyeceğimiz bu köy, yeşil tepelerle turkuvaz renkli Akdeniz'in arasına sıkışıp kalmıştı. Tepelerdeki köşkleri, palmiyeli yolları, rengârenk çiçekli parkları, mavi, yeşil, sarı, vişneçürüğü badanalı evleri görünce, "İşte cennet" demiştim. Deniz manzaralı odama girdiğimde güneş batmaya yüz tutmuştu.  

İskelenin karşısındaki bara oturduğumuzda, denizde yakamozlar oynaşmaya başlamıştı. Garson bize sormadan, soğutulmuş uzun bardaklar içinde, buz gibi şeftalili votka getirmişti. Huzur içinde içkimi yudumlarken, çevreyi gözlem altına almıştım. Evlerin kapalı olan tahta kepenklerine bakılırsa, yazlıkçılar henüz gelmemişlerdi. İskelenin ucundaki motorcu, Portofino'ya gidecek yolcuları bekliyordu. Barda bizden başka, birkaç yakışıklı İtalyan erkeği ile güzel kız vardı. Briyantinli saçları ve bakıra çalan tenleriyle, neşe içinde birbirlerine kur yapıyorlardı.  

Akşam yemeği için yine deniz kıyısında, küçük bir lokantaya gitmiştik. Burada da tüm İtalyan lokantalarında olduğu gibi etrafa fesleğen, sarmısak ve zeytinyağı kokusu sinmişti. Yaşlıca bir müzisyen, bir köşede napoliten çalıyordu. Yemek için önden "pesto Genovese" ısmarlamıştım. (Tarif: servis tabağı büyüklüğünde iki dilim taze lazanya suda haşlanıyor. Üstüne, fesleğen, üstüne dövülmüş dolmalık fıstık ve ceviz, rendelenmiş koyun peyniri, parmesan, zeytinyağı, sarmısak ve karabiber karışımından oluşan sos dökülüyordu.) İkinci yemek olarak peynirli patlıcan istemiştim. (Tarif: uzunlamasına dilimlenmiş bostanpatlıcanları zeytinyağında hafifçe kızartıldıktan sonra bir tepsiye diziliyor. Patlıcanların üstüne dilim dilim rakle peyniri konuyor. Onun üstü yine patlıcan dilimleriyle kapatılıyor. Bu peynirli patlıcan böreği, üstüne sarımsak soslu rende domates döküldükten sonra fırında yarım saat pişiriliyor.) Bu yemeklerin yanında leziz kırmızı şaraplar içip, geceyi yine grappayla noktalamıştık. Nedense ben de bütün İtalyanlar gibi, bu sert içkinin hazımda mideme yardımcı olacağına inanmıştım.  

* * *

Ertesi sabah erkenden Portofino'ya doğru yola çıkmıştık. Motorla gitmek yerine, kumsalı izleyen beş kilometrelik yolu yürümeyi tercih etmiştik... Bir tarafı deniz, bir tarafı yeşillik tepe olan yol oldukça keyifliydi. Yolun sol kıyısındaki çakıllı kumsalda, yazı erken getirmiş dilberler, o muhteşem vücutlarıyla sere serpe uzanmışlardı. Yürürken kendimi "I found my love in Portofino" dizesini mırıldanırken yakalamıştım. Bu yakalayış beni, başımda kavak yellerinin estiği gençlik yıllarıma götürmüştü.  

Portofino şarkısını, 60'lı yılların sonuna doğru ilk kez, Sezen Cumhur Önal'ın "Plaklar Arasında" programında dinlemiştim. Şarkıdaki dalga seslerini duyunca, Portofino'yu bir tepenin üstünde düşlemiştim. Halbuki bu küçük köy denizin kıyısındaydı. Takılmış CD gibiydim. Şarkının ikinci dizesine bir türlü geçemiyordum. Çünkü diğer dizeler İtalyanca yazılmıştı.  

Yürürken şarkıdan şarkıya atlamıştım; Paul Anka'nın "Diana"sı, Neil Sedaka'nın "You mean everything to me"si, Pat Boone'un "Speedy Gonzales"i... Tabii ki Vittorio Paltrinieri'nin "I found my love in Portofino"su. Hepsinden birer ikişer dize söylerken, gençliğime doğru yürüdüğümü sanmıştım. 

Önce "Portofino" tabelasını görmüştüm. Hemen altında asılan tabelada ise klakson çalmamaları konusunda sürücüler uyarılmıştı. Sağ taraftaki tepede, ünlü Splendido Oteli, ağaçların arasında kaybolmuştu. Dar bir sokaktan indiğimiz kilisenin avlusunda, bir düğün töreninin ortasında bulmuştuk kendimizi. Gelinle damadı kutladıktan sonra, deniz kıyısına doğru yolumuza devam etmiştik. Ünlü Portofino, bir koyun etrafına sıralanmış, rengârenk evlerden oluşmuş küçücük bir köydü.  

Bir kahveye oturup, soğuk bira eşliğinde çevreyi seyretmeye dalmıştık. Koya bakarken aklıma Fransız romancı Maupassant gelmişti. Bu koyda yatını demirlemiş, yeni yazacağı roman için ilham gelmesini beklemişti. Daha sonra Vittorio Paltrinieri aklıma takılmıştı. Dalga seslerini nerede duymuş, aşkını acaba nerede bulmuştu? 

Portofino, diğer küçük koylara benziyordu. Assos, Sığacık, Turunç, Gümüşlük, Bitez gibi. Bütün koylarda hava nedense buram buram aşk kokardı. Ara sokaklarında ne aradığımızı bilmeden, akşama kadar dolaşıp durmuştuk. Akşam yemeği için iskelenin üstündeki bir lokantaya gitmiştik. (Deniz mahsulleri soslu kuşkonmaz, midyeli rizotto ve meyve salatası...) San Margherita'ya dönmeden önce elime bir kadeh armanyak alıp, koya bakarak son kez "I found my love in Portofino" dizelerini mırıldanmıştım.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler