Denizin ötesinden gelen insanlar…

Denizin ötesinden gelen insanlar…

3 bin 300 yıl evvel Troya’ya denizin ötesinden gelenlere ait o saklı korku hep aynıdır: Penelope’nin ürküntüsü gibi, denizin ötesinden gelecekler hep vardır!

Denizin ötesinden gelen insanlar…

Penelope, yirmi sene boyunca yalnız kaldığı İthaca’daki kraliçelik günlerinde, bir yandan Troy Savaşı'ndan dönmesini dört gözle beklediği Odysseus’un yolunu gözler, bir yandan denizin ötesinden gelecek yabancıların korkusuyla yürek çarpıntısı yaşar.

İthaca’nın tek varisi, oğlu, Prens Telemachus’a ¨denizden gelecekler var¨ diye sık sık hatırlatır.

Açıkçası, Homeros’un Odysseus destanında bu sözlere rast gelmeyiz ama şimdilerde dünyanın tüm beyazperdelerini kaplamış, gösterimde olan aynı başlıklı filmde, yönetmen Christopher Nolan kraliçeyi böyle konuşturur. 

Homeros’un destanında çok severek tekrarladığı bir ifade var:

¨Engin denizin üzerinden…¨ Ponton ep'eurea!

Denizden gelecek o gizemli yabancıları beklemenin kahreden korkusu, ötekilerin ve bilinmeyenlerin oralardaki varlığı insanın evvel eski büyük tedirginliğidir; hiç bitmedi, bitmeyecek.

Ufkun ötesinden bir gün geleceğini tasavvur ettiğimiz bu bilinmeyenin dehşeti bizi yakıp yıkıyor; onlarla yüz yüze gelmeden bu korkuyu üstümüzden atamayacağız. Burada henüz olmayışlarının onlara verdiği korkunç üstünlükle nasıl baş edeceğimizi de bilmiyoruz; türlü vehimlere kapılıyoruz.

Yunanlar sadece kendi şehir devletlerinin dışında olanlara ¨barbar ¨ demiyordu; uzaklarda olan, hatta denizin ötesinde yaşamakta bulunan ve bir gün şehirlerini istila etmeye kararlı olduklarına inandıkları insanlardı onlar.

βάρβαρος ~Bárbaros, Yunanca konuşmayıp güya bar-bar-bar diye tuhaf ve ürkütücü sesler çıkaran insanların dilini tarif ediyordu; onomatopoetik bir kelimeydi barbar sözcüğü. Penelope’nin, denizden gelecek insanlardan hiç işitmediği ama anlaşılmaz olduğunu bildiği lisanlarından duyduğu kaygı ve ürküntü işte buydu.

Bu korku çağları aşar, Roma ve Latin dünyasını kaplar; günümüze kadar uzanır.

Romalı devlet adamı Cicero ¨transmarini¨ diye denizin ötesindekileri adlandırır.

O heybetli Roma, denizden ve karadan gelecek insanları beklemekle geçirdi tüm zamanlarını…

Romalı tarihçi Livius da dehşetengiz oldukları kesin bulunan bu insanlara denizden gelen insanlar diye ad verir; Ex mari venientes!

Penelope’nin bitip tükenmez korkusunu Yunan tiyatro yazarı, kendisi de Maraton ve Salamis Deniz Savaşına katılmış olan Aiskylos iyi biliyordu.  ¨Persler¨ adlı eserini MÖ.472’de antik tiyatroda sahneleyerek Dionysos Şenliklerine katılan Atinalıları, korkularıyla yüzleştirir.

Şilili romancı İsabel Allende’nin büyülü gerçekçilik tarzındaki muhteşem eseri Ruhlar Evi’nde, deniz, kaderi eve taşıyan bir kapıdır. ¨Barabás bize denizden geldi!¨, bu cümleyle devâsa romana adım atarız; okumakta olduğumuz bir aile ve kuşakların hikâyesidir. Barabás kapkara bir köpektir, onunla başlar her şey; dikkat edilsin, denizin uzaklarından ailenin kaderine karışmak üzere gelmiştir. Deniz, Latin Amerika edebiyatında Avrupalı saldırgan sömürgeciyi kapıya kadar taşıyan suç ortağıdır. Barabás’ın gelişini öğrendiğimiz cümleden sonrakileri büyülü gerçekçiliği hatırlayarak şöyle okuruz: ¨Bundan sonra okuyacağınız şey tamamen gerçek değildir, ama tamamen hayal de değil! ¨

Denizin ufkundan çıkıp gelecekleri gözleyenler gibi kuzeyin steplerinden bir gün çıkıp görünecek barbarları da bekleyenler vardır.

Askeri okuldan yeni mezun olmuş genç subay namzedi Giovanni Drago, ülkenin en uç noktasındaki karakol birliğine gider, orada kısa süre kalacağını zannetmektedir, sonra geri dönüp ordudaki görevine devam etmeyi aklından geçirmektedir; oysa gidenler bir daha asla dönmez geriye… İtalyan romancı Dino Buzzati’nin ¨Tatar Çölü~Il Deserto dei Tartari¨ başlıklı eserinde bu kez bakışlar, toprağın gündüzleri buharlaşan, serap görünümlü ıssız ufkuna çevrilidir. Barbarları beklemek bir tutkudur ve o karakola gelip de bir kez dürbünle ufku taramaya başlayan biri bir daha oradan geri dönmez, ısrarla Tatar Çölü’nün ürkünç yaratıklarını bekler durur.

Barbarların, öyle böyle, bir gün zuhur edeceğini Güney Afrikalı romancı J.M.Coetzee dahi bize anlatır. Hayali bir imparatorluğun en ücra sınır kasabasına okurunu götürüp vahşi insanların topluca bir gün saldıracağı korkusuyla orada bizi bırakır. ¨Barbarları Beklerken¨ romanında anlarız ki, imparatorluğun siyasi iktidarı barbarlara muhtaçtır, onlara duyulan dehşetnâk korku halkın yüreğine iyice salınmalıdır ki imparatorun egemenliği devam etsin.

Yirmi yıl boyunca kralsız kalmış İthaca’da kraliçeye koca olmak için aday sırasına girenleri oyalamak üzere, ortalıkta görünmeyen kocası Odysseus’dan sanki geriye emanet kalmış kurnazlığıyla, gündüz ördüğünü gece söken Penelope’nin adası, bilinmez insanların üzerinden geleceği denizle kaplıdır.

Bu deniz, işte, Homeros’un engin denizidir.

Yunanlar denizsiz olamaz, onu ne vakit görseler, ¨thálassa thálassa…¨diye sevinirler. Atinalı yazar Xsenophone’un ¨Anabasis~On Binlerin Dönüşü¨ başlıklı eserinden biliyoruz; Anadolu yaylalarında kaybolmuş askerler Trapezus~Trabzon dağlarına ulaşıp tepeleri aşınca ve tekrar denizi görünce ¨Θάλαττα! Θάλαττα!¨ diye sevinçten çılgına döner…

Bütün bunca lakırdı, şimdilerde dünyanın tüm beyazperdelerinde gösterimde olan bir filmin kopardığı fırtınaya ait bende bıraktığı küçük esintilerdir.

Evet, fırtına gibi sinema salonlarının kapısından içeri girdi Christopher Nolan’ın Odysseus filmi…

Fırtınanın çatılardan kiremitleri söktüğü, bacaları yerinden ettiği, direkler yıkıp ağaç dallarını kırdığı filan yok; başka bir yerden bizi girdabı içine çekiyor… İnsanlık tarihinin Gılgamış’tan sonraki en eski destanını yeni yorumuyla izlemenin ardından ortaya dökülenlere bakılırsa, meğer herkes ne kadar da ¨bilgi sahibiymiş¨ diye şaşmamak elde değil; sanki bugünü bekliyorlardı.

Filmin ardından kitapları Türkiye’de yeniden yeniden baskıya verildi; fırsat bu fırsattı. Bilmem ki mezkur film yabancı ülkelerin sinemalarında izlenince oralı yayıncılar matbaa kapısına koşturdu mu?

Bir turfanda mal çıkmış gibi acayip furyadır, aldı başını gidiyor!

Odysseus eserinin en iyi çevirisini 456 sayfada Azra Erhat ve A.Kadir yıllar yıllar evvel yapmıştır; mükemmeldir. Telif hakları olmadığı için merdivenaltı yayınevleri dahil, matbaaya kâğıt sevkedebilecek ne kadar vergi levhalı işletme varsa, sanayi çarşısında kaşarlı tost yapar gibi, yüzlercesi kitabı alelacele tekrar tekrar bastı. Siz siz olun, Azra Erhat çevirisinden milim şaşmayın!

Odysseia'nın Sander yayınları tarafından 1970'te basılmış, kapak tasarımını Said Maden'in yaptığı, Azra Erhat ve A.Kadir çevirisi

Odysseus’un denizde süren macerası şu yeryüzünde karınca kadar çok, karınca kadar küçük insanlığın bütün hikâyesinin büyük destanıdır.

Hasan Bülent Kahraman’ın eşsiz değerlendirmesine göz atarsak, diyor ki, ¨üstelik bu destan uykuda kalmış ve ansızın uyanmış, aramıza katılmış değil¨, orasından burasından insanlığın ürettiği her sanat eserinde, her düşünsel faaliyette, hikâyelerin bir yerinde hep Odysseus bulunur.

O günden beri denizin üzerinde gezinen Odysseus’ların hepsi bize bir hikâye taşır; bilinmez uzaklardan geleceklerse, ürküntü…

Bir de denizden gelen seyyahlar var, onlar başka; onlar limanda çiçekle karşılanır, Homeros’un anlattığınca, gül kokulu sularla yıkanır, muhtemelen zeytinyağıyla bedeni yağlanır, karnı doyurulur; çünkü gelenler Zeus’un koruması altındadır.

Homeros onlara xenia (ξενία), tanrısal konuk adını verir.

Denizin korsanlarıyla karanın haydutlarına paçayı kaptırmadan kendisini bir limana atıveren seyyahlara her zaman limanlar, şehirler kapılarını açar.

Denizinden gelmemiş olunsa, karasından gelinse bile öyle bir şehir var ki denizine kayık indirmeden geçilemez.

Bu şehir Çanakkale’dir. Hellespont Boğazı, bugün Çanakkale olmazdan evvel, Dardanelles adını taşıyordu, fakat bunun için boğazın Arşipel-Ege Denizine açılan ağzında küçük köy Dardanos’un kurulmasını da beklemek lazımdır.

Dardanos, güneyinde uzanan Troya-Truva’nın kadim topraklarına ayak basmaya meraklı seyyahların uğrayıp soluklandığı küçük bir koya bakan 3 bin beş yüz yıllık, kim bilir belki daha eski, yerleşim yeridir; geleni geçeni, seyyahlık edeni boldur.

Bu seyyahları öyle merak ederiz ki, arayıp tarasak da her yerde izlerini bulamayız. Arkeolog tarihi kazıyan insandır, o sadece toprağı kazmaz, o toprağın üstüne adım atıp izini bırakmışların peşine de düşer.

Truva’ya, Hellespont’a bir ömür adamış bilim adamı, arkeolog Rüstem Aslan bu seyyahların çetelesini tutar, ince eleye sık dokuya, yüz seyyahı bir araya getirip kitabını yazar. 

Çanakkale Belediyesi’nin bir kültür hizmeti olarak Troia Vakfı’na desteğiyle hazırlanmış, baskı kalitesi yüksek, hacimli bir prestij kitabında bu seyyahları bir arada görürüz. Sayfalarda gezinen seyyahlara özenir, onların peşinde dolaşmaya heves duyarız.

Çanakkale Seyyahlar Kitabı

1107’de Rus asıllı Daniel isimli bir gezginle başlar seyyahların seyahatnâmesi; İngiliz Lady Montagu’ye, Romantik şair Lord Byron’a, Alman tarihçi Hammer’e, bir başka Alman Helmuth von Moltke’ye kadar sıra sıra gezgini, insanın sayfalarını okşayarak karıştırdığı kitabın içinde tekrar bize selam ederken buluruz.

Belediye Başkanı Muharrem Erkek’in sunuş yazısıyla, Prof.Dr.Rüstem Aslan’ın kapsamlı, tanıtıcı önsözüyle birlikte hazırlanmış ¨Seyyahların İzinden Çanakkale¨ başlıklı eserde, yüz seyyah, böylece Çanakkale’nin kadim hafızasında boy gösterir.

Ben derim ki, derlemede yer alan yüz seyyahtan fazlası gelmiş olmalıdır. Troya’yı görmeye, Odysseus’un tahta atı hikâyesi peşine düşmeye; ne ki kitap yüz seyyahla sınırlıdır.

Derleme kitapta yer alan sonuncu seyyahımız, Hellenspont’a, Gelibolu Savaşı dahil olmak üzere beş kez gelmiş bulunan Mustafa Kemal’dir.

Gelibolu’ya denizin ötesinden gelen kavimler vardı, geldiler, savaşa tutuşuldu; Truva’yı 3 bin üç yüz sene önce yerle bir eden denizin ötesindekilerin başını Miken Kralı Agamemnon çekiyordu. Onun adını taşıyan İngiliz zırhlısına bindirilmiş kıt’alar, 1914’te Gelibolu’ya denizin ötesinden geldiklerinde onları karşılayanların başında bu sefer Mustafa Kemal’i ve elbette silah arkadaşlarını buluruz.

¨Çanakkale Cephesinde Türklerin Genel Karargâhından¨ isimli kitabında Alman savaş muhabiri Paul Schwederboğaz ve çevresindeki vaziyeti şöyle nakleder:

¨Akhilleus’un Hektor’un ölüsünü Troya’nın surları çevresinde sürüklediği….zamandan 3 bin yıl sonra…her iki Homer kahramanının mezar tepeleri üstünde bahriye subayları İlion-Truva- için olandan daha devâsa bir kavimler çatışmasını topçu dürbünüyle seyretmek için duruyorlardı.¨

Çanakkale 1915, Avustralya Savaş Müzesi arşivinden

Denizin ötesinden gelen insanlar bu kez geldikleri yere geri döndüler ama, tekrar gelmek ısrarından asla vazgeçmeyecekler.

Akhilleus ya da Hektor’un mezar tepelerinde bulunan bir subay, tunç kaplamalı ağır dürbününü gözüne dayar, önünde uzanan mâveraya bakar, ötelerden gelmiş insanların mızrak gibi dikilen bayraklarının yavaşça ufkun arkasında eriyip yok oluşunu merceğin görüş alanının daracık çemberi içinde izler. Tekrar bir gün geri gelmeye yeminlidir gidenler…

3 bin 300 yıl evvel Troya’ya denizin ötesinden gelenlere ait o saklı korku hep aynıdır:

Penelope’nin ürküntüsü gibi, denizin ötesinden gelecekler hep vardır!


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler