Bugün yaşadığımız derin krizin (demokrasi krizi, yönetim krizi, yargı krizi, ekonomik kriz…) başlama vuruşu birçoklarının sandığı gibi 2017 yılındaki Anayasa referandumu değildi. Çok daha önce başlayan ve yıllara yayılan birkaç adımda tamamlanan medya operasyonları olmasa, bugünlere gelmeyebilirdik. Şöyle bir geriye gidip filmi hızla ileri sarsak, parlamentoyu ve kabineyi saf dışı bırakıp tüm yetkileri tek kişinin eline teslim eden (çarpıcı bir kampanya sloganı ile; bütün kilitlerin anahtarını tek kişiye veren) sistem, ancak yoğun medya/propaganda bombardımanı sayesinde halka kabul ettirilebilirdi ve öyle de oldu.
Ana akım medyaya “rağmen” iktidara gelen Ak Parti için, iki seçenek vardı başlangıçta: Ya ana akım medya ile sulh içinde yürümek ya da kendi ana akımını yaratmak.
Pek çok pragmatik hamlesinde olduğu gibi burada da her iki seçeneği harmanlayan bir hibrit modeli hayata geçirdi AK Parti: Kendi hükümranlığını kurana kadar, “en az zorlanacağı taşeronlar” eliyle sürdürdü hakimiyetini. Ama hedefte ve ufukta, kendi medya egemenliğini kurmak hep vardı ve önce Truva atlarıyla sızdığı ana akım düğümünü, ilk fırsatını bulduğu anda Büyük İskender’in yöntemiyle çözdü:
2003 yılında Cem Uzan’a, 2008’de Sabah-ATV grubuna, 2013 yılında Akşam, Show, Skyturk gibi kanalları elinde bulunduran Çukurova Holdinge, 2018’de Doğan Medya Grubuna yapılan operasyonlarla, eskinin ana akım medyası iktidarın belirlediği sermayenin eline geçti ve sayısız gazete, televizyon, radyo, internet sitesi “propaganda fabrikası” gibi çalışmaya başladı.
Tayyip Erdoğan’ın siyaset stratejisi kutuplaştırma üzerine kuruluydu ve bunun için gerekli iklimin en birinci şartı medyayı kontrol etmekti. Böylece, iki Türkiye çıktı ortaya.
“2008'de ise, bugün iktidar medyasının amiral gemisi diyebileceğimiz ATV-Sabah grubu, TMSF marifetiyle, Çalık Holding'e teslim edildi. 2013 yılında da, Çukurova Holding'in elinde bulunan Akşam, Show, Skyturk gibi medya kuruluşları TMSF eliyle iktidarın istediği ellere pay edildi. Böylece, 90'lı yılların ana akım medyasının önemli aktörleri Cem Uzan, Dinç Bilgin, Mehmet Emin Karamehmet gibi isimlerin oyun dışı kaldığı yeni bir medya ortamı yaratılırken, iktidarın propaganda faaliyetini yürütecek güçlü bir medya ağı oluşturulmuş oldu.”
Operasyonun tamamlayıcı adımı ise 15 Temmuz darbe girişimi sonrası atıldı: Olağanüstü hal şartlarında darbe girişimiyle ilgili ilgisiz 150’den fazla televizyon, gazete, haber sitesi kapatıldı.
Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Raporundan: “150'den fazla medya kuruluşu mahkemelere başvurulmadan Olağanüstü hal kapsamında çıkarılan kararnamelerle kapatıldı. Medya çoğulculuğu bir avuç düşük tirajlı gazeteye indirgendi.
Kapatılan medya kuruluşlarının 20'ye yakınının yeniden açılmasına izin verildi, ancak ezici çoğunluğun başvuru hakkı tanınmadı.”
Kumandanın dokuz tuşu
Kanallar arası rekabeti yaşamış olan televizyoncular bilir; seyircinin elindeki uzaktan kumandanın ilk dokuz tuşu yaşamsal önemdedir. O ilk dokuza girmeyi başardıysanız çeyrek finali geçmişsiniz demektir.
İşte iktidarın “başarısı” da bu oldu: Ele geçirdiği kanalları ilk dokuz tuşa yerleştirmek değil, ilk dokuz tuştaki kanalları ele geçirmek.
Seyirci alışkanlıkları kolay değişmez. Gazete okurluğunda da böyledir. Seyirci de, okur da, görsel alışkanlıklarından kolay vazgeçmez.
İşte (hâlâ gazete okunan yıllarda) zaten almakta olduğu gazeteler ve zaten izlemekte olduğu kanallar aracılığıyla kısık ateşteki suyun içinde ılık ılık başladı bugünkü “üçüncü derece yanık” maceramız.
Uçan Türkiye-kaçan Türkiye
İki kutuplu Türkiye, kutuplaştıranlar için nur topu, ülke için ateş topu gibi düşmüştü kucağımıza.
İki Türkiye’nin biri uçuyor, köprüler- yollar yapıyor, kendi otomobilini üretiyor, uzaya çıkıyor, dünyayı kıskandırıyordu. Hatta 2023 sonunda Ay’a sert iniş yapacağımızı müjdelemişti Cumhurbaşkanımız.
Diğer tarafta ise “kaçan Türkiye” vardı. İşsizlik, adaletsizlik, geleceksizlik, umutsuzluk, baskı, göç planları... Gerçek hayatta herkesin içinde olduğu, ama havuz başından bakınca görünmeyen bir Türkiye.
Uçan Türkiye ile kaçan Türkiye’yi birleştirecek olan ise ekonomik krizdi.
Armudun sapı
Günler günleri, aylar ayları kovalamış, sene 2023 oluvermişti. Akşamları ekran karşısında Cumhurbaşkanıyla, bakanlarla, TÜİK’le ve trollerle uçmak (eskisi kadar olmasa da) güzeldi ama; ertesi sabah evden dışarı adımını atmak, Ay’a ulaşamadan hayatın gerçeklerine sert iniş etkisi yaratmaya başlamıştı.
Türkiye’nin beyzbol topu misali iki kutbu, ekonomik krizin etkisiyle deforme olmuş, giderek armut şeklini almaya başlamıştı. Armudun sapına doğru saray ve çevresi, ballı ihale talihlileri dar bi alana sıkışmış; AK Parti seçmenlerinin büyük bölümü ise eski “ötekileri” ile “kutuptaş” olmuştu. Kaçan Türkiye artık hesap soran Türkiye’ye evriliyordu.
Havuzdan yavuza
Armudun tombul yanı gün geçtikçe semirirken (zenginlikten değil, yoksulluktan) havuz medyası giderek yalnızlaşmaya, gözden düşmeye başladı. Kimi gerçeklikten koparak, kimi ar ve hayayı tavan arasına kaldırarak, ama mutlak hep bir ağızdan saçmalayarak, yalan söyleyerek ve iftira atarak varlıklarını korumaya çalışıyorlardı. Gelin görün ki, gülmek için bile dinleyenleri yoktu.
Pahalı kramponlarını, tiril tiril şortunu, formasını giyip elinde gıcır gıcır topuyla mahalleye çıkan ama kendisiyle oynayacak tek kişi bulamayan zengin bebeleri gibi acıklıydı halleri.
Bir başına kös kös halı sahadan çıkan acıklı çocuk, gecekonduların arasındaki boş arsada naylon topun peşinde neşe içinde koşturan akranlarına gıpta ile bakıyor ama yanlarına bile yaklaşamıyordu.
Neyse efendim, bu Kemalettin Tuğcu anolojisini fazla uzatmadan konumuza dönelim:
Her geçen gün daha absürt, daha ahlâksız şeyleri savunabilmek için havuz olmak yetmez, yavuz da olmak gerek. Ama onlar yavuzlaştıkça, daha çok yalnızlaşıyorlardı.
Peki ya bizim mahallede durum ne?
Haklıyız, doğruyuz, çalışkanız
Haklı olmak, meşru olmak, cesur olmak, gerçekleri söylemek, dünyanın en büyük kudreti. Kuşku yok.
Bunu göğsümüzü gere gere söylemekten daha doğal bir şey de olamaz.
Yalnız burada, biraz da kendi sesinin yankısından beslenen ve bu nedenle de “sağlıklı beslenmeden” söz edemeyeceğimiz bir kısırdöngüye saplanıp kalmış gibiyiz.
İktidar yanlısı medya nasıl “uçuş” sarhoşluğuna kaptırmışsa kendini, iktidar yanlısı olmayan kanalların çoğu da aksini söylemenin tekdüzeliğine hapsolmuş durumda.
Neredeyse tüm haber bültenlerinde, gündelik hayatımızın doğal ve bunaltıcı bilgilerini yeniden izlemenin kime ne yararı olduğunu düşünüyorum bir süredir.
Her gün ve her akşam, (çoğu meslektaşım, bazıları eski çalışma arkadaşım ve her biri gerçekten çok değerli, yetkin, birikimli, donanımlı) aynı kişilerin, aynı ya da farklı konularda birbirini onaylayan sohbetleri, evimize oturmaya gelmiş aile dostlarımızla yaptığımız dertleşmelerin dışında pek az taze bilgi ve değişik bakış açıları sunuyor bize.
Evimizdeki sohbetlerin bir de artısı var üstelik: Kendi içimizi de döküyoruz hiç değilse. Ekran karşısında ise sadece dinliyoruz.
Bir gram bal için bir çuval keçiboynuzu yemek gibi.
İktidar ekonomimiz iyiye gidiyor diyor ve biz bunun doğru olmadığını biliyoruz.
En az ekranlardan bize bunu söyleyenler kadar biliyoruz.
Peki bunu her gün, biteviye tekrarlamanın, orta ve uzun vadede içimizdeki dönüştürücü enerjiyi tüketme riskinin farkında mıyız?
İktidarın sürekli daralttığı yaşam alanlarımızın ekranlara sıkıştırılmış tasvirleriyle yataklarımıza daha umutlu giremeyeceğimiz kesin.
Toplumsal dinamiklerin ve dönüşüm enerjisinin tüm yükünü medyaya yıkmak elbette haksızlık olur.
Ama nasıl ki siyasi partilerden, sendikalardan, kitle örgütlerinden, akademi dünyasından, yargıdan… Herkesten, bulunduğu yerde sahip olduğu imkânlarla ve elinden geldiğince bir şeyler yapmasını beklemek bu toplumun bütün fertlerinin hakkı ise medyadan da bir şeyler beklemek hakkımız.
Kanımca, başka, bambaşka bir yayıncılık anlayışına, başka program formatlarına çok ivedi ihtiyaç var.
Aksi takdirde ekran karşısında uyuyup kalanlar, televizyonda neler konuşulduğunu merak edenlere karşı hükmen galip gelecek.
Ama maçı her ikisi de kaybedecek.


