Hayatlarımızı bölen hayali çizgiler

Hayatlarımızı bölen hayali çizgiler

Çit çekerek, taş dizerek, duvar örüp hendek kazarak toprağa sahiplenmenin benzeri deniz üzerinde hayali çizgiler çizilerek yapıldı, masmavi gökyüzünde, bulutlar üstünde hayali hatlar ortaya çıktı. Ecce Homo; işte insan bu, aldatmak için neler icat etmez ki!

Hayatlarımızı bölen hayali çizgiler
Adolphe Yvon, 1875 - Sezar Rubicon'u Geçerken (Caesar Crosses the Rubicon)

Galiba, daha önce de duymuştum, şöyle böyle hatırlıyordum. 

Amerika Kıtasıyla Avrupa arasında uçuş yapan pilotlara okyanus geçiş kuralı olarak söylenirmiş. İşitmişim ama aklımda tutmamışım; pilotu ben olmadıktan sonra niye akıl defterime yazayım! 

Yirmi küsur sene, ABD ve sonra Kanada’da geçen yıllar boyu, Türkiye’ye geliş gidişlerimden birisinde tekrarlandı. 

Handiyse yirmi yıl öncesiydi, Hürriyet gazetesindeki genel yayın yönetmeni odasında duayen gazeteci Sedat Ergin’i ziyaret ediyordum. 

1980 öncesinde, Cumhuriyet gazetesi yıllarıma kadar uzanan eski dostluğumuz var. 

Sedat, Hürriyet’in Amerika temsilciliğini Vaşington’da altı yıl kadar sürdürmüştü; oradan biliyor okyanus geçişlerini. 

Bana dedi ki: 

Okyanusun ortasında bir yerlerde, kuzey-güney uzantısında hayali bir çizgi var, orayı geçince uçuşa dair acil karar alınması gerekirse başka, azıcık gerisindeysen her şey bir başka olur. 

Havacılık literatüründe Point of No Return-Geri Dönüşü Olmayan Nokta diye adlandırılan o kritik eşik, aslında, bir hayali çizgiden ibarettir. Atlas Okyanusu üzerinde, Amerikan kıyılarına biraz daha yakın, güya çizilmiş bir hat gibidir.  

Pilot bu çizginin gerisinde, diyelim doğu yakasındaysa acil iniş için geri dönmeli ve en yakın havalimanına ulaşmalıdır; yoksa fena…  

Eğer o hayali çizgiyi geçtiyse ne yapıp edip öteki tarafa, diyelim İngiltere’den havalandıysa uçak, en yakında olan Kanada’ya inmelidir; aksi halde maazallah!  

Sedat Ergin mecazi bir anlatımla metaforunda diyordu ki, "Sen bunca yıl orada kaldın, artık çizgiyi aşmış bulunuyorsun, geri dönmemelisin! "  

Söz dinlemek lazım, ama hayat öyle akmıyor, mecburiyet hasıl oldu hadisatın gidişatı beni tekrar anavatana davet etti. 

Hayat, görünmez iplerle insanı sarıyor, kimilerinin belirlediği böylesi çizgiler insanı sınırlıyor. 

Teritoryal bir canlı olan insan zaten çevresine çizgi çizmeden duramaz.  

Bertolt Brecht’in dillere destan ve dünya sahnelerine sığmayan epik oyunu Kafkas Tebeşir Dairesi’nde, kimsesiz bir bebeği besleyip büyüten hizmetçi kızdan onu almak isteyen sonradan ortaya çıkmış anası için mahkeme salonunda bir sınama yapılır. Tebeşirle çizilen daire içinde bebek ortaya bırakılır, iki kolundan ayrı ayrı çekilecek ve kim kuvvetle bebeğe asılırsa çocuk onun olacaktır. Hizmetçi bebeğinin kolu çıkar, incinir, canı acır diye sınamadan vaz geçer; ama yargıç meselenin aslını astarını anlar ve bebeği ona verir, zira ortada emeği ve sevgisi vardır.

"İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı" başlıklı eserini 1755’te yayınlayan Aydınlanma’nın büyük ismi Jean-Jacques Rousseau, ilk kez bir toprak parçasını çitle çevirip burası benimdir diyen ve insanları buna inandıran kişinin uygar toplumun kurucusu olduğunu söyleyerek, aslında, öyle böyle değil, özel mülkiyet düşmanlığı yaptığını saklamadan açıklar.  

Çit çekerek, taş dizerek, duvar örüp hendek kazarak toprağa sahiplenmenin benzeri deniz üzerinde hayali çizgiler çizilerek yapıldı, masmavi gökyüzünde, bulutlar üstünde hayali hatlar ortaya çıktı. Ecce Homo; işte insan bu, aldatmak için neler icat etmez ki! 

Harita mühendisliği, tapu ve kadastro, imar, kroki ve plan, parsel ve arsa, orman vasfından çıkarıp arsızca her yere bina dikmek gibi her şey, Rousseau tarzı terimler sözlüğünde başı çeker.  

Denizde kıta sahanlığı, ulusal hava sahası, havada FIR hattı gibi çizgilerle dünyamızı Rousseuvâri biçimde parçalıyoruz.  

Neyse ki, Macar asıllı Amerikalı matematikçi Theodore von Kármán’ın keskin zekâsı burada işe yaramıştır ve 1956’da, yeryüzünden 100 km yükseklikten sonra kimse çizgi mizgi çizmesin demiştir. Buna Kármán Hattı deniliyor. Hiçbir ülkenin hava sahasının yüz km yukarısında sinek dahil herhangi bir şey uçmaya imkân bulamayacağından, buraya ait hak iddiaları da geçersiz kalıyor.  

İnsan bu, yakında n’apar eder, buna da bir çare bulur, orada uçacağı tutar, o zaman uluslararası hukuk da değişir; bakalım, görelim.  

Neler değişmedi ki! Bakın neler oldu, mesela: 

1492’de Kolomb’un keşifleri üzerinden henüz iki yıl geçti geçmedi derken, Avrupalı denizci milletlerde ne bitmez tükenmez bir hırs ve iştah varsa, o muazzam toprakları nasıl bölüşürüz diye ter ter tepinecekleri tuttu.  

İber Yarımadasının iki ülkesi, iki halkı, Portekizliler ve İspanyollar arasındaki paylaşımı halletmek üzere, Vatikan’daki Papa VI.Alexander hazretleri İspanya’nın Tordesillas adlı kasabasında tarafları buluşturur.  

Atlas Okyanusu haritası üzerinde bir hayali meridyen çizgisi çekilir, zarlar atılır, hattın doğusu Portekiz’e, batısı İspanya Krallığına bırakılır. Böylece Conquistador-İspanyol fütuhatı başlayacaktır; gerisi uzun hikâyedir.  

Biz çizgiyi aşmayalım, fakat İspanyollar altına, gümüşe, dünya zenginliğine doyamayıp bu kez Pasifik Okyanusuna göz dikince, bir defa daha İspanya’nın Zaragoza kentinde buluştular; bir çizgi de oraya çekildi. Her iki şehrin adı tarihe anlaşmalarıyla geçti; çizilen çizgi harita üzerindeydi, okyanusların bundan haberi bile olmadı. 

Bu hayali çizgilerin başı bellidir, sonu gelmez! Güneyi ile kuzeyini ayıran Kore’deki 38.Kuzey Paralelinden başlayın, ardını getirmesi sabır ister. Sykes-Picot ikilisinin 1916’da, Ortadoğu’daki Osmanlı topraklarını paylaşmak için cetvelle çizdiği, Benedict Anderson’ın söylediğince "hayali cemaatler" gibi hayali sınırlar; Hindistan’la Pakistan arasında bugün dahi sonlanmayan sınır çekişmelerine sebep olmuş İngiliz Sör Radcliffe’in cetveli; Amerika ve Kanada arasındaki cetvel gibi çizilmiş 9 bin km’lik uzun sınır…  

Buralardan gün gelir geri dönülür ama Okyanus üzerinde 500 yolcu taşıyan dev uçağı geri döndürme kararı onu ileriye götürmesi kadar zordur. Hayatın gidişatı bu türden zorlukları pek çok kez getirip kapımıza dayar. Pilotların işi zor, Equal Time Point-Eşit Zaman Noktası’nda karar vermeleri ne müşkül iş. Bu; uçuş rotası üzerinde, kalkılan meydana geri dönmek veya ilerideki bir alternatif havalimanına kadar devam etmek için gereken uçuş süresinin birbirine eşit olduğu kritik coğrafi noktadır.  

O noktadan sonra geri dönmesi ya da devam etmesi Macbeth’in repliğini bize hatırlatır. 

Shakespeare’in trajedisinde Kral Duncan’ı katledip tahta geçen Macbeth, iktidarını korumak için cinayet işlemeye devam ettikçe vicdanen ve zihnen battığını anlar. Üçüncü perdedeyiz; 4. sahnede eşine söylediği şu replik, tam olarak "Equal Time Point" (Eşit Zaman Noktası) kavramının edebiyattaki en karanlık ifadesidir: "Öylesine kana battım ki, daha öteye gitmesem de / Geri dönmek, öteye geçmek kadar yorucu olur."  

Macbeth tam da okyanusun ortasındaki uçağın pilotu gibidir: Geride kalan masumiyetine dönmek, önünde uzanan cinayetlere devam etmek kadar imkânsız hale gelmiştir. Zaten kimse tamamen masum değildir. 

Tiyatronun dev ismi Şekspir, Dante’den kopya mı çekti yoksa!  

Dante Alighieri’nin İlahi Komedya’sında, Cehennem’in kapısındaki, anlatıla anlatıla artık hepimizin bildiği, oraya gitmesi inşallah nasip olmasın ama hangimizin kazarâ yolu düşerse ezberimizde olduğundan pek şaşırmayacağımız o ünlü hayali çizgiyi ve üzerinde yazan yazıyı hatırlayınız:  

"Buradan içeri girenler, bütün umutlarını dışarıda bıraksın."  

Lasciate ogne speranza, voi ch'intrate.  

Hazır Dante’yle İtalya’ya uğramışken, Roma kentinin antik dönemine kadar uzanalım.  

Eski Roma’da şehrin çevresine kireçle çizilmiş Pomerium adı verilen kutsal ve hayali bir sınır vardı; hayaliydi, zira kireç ilk yağmurlarla silinir gider, fakat orası U dönüşü yapılamaz yer olarak toplumsal hafızada kalırdı.  

Bir general ordusuyla bu çizgiden içeri girdiğinde silahlarını bırakmalıydı, çizginin iç tarafı Domi-Sivil hayatı, dışı Savaş alanı-Militiæ adını alıyordu. 

Romalıların çizgi çekmek alışkanlığı bitmez.  

General Julius Caesar, İsa’dan evvel 58-51 yıllarında Cermen-Germenya seferine çıkar, muzaffer dönüşüyle, Cumhuriyet’in sonunu getirecek ve İmparatorluk defterini açacak olan iç savaşı bir derenin kıyısında durakladıktan sonra çizgiyi geçip başlatacaktır.

Rubicon adı verilen bu küçük çay, derecik, ırmak bile olmayan su akıntısı, Roma Hukukuna göre bir generalin asla ordusuyla beraber İtalyan topraklarına girmek üzere geçmemesi gereken sınırdır, bu eylem vatana ihanet ve iç savaşa davet çıkarmak anlamına gelir. 

Caesar-Sezar orada, o meşhur "Alea iacta est-Zarlar atıldı" anlamında sözünü söyleyerek ve ok yaydan bir kez çıktı diyerek dereyi geçecekti; arkasında Roma lejyonları, başkente kadar direniş görmeden yürür. Anlaşılan Sezar, dereyi görmeden paçayı sıvamamış, oraya kadar hazırlıklı gelmiştir. 

Buna benzer başka sözleri, savaşlar tarihinden tanıyoruz:  

Emevî komutan Tarık bin Ziyad da, onu ve sözlerini zaten bilirsiniz, 711 yılında İspanya sahillerine çıktıkları vakit, geri dönülmemesi için bütün gemileri yaktırmış, ardından şöyle hitap etmişti:  

"Önünüzde deniz gibi bir düşman, arkanızda düşman gibi bir deniz! Kaçacak yeriniz yok. Vallahi sizin için ancak sadâkat ve sabır vardır. Bu topraklarda yetimlerden daha yalnızsınız..." 

Sezar’ın durumu daha fenaydı! Sefere çıktığında, önünde, Kara Ormanların karanlığında yaşayan vahşi ve barbar Cermen halkı savaş nâralarıyla onları bekliyordu; Tarık bin Ziyad’ın karşılaşacağı İspanyollara hiç benzemeyenler... 

"Ölümüm gelecekse, İspanya’dan gelsin" diyor Latinler, zira biliyorlar ki, Yahya Kemal üstadın şiirinde fısıldadığı gibi İspanya’da zil, şal ve gül, Endülüs’te raks zamanıdır, ecel belki oyalanır da geç gelir: Hispania mihi mors veniat! 

Rubicon adındaki cılız suyun beri tarafındayken Sezar’ın, yüzünde bir kararsızlık gölgesi geçtiğini sezinleyen ressamlar da sonradan çıkacaktı.  

19.yüzyılın Almanya’sından Wilhelm Trübner; Fransa’ya bakarsak Adolphe Yvon veya François Topino-Lebrun gibi Fransız ressamları Sezar’ı o minik derenin kenarında atını sürmek üzereyken duraksayıp, kararsızlıkla geçmişini ve geleceğini zihninde, hafızasında, hayalinde tartıya koyarken resmeder.  

Rubicon insanlık tarihinin en somut "No U Turn-U dönüşü yok" çizgisidir.  

Adolphe Yvon, 1875 - Sezar Rubicon'u Geçerken (Caesar Crosses the Rubicon)

Yvon’un bugün Fransa’nın Arras kent müzesinde sergilenen insan boyunda dev tablosunda Roma askerlerini en geride görmekteyiz, resmin tam ortasında Sezar atı üzerindedir; mütehakkim, iktidarı ele geçirmeye duyduğu heves ve fakat kararsızlığı aynı anda, birlikte yüzüne yansır. Karanlık bir gökyüzü bir felaketin habercisidir; tiyatral bir efekt olarak tabloyu tamamlar. Sezar’ın çevresinde yere düşmüş, yaralı ve düşkün insanlar, bir annenin kucağında feryat eden bir çocuk, atının yanında beliren iki hayalet ve elinde tuttuğu dünya; bir içsavaşın habercisi olan figürlerdir. Ressamın anakronizm yaparak Sezar’ın eline bir dünya küresini vermiş olması da tabloyu Roma’dan alır, insanlığa ait trajedilerin tamamına taşır. 

Amerikan Jeep Wrangler otomotiv üreticisinin jip serisinde, 2003 tarihinde bir efsane araç fabrika hattından, en zor parkurlardan biri olan Sierra Nevada dağlarındaki araziye gönderildi; test edildi.  

Markası RUBICON idi ve bugüne kadar 1 milyon adet satışıyla Jeep tarihçesinde rekor kırdı. Reklam stratejisi şu cümleye dayanıyordu: "Bu araca bindiğinde her türlü engeli aşmaya kararlı olacak ve yarı yolda kalıp geri dönmeyeceksin!" 

1 milyon Rubicon sürücüsü, kendi Sezarlığını direksiyon başında elde etmenin karşılığında fabrika çıkış fiyatıyla 55 bin Amerikan dolarını bu arazi aracına ödemeye razı görünüyor. 

Tabiidir, öyle olmalıdır; her Rubicon’u geçişin bir bedeli olur.  

Bunu ödemeyi göze alan çizgiyi geçer…


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler