Burjuva evinde hanımefendinin kadehi

Burjuva evinde hanımefendinin kadehi

Hiçbir ev sahibesi hizmetçisinin gözünde kahraman değildir. Çünkü burjuva evinde hanımın herkesten sakladığı ne kadar kirli çamaşırı varsa, o bütün bunları gayet iyi bilir; iyice şımarması da bundandır

Burjuva evinde hanımefendinin kadehi

Gayet eminiz; hizmetçinin sağ elinde tutup fondip yaptığı, bir şampanya kadehidir.
Sol eliyle kavradığı tepsiyi tabliye önlüğünün ucuyla sımsıkı tutmuş, beline iyice dayamış.
Tepside porselen bir sürahi var, bir de ince boyunlu iki şampanya kadehi daha görüyoruz.
Bunların yanında, ince boyunlu bir likör karafı duruyor; flakondan daha irice olduğuna bakılırsa parfüm veya gülsuyu şişesi değildir.
Hizmetçi merdiven sahanlığındadır ve şampanyayı yuvarlarken, tepsiyi sıkıca tutmuştur.
Galiba tek eliyle içerken ötekisiyle tepsiye mukayyet olmakta ustalaşmış bulunuyor.
Bu, o gün, hizmetçinin kaçıncı kaçamak kadehidir, belli değil.

Onu gören kimse yok, yalnızlığından emin, evin hanımı da salonda…

Kadehlerin az evvel salondaki evin burjuva sahipleri ve belki misafiri tarafından boşaltıldığını ressamın kadeh camında bıraktığı lekelerden anlıyoruz; biraz önce doluydu, sarı renkte, köpük köpük...

Artan, kadeh dibinde kalmış, içkinin fond de verre kısmı, ¨komşuda pişer bize de düşer¨ diyen, evin artık eskimeye yüz tutmuş, günden güne kıdem almış genç hizmetçisinin ayyaşlık payına aittir.

Onu ziyan etmez, içmeyi kendinde hak görür!

Belden yukarısı korseyle sıkılaştırılmış, göğüs dekoltesi açık, beyaz teninde gençliğinin izlerini gördüğümüz hizmetçi kız bir burjuva evinin, çok çok 3-5 yıllık çalışanıdır.

Fondip yaparken geriye attığı güzel başını ve kestane rengi olduğunu rahatça söyleyebileceğimiz saçlarını örten fisto kepi, sakız gibi bembeyazdır; evin burjuva beyefendisine yahut ailenin genç delikanlısına onu saçlarından tutup, oradan çekip almak hevesi verir.

Tabloda gördüğümüz hizmetçinin, o gün değilse bile yakında alkolizme teslim olacağına bizi inandıran Alman sanatçı Wilhelm Amberg, genç kadının içmeye doyulmaz iştahını resmeder.

Wilhelm Amberg, Maid

Resmini tamamlayan son fırça vuruşunu 1862’nin Eylül ayında tuvaline sürdü. O  gün neşeli bir gündü bütün Almanlar için, zira Prusya Kralı I.Wilhelm, şansölye-başbakan olarak Otto von Bismarck’ı göreve atamıştı. Belki de üst kattaki burjuvalar Bismarck’ın göreve gelişini hem kutluyorlar hem de azıcık hayalkırıklığını yatıştırıyor olmalılar. Bismarck Almanya’nın tek piyasa etrafında birleşmesini isteyen burjuvaziye şu mesajı verir: Birleşeceğiz ama liberal-parlamenter yoldan giderek değil, aksine monarşik Prusya önderliğinde!

¨Kayzer bıyıklı¨ Bismarck meclise o gün gelip ¨Almanya, Kan ve Demir demektir!¨ diye biten meşhur söylevini verdi; Blut und Eisen diyordu ve Almanlar ayaktaydı. Alman birliğinin müzakerelerle değil, sanayiyi temsil eden demirle ve askeri gücü yansıtan eden kan ile kurulacağını söylemişti; fakat bu ayrı bir hikâyenin mevzusudur, burada bırakalım da hizmetçimize dönelim.

Batı sanatında uşaklı, hizmetçili resimlere, tablolara müzelerde, özel koleksiyonlarda sık sık rast geliriz. Mutfak ve salon arasında yaşanan ne varsa hepsinin hikâyeleridir.

Önce Hollandalı ressamlar başı çekti ve mutfağa girdiler; burjuva evlerinin mutfağına, kiler odasına, mahzenlerine dadandılar.

Sonra Fransızı, Almanı, İngilizi burjuvaların hizmetçi mahremiyetine merak saldı.

Mevzu boldu, zengin mutfağının arsız, tok evin aç kedisi gibi hırsız hizmetçilerine dair türlü hikâyeler geçti zihinlerinden; bugün elimizde yüzlercesiyle tabloları var.

Prostela’sı pasaklı olanından başlayın, ütüsünden zerre kırışıklık tenzilatı vermemiş titiz hizmetçi kadınlara kadar çizilmedik, resmedilmedik ve üstü başı boyanmadık kalmadı.

Burjuvazinin Avrupa’da ortaya çıkış tarihi ne feodalizmin çöküşü ne de aristokrasinin iflasına bağlanmalı, tek başına. Bana kalırsa; Fransa’nın iftiharı, dünya tiyatrosunun büyük yazarı, sahnede veremden kan tükürerek ölmek pahasına oyununu bırakmayan büyük tiyatrocu Molière’in Kibarlık Budalası~Le Bourgeois Gentilhomme adlı eserindeki görgüsüz yeni zengin-burjuva Mösyö Jourdain’e soylu ama müfls aristokrat Kont Dorante’nin âdabı muaşeret ve görgü dersleri verdiği güne bağlasanız yeterli.

Burjuva görgüsüz ve saygısızdı, sonrasında peçete bağlayıp çatal bıçak kullanmayı öğrendi. Şampanya kadehi kaldırmayı da!

Burjuvazi ve kapitalizmin ortaya çıkış süreçlerine dair akademik tartışmalar da bir zamanlar pek modaydı; şimdi pabucu dama atıldı.

Çomaklarsak, Marksist iktisatçılardan Maurice Dobb ile Paul Sweezy’nin 1950’lerde, yok efendim feodalizm iç çelişkilerinden mi çöktü yoksa dışarıdan gelen uzak erimli ticaretle mi yıkıldı gibi fuzuli tartışmaların içinde kendimizi buluruz.

Belçikalı tarihçi Henri Pirenne’nin Ortaçağ Kentleri~Les Villes du Moyen Âge adlı eserinde burjuvazinin ticaretin canlanmasıyla toprağa bağlı olmayan seyyar tüccarlardan ortaya çıktığını söylemesine de bir mim koyalım.

Bir vakitler bunlarla oyalanan Marksçı entelektüelizmin uğraşacağı başka konu yoktu.

 Şurası kesindir ki, bu hizmetçilerin aristokrat şatolarında bulamadığı iş imkânları kentlerdeydi; bir kapı kapanır, ötekisi açılır. Üstelik kapısı örümcek bağlayan şatolardan pılısını pırtısını alıp kentlere iş aramaya gidenlere söylenen ümit sözcükleriyle, Stadtluft macht frei~Şehir havası özgürleştirir modasıyla, burjuvazi hizmet sektörü yaratıp onlara sunuyordu.

Burjuvazinin şöyle böyle dokuzuncu yüzyıldan bu yana, hele hele 16.yüzyıla gelindiğinde tüm kentleri kaplayan zengin mutfaklarında, hizmetçisinden uşağına, bahçıvandan kâhyasına kadar hepsinin birer minder kapıp, kapağı atarak kapılandıklarını söyleyebiliriz.

İşte tarihin en ilerici ama beri yandan en gerici sınıfı olan burjuva ~tiyatrocumuz Vasıf Öngören’in 1977’de yazdığı, İstanbul Şehir Tiyatrolarında Başar Sabuncu’nun yönettiği ünlü Zengin Mutfağı başlıklı oyuna atfen söylemekte olduğumuz gibi~ zengin mutfağı kurmayı oldum olası sever.

Aşçısız, uşaksız, hizmetçisiz, hatta bahçıvan ve şoförsüz olmaz. Bütün bunlar kulağınıza Cemal Reşit Rey’in bestelediği, sözleri Nâzım Hikmet ve Ekrem Reşit Rey’e ait Lüküs Hayat operetini getirdi; biliyorum.

¨Aşçı, uşak, hizmetçiler, ? dolu mutfak dolu kiler ♫ ♬…¨

Hizmetçisiz klasik dönem romanları da hiç olmaz. Zira roman, on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde bolca hizmetçi üretir; zaten roman burjuvazinin eğlence ve kendini arayıp bulma aracıdır.

Rus romancı İvan Gonçarov’un 1859’da yazdığı Oblomov karakteri, romanda yalnız değildir, uşağı Zahar ile miskin toprak sahibinin arasında kopmaz, karşılıklı bağımlılığa dayalı, hatta biyolojideki simbiyoz yaşam gibi, sevgiyle hakaret arasında salınan tuhaf ilişki vardır. Timsah ve canavarın dişlerinde kalmış artıkları temizleyen Mısırlı çavuş kuşu (Pluvianus aegyptius) gibi ikisi de birbirine muhtaçtır, yuvarlanır giderler. Zahar, bizim hizmetçi kız gibi gizli gizli efendisi Oblomov’un parasını aşırıp içki içmeye gider, bazı bazı evdeki içkilerle kafayı tütsüler.

Nikolay Gogol’ün Ölü Canlar eserinde, hayatta olmayan kölelerin tapu kaydı gibi isimlerini toplayıp Rus Çarının vergi dairesini dolandıran Çiçikov’un uşağı Petrushka da bir alkoliktir, efendisini uyutup lingo lingo şişeler diye tutturur.

Edebiyatın şişeye dudak dayayıp parlatmaya, kadehlerdeki artık kalmışları lıkır lıkır kafaya dikmeye meraklı hizmetçilerin nüfus kaydı okumakla bitmez.

Bunlar aynı zamanda burjuva evinde dönen her tür dolabı da iyi bilirler, gerektiğinde kullanmak üzere bir kenara not ederler.

İtalyan’ın harikası Commedia dell’arte sahnelerinde bir Pulcinella karakteri vardır, ki evlere şenlik! Pulcinella genelleştirilmiş bir tiyatro kavramıdır, hizmetçiler, uşaklar ve kâhyalar Pulcinella’dır. Bunlar, evin içinde olup biten her şeyi bilir, işitir, üstünü örter, gerekirse yakışan iftira ve itirafta bulunmayı sever.

Evin hanımı kiminle çapkınlık etti, kim kime korte ediyor, beyefendi hangi hizmetçi kızın odasına gece yarısı girdi çıktı, evin genç kızı kiminle kırıştırıyor; hepsi malumudur. Bunları bilir de söylemez, gerektiğince kendi çıkarına kullanır. Buna da Pulcinella Sırrı~Il segreto di Pulcinella denir; herkesin bildiği ama ortaya faş edilmez sırlar…

Hizmetçiler her zaman böyle olmaz, iyisi de vardır.

Mesela Molière’in Tartuffe adlı oyununda Dorine adlı kadın hizmetçi evin sahibi burjuva Orgon’a ahlak dersleri verecek kadar düzgün karakterli, akıllı usludur; böylesine de rast gelinmez değil.

Bizim hafif toraman, biraz daha yer içerse tombalak olacağını gerdanından kestirdiğimiz hizmetçi kızımızı resmetmiş Wilhelm Amberg’in bir başka tablosuna bakalım: Bu kez hizmetçi kızımız bir önceki gibi paluze endam değil, çıtı pıtı, ince ve nârin. Prostelasını beline bağlamış, sol eliyle dizine dayanıp hafifçe belinden eğilmiş, sağ elinde ise bir toz almaya yarayan tüylü süpürge var. Merakının esiridir, bronz işlemeli kapının anahtar deliğinden içeriyi gözetlemektedir; içeride ne olup bittiği, Pulcinella Sırrı gibi artık ona emanettir.

Amberg, voyeuring

Biz dikizlemeyi ona bırakıp mutfağa doğru gidelim, burjuva evinin beti bereketine bir göz atalım. 17. yüzyılın Hollandalı ressamı Peter Wtewael bir burjuva evi mutfağına bizi konuk götürür. Bal tutan parmağını yalar misali mutfaktaki bolluk içinde görünen genç hizmetçi kadın, evin hizmetinde olan ergen çağındaki delikanlıyla flörtözdür, yakınlaşır; birbirlerine gülümsemektedirler. Mutfak tezgâhı, delikanlının kolundaki sepet, raflar, her taraf şarküteri gibidir. Kızın bir elinde tavuk, ötekisinde dana kaburga; oğlanda ise sepet sepet yumurta… Böylece, evin en mühim alanını teslim almış hizmetçi aslında burjuvaya karşı kinayeli bir direniş sergiler. Bir burjuva evinin efendisine sınıfsal anlamda meydan okuyan, kafa tutan birine dönüşür hizmetçi, uşak, kâhya...

Peter Wtewael, Kitchen Scene

İngiliz siyasal bilimci J.C.Scott’un Tahakküm ve Direniş Sanatları başlıklı ufuk açan kitabında ezilenin baş kaldırma ve gizliden gizliye efendinin altını oymasına dair bütün örneklerin resim ve tablolarıdır bunlar. Aslında bütün mesele Hegel’in Efendi ve Köle ilişkisi söyleminde yatar; bunlar onun resime dönmüş biçimidir.

19.yüzyıl sonlarının Fransa’sında, sosyal içerikli resimler yapma merakındaki ressamı Mösyö Paul-Charles, La Gourmandise başlıklı tablosunda aşçı yamağını bir bardak şarabı içerken resmeder ve onun arsızlığını saklamak için erketeye yatmış papazın tilmizi bir diyakoz delikanlıyı bize tablosunda yakalatır…

Paul Charles Chocarne, La Gorumandise

Diyakoz’un üzerinde kilise kıyafetleri vardır ve alkolik aşçı yamağının kabahatine sırdaş olur.

Burjuva ailesinin sırlarına hakim, para puldan sorumlu bir kâhyadan söz etmezsek, bize darılır. İngiliz sosyal gerçekçilik ressamı diye bilinen William Hogart’ın Marriage A-la-Mode (Moda Usulü Evlilik) başlıklı 6 resimden, âdeta arkası yarın gibi seri olarak hazırladığı tablolardan ikincisinde, The Tête à Tête~ Baş Başa / İki Sevgilinin Sohbeti isimli olanın seyrine doyulmaz. Yeni evli genç çift daha balayı bitmeden birbirlerinden bıkmış görünüyorlar, gecenin uzayan partisi sonlanmış ama salon, ‘it oynamış yonca tarlası’ gibi, uşağın biri ortalığı toparlamaya çalışıyor, evin mutemet kâhyası ise elinde hesap defteri, çek karneleri ve bir miktar parayla oradan uzaklaşmaktadır.

Bu kâhya, çift tebeşir kullanır, tebeşirin biri ev sahibine yazar, ötekisi kendine…

Bunların hepsi aslında komiktir; insanın, insanlığın komedisidir.

William Hogart, Marriage A-la-Mode

Pembe Panter müstear adıyla Müfettiş Clouseau’yu canlandıran, bence 20.yüzyılın en büyük gelmiş geçmiş komedyeni, İngiliz aktör, Peter Sellers’ın bir başka filmi, Henri Mancini’nin müziklerini yaptığı 1968 yapımı The Party’den bir sahneye bakalım şimdi. Komedi filminde burjuva evinin misafirlerine içki servisi yapan garson-uşak tiplemesi, bizim hizmetçi kızı Tatar Ağası gibi geride bırakır. Aktör Steven Frankon’un canlandırdığı garson Levinson karakteri film boyunca herkese bir kadeh verdiyse, arkasını döner iki kadehi çaktırmadan midesine boca eder. Zil zurna ortalıkta dolaşır, tepsilerden ağzına tıkıştırdıklarıyla içki açlığını bastırır.

Gelmiş geçmiş bütün romanların ağababası, Cervantes’in Don Kişot’una bir selam vermeden yazıyı kapatmak yakışık almaz.

 Nâzım’ın, üstüne hiç başka mısra olmaz biçimde yazdığı gibi, ¨Ellisinde uyup yüreğinde çarpan aklına¨ yollara düşmüş şövalyenin, La Manchalı Don Quijote’nin seyisi ve uşağı, köylü kurnazı Sancho Panza bir şarap düşkünüdür. Nerede bir sofraya, masaya, davete otursalar gözü şarap maşrapasından başkasını görmez.

Gelelim bunca lafı, dedikodusunu yaptığımız balık etindeki genç hizmetçi kızın cesaretine. Merdivenden indiğine bakılırsa, az evvel servis yaptığı salon üst kattaydı.

Merdivenin de, hani gözünüzden kaçmamıştır, ahşap veya metalden olmayan, kırmızı püsküllü urgandan yapılma halat trabzanı var. Ona tutunup indi, sahanlıkta şampanyayı kafaya dikti.

Hizmetçimiz ortalığı idare edecek, parmağında oynatacak kadar beceriklidir; ondan yana endişe duymayınız.

İngilizlerin kulağa hoş gelen bir sözüyle dedikoduyu tamamlayalım:

¨No lady is a heroine to her maid¨ diyorlar, tecrübe sahibi olduklarından.

Hiçbir ev sahibesi hizmetçisinin gözünde kahraman değildir.

Çünkü bu kızdan biliyoruz, burjuva evinde hanımın herkesten sakladığı ne kadar kirli çamaşırı varsa, o bütün bunları gayet iyi bilir; iyice şımarması da bundandır.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler