Suçlu olmaman, hapse girmeyeceksin anlamına gelmez!

Suçlu olmaman, hapse girmeyeceksin anlamına gelmez!

Çoktan seçmeli bir “suç ve tutukluluk süresi” belirlense, gazeteciler kendilerine bu listeden uygun buldukları suçu seçseler ve mesleki kıdemi de gözeten bir içeri alınacaklar listesi hazırlansa, daha iyi olmaz mı?

Suçlu olmaman, hapse girmeyeceksin anlamına gelmez!

Gazeteci Murat Ağırel, üyesi olmadığı gizli örgüte yardım etmek için yazmadığı haber nedeniyle tutuklandı.

Hayır, dalga geçmiyorum.

Gerçekten de üyesi olmadığı gizli örgüte bir haber yazmayarak yardım etmekle suçlanıyor.

Gerçi hakkındaki ilk suçlama “kara para aklanmasına yardım etmek” şeklindeydi ama baktılar ki cüzdan boş, bu suçlamadan vazgeçip, başka suç uydurdular.

Ağırel, polis baskınıyla alındığı evinde zaten tutukluydu! Ayak bileğine bağlanmış alet nedeniyle evinden çıkamıyordu.

Şu anda merak ettiğim şey şu ki hakkında ev hapsi şeklinde adli kontrol kararı bulunan Ağırel’in, polisi bahane ederek evinden çıkması da yeni bir suç oluşturabilir mi?

İlk gençlik yıllarımızda Bekir Ağırdır ile Adliye’nin önünde arzuhalcileri izlemek gibi bir eğlencemiz vardı.

Arzuhalciler, kendilerine birilerini şikâyet etmek için dilekçe yazdırmaya gelenlere “kaç yıl hapis yatsın istersin” filan gibi sorular da sorarlardı ve Allah sizi inandırsın şu soruyu bu kulaklar canlı canlı dinledi: “İdamına gidelim mi?”

Dilekçeyi yazdıran yumuşak kalpliydi, “yok” dedi, “çoluğu çocuğu var.”

Ağırel’in başına gelenleri takip ederken aklımda hep bu deli soru var: Acaba böyle böyle Ağırel’in idamına kadar da gitmek isterler mi diye!

Amma da abartıyorsun demeden önce şunu bir okuyun lütfen.

Tutuklu olarak yargılanan gazeteci Fatih Ergin’in 4,5 yıla kadar hapsi isteniyor.

Ergin’e “gerçeğe aykırı bilgi yayıyor, gazeteci olduğu için paylaşımı geniş kitlelere ulaşabiliyor ve bu da halk arasında korku ve endişeye yol açıyor” suçlaması yöneltildi.

Kâşif Kozinoğlu’nun cezaevinde öldürülmesi ile ilgili soruşturmada adı geçen bir sanığın görevini yanlış yazmışmeğerse!

Tevekkeli değil, önceki gün Kadıköy’de rastladığım kalabalık kitle sinir içinde sahile doğru ilerliyordu.

Ben Fenerbahçe’nin beraberliği yüzünden İsmail Kartal’a kızdıklarını sanmıştım ama kim bilir, belki de Ergin’in paylaşımları nedeniyle paniğe kapılmış, denize doğru koşturuyor da olabilirlerdi.

Suçun büyüklüğünü düşünün: Sanığın “adli tıp çalışanı” olduğunu yazmış ama adam o tarihte adli tıpta çalışmıyormuş!

Halkımız bu yüzden korku içinde panikle kaçışmasın da ne yapsın?

Gazeteci Tuğba Tekerek de bir aydır tutuklu.

Niye tutuklu diye sormayın lütfen, niye tutuklu olmasın ki?

Gazeteci olmak suç işleme hakkı vermiyor kimseye.

Gerçi Tuğba Tekerek’in bir suç işlediğine ilişkin bir kanıt da yok ama bu onun sorunu, kör mü işleseydi!

Suç işleme hakkını kullansaydı, şimdi böyle suçsuz yere tutuklandım diye itiraz etmesine de gerek kalmayacaktı.

Gazeteci Ali Çağatay da bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle üç ay tutuklu kaldıktan sonra beraat etti.

Mahkeme, Çağatay’a tutukluluğu nedeniyle tazminat hakkı bulunduğunu bildirdi.

Bunu okuyunca sevindim: Malum, medyada AKP’li olmayan gazetecilere artık iş yok ve bu nedenle geçim sıkıntısı çeken çok arkadaşımız var.

Böylece işsiz gazetecilere bir yol açılmış oluyor: Üç ay yat, tazminatı kap, o parayla altı ay dışarda yaşa, para bitince tekrar bir üç ay daha içeri!

Acaba bu işi İletişim Başkanlığı bir düzene soksa mı diye aklımdan da geçirdim.

Fahrettin Bey olsaydı, bunu akıl ederdi diye görevden alınmış olmasına hayıflandım.

Çoktan seçmeli bir “suç ve tutukluluk süresi” belirlense, gazeteciler kendilerine bu listeden uygun buldukları suçu seçseler ve mesleki kıdemi de gözeten bir içeri alınacaklar listesi hazırlansa, daha iyi olmaz mı?

Bu arada 21 Ekim Dünya Gazeteciler günüymüş, telefonuma kutlama mesajları yollayanlara teşekkür ederim.

* * *

Memleketin birinde bir gün

Tarımsal girdi fiyat endeksindeki artış yüzde 71’i bulmuş durumda ve bu tabloda çiftçi üretimden vazgeçiyor çünkü tarlanın boş kalması en azından zarar ettirmiyor. AB’nin son kararından sonra otomotiv sektörünün üzerinde de karabulutlar dolaşıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan da bir beş yıl daha Türkiye’yi tek başına yönetebilmek için yeniden seçime girebilmek ve seçilmek istiyor. Fıkra bu kadar!

Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği verilerine göre Aralık 2022’den günümüze kadar sektörde 362 bin 879 kişilik istihdam kaybı yaşandı. 10 bin 624 iş yeri kapandı.

İmalat sanayiinde kayıtlı istihdam kaybının yüzde 64’ü bu sektörde yaşandı.

Tekstil, Türkiye’nin en önemli sektörlerinden biri ve tablo bu.

Bu sektörün en önemli girdilerinden biri olan pamuk üretiminde de ciddi bir düşüş var.

Bu yılın rekolte tespit çalışmalarının sonuçlarını açıklayan İzmir Ticaret Borsası Meclis Başkanı Bülent Uçak, Ege Bölgesi lif pamuk üretiminin ilk kez 100 bin tonun altına düştüğünü açıkladı.

“Tarım yazarı” Ali Ekber Yıldırım’ın yazdığına göre 2022-23 döneminde 220 bin 949 ton olan üretim her yıl gerilemiş. Geçen yıl 160 bin tona kadar düşmüş, bu yıl eldeki ürün 93 bin 755 ton.

Üretimin gerilemesindeki en önemli etken çiftçinin artık pamuktan para kazanamıyor olması.

Üç yıldır kilo başına 5 – 6 liraya varan zarar yaşanıyor ve çiftçi pamuk ekmekten vazgeçiyor.

Tarımsal girdi fiyat endeksindeki artış yüzde 71’i bulmuş durumda ve bu tabloda çiftçi üretimden vazgeçiyor çünkü tarlanın boş kalması en azından zarar ettirmiyor.

Geçenlerde Türkiye’nin en büyük zeytin üretim merkezlerinden Akhisar’da üreticiler 1 hafta süreyle zeytin toplamama eylemi yaptılar.

Üretici, gübre, mazot, ilaçlama, budama ve işçilik giderleri artarken zeytin ve zeytinyağı alım fiyatının düşmesine tepki gösteriyor.

Üretim maliyetleri artarken zeytinyağı fiyatının düşmesinin temel nedeni ise hükümetin izlediği politika.

Dünya zeytinyağı üretiminde ikinciyiz ama ihracat yasakları ve AB kotaları ile ABD ek verileri nedeniyle iç piyasaya fazla ürün girince fiyatlar düşüyor.

Kendi yağımızın fazlalığı yetmiyormuş gibi bir de Suriye’den yağ satın alıyoruz ki üretici iyice perişan olsun.

Bu gelişmeler bir günde yaşanmıyor.

Yıllar içinde birike birike geliyor ve şu anda sorunsuz bir sektör hiç yok.

AB’nin son kararından sonra otomotiv sektörünün üzerinde de karabulutlar dolaşıyor ama hükümetimizin bu konuda herhangi bir icraatını da görebilmiş değiliz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da bir beş yıl daha Türkiye’yi tek başına yönetebilmek için yeniden seçime girebilmek ve seçilmek istiyor.

Fıkra bu kadar! Yüksek sesle gülmek sağlığınıza zarar verebilir, uyarmış olayım.

İlgili İçerikler